PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : konusu balkanlar olan kitaplardan örnekler


vodolia
16. May 2007, 15:51
Balkan Yolcusu
Yazarı: Füruzan
Yayınevi: YKY


Füruzan'ın "Balkan Yolcusu" (1994'te ilk yayımlandığındaki adıyla "İşte Bizim Rumeli"), bir gezi-röportaj demeti. Dört bölümden oluşuyor: Bosna-Hersek, Makedonya, Bulgaristan, Yunanistan. Tarihe tanıklık açısından önemi bugün daha da artmış olan "Balkan Yolcusu", edebi bir tat yaşayan, şiirlerle bezeli, zaman zaman öykü kokan, yazarın Balkan izlenimlerini kendine has diliyle yansıtan bir çalışma.


TADIMLIK

Aynı gün öğleden sonrası Makedonya'ya adım atıyoruz. Benim ilk Rumeli'ye girişim. Dünyanın Uzakdoğusu ve Avustralya'sı dışında bunca geziden buraya hiç mi zamanım kalmadı? Oysa Balkanlar, çocukluğumun gizem dolu masallarını oluşturur. Sarp dağlar; Tuna, Vardar, Meriç gibi ünlü nehirler; sert kışlar, kabartılmış yün yataklar, ak sabun kokuları. Hiç bilmediğim, hiç görmediğim yerlerin türküleri. Değişik kültürlerin, dinlerin insanlarına dair dostluk anıları. Kitaplardan okuduğum, çağlar boyu geçmişimizi oluşturan bir tarih birikimi... Birlik gazetesinden, bizi karşılamaya gelen bir foto muhabiri ve bir gazeteci var. Fotoğrafçı arkadaşım Ramazan Öztürk'le haberleşmişler. Grand Otel Üsküp'e bırakıyorlar, bizi. Tam Vardar Nehrinin yanında, otel. Kentin en dikkat çeken özelliği nehrin iki yanındaki yerleşimlerin ayrımı. Bir yaka Türklerin, ötekisi Hıristiyanların. Nehrin üzerindeki Osmanlı köprüsü, bu doğal sınırı tüm çekici yalınlığı, sağlamlığıyla güzelleştiriyor. Bizi karşılayanlar, "Akşama Yeni Yolda bekleriz, sizi," diyorlar. Burası çoğulcu sisteme geçince eski Yugoslavya'dan kalan bir alışkanlığı diriltme amacıyla düşünülmüş. Müzik, edebiyat, folklor çalışmalarının gençler arasında yapıldığı bir yer. "Türkler, Makedonlar, Arnavutlar da katılabilir," diyorlar. Katılımın çoğu Türklerden oluşuyor. Oteldeki odamdan Üsküp kentini ilgiyle izliyorum. Hava soğuk. Günümüze ulaşabilmiş, Osmanlı yapılarının Türk yerleşim bölgesindeki ince siluetleri, hafif sisin içinde daha da çekici. Evliya Çelebi kayıtlarına bakarsak: Seyyahımız, Yugoslavya'da "6941" Osmanlı yapısı olduğunu ileri sürüyor. Bu yapıların ayakta kalabilenleri de gelişmiş bir uygarlığın kesin kanıtları. Bir imparatorluğun salt çalakılıç kurulamayacağını yeniden hatırlatıyor bize. Akıl ve izânın olmadığı yerde sanat olmaz, çünkü... Bu anıtsal yapıların çoğunluğu 15. yüzyıla tarihleniyor. Üsküp'ü gezmeye başladığımızda, buranın hem insan coğrafyasıyla, hem tarih coğrafyasıyla daha da yakınlaşacağım. 'Yeni Yol' kuruluşu, şimdilik bir barakadan oluşuyor. Daha sonra gelişmiş bir yapıya dönüştürmek tasarısındalar. Şimdilerde paraları kısıtlı... Yeni bir yönetim biçimine geçerken her şey altüst olmuş. Para birimler geçici olarak değiştirilmiş. Üstlerinde salt sayısal değerleri belirtilmiş, paraların. Kullanımdan kısa bir süre sonra kaldırılacağı için, ülkenin para basan kurumuyla ilgili ayrıntılı bilgiler içermiyor bu kâğıtlar... Üstlerinde bir yapı resmi filan oluyor. Bir de Üsküp, 1992 yazılı. Enflasyon hızı aylık olarak gündemde. Rumeli'nin bu üç ayrı yönetimden geçmiş devletlerinin gezi soruları da çeşitlilik taşıyor elbette. Tito Yugoslavya'sı, Dimitrov Bulgaristan'ı. (Ne var ki, günümüzde Jivkof daha ağır basıyor, Bulgaristan düşünüldüğünde) Yunanistan'ın Papandreu, Miçotakis demokrasisi. Üç ayrı uygulamanın sonuçları da çok değişik.

http://www.ykykultur.com.tr/kitap/kitap.asp?id=919

purplesome
27. May 2007, 19:52
Master tezini bosna savasi üzerine yapmis olan bir alman genci de bosna savasinin insanlardaki etkisini anlatan 9 öyküden olusan bir kitap yazmis. Kitabin adi "Bosniens Herz ist groß und nah" yani; Bosna'nin kalbi büyük ve yakindir.
kitabin dili almanca, arzu edenler amazon'dan siparis edebilirler.
adresini de vereyim:
http://www.amazon.de/Bosniens-Herz-ist-groß-nah/dp/3926541768

vodolia
31. May 2007, 11:09
Kendi alanında bir ilk!

Prof. Dr. Aysu Erden'in yayına hazırladığı, "Writers In Action: A Cultural Interpretation Of The Balkan Short Stories And Poems" adlı tematik seçki, Balkan öyküleri ve şiirlerini, Güney Doğu Avrupa edebiyatları öykü ve şiir incelemeleri çerçevesinde yorumluyor. Yapıtın temel yaklaşımı kısaca şöyle özetlenebilir: Bilindiği gibi Balkanlar, kültürler ve edebiyatlar arasında zengin bir diyalog ortamının var olduğu bir bölgedir. Ancak, Avrupa'nın Güney Doğu'sunu oluşturan bu bölge, tarih boyunca, politik anlaşmazlıklara, çatışmalara, savaşlara sahne oldu. Öykü ve şiire, sosyo- politik ve sosyo-kültürel incelemeler çerçevesinde yaklaşan bu çalışmada; öykü ve şiirlerin, bölge ülkelerinin alternatif tarihleri-belgeselleri olarak yorumlanabileceği görüşünden yola çıkılıyor.

Seçki, yalnızca, Balkan yazarlarının öykü ve şiirlerinin düz bir toplamından oluşmuyor. Söz konusu tematik seçkinin hazırlanmasında, temel yaklaşımı kanıtlayacak nitelikteki başarılı ve yetkin ürünlerin seçilmelerinin yanı sıra, bu ürünlerin, bölgenin tarihsel-toplumsal-politik profilini nasıl yansıttıklarını irdeleyen incelemelere de yer veriliyor.

Avrupa'nın Güney Doğu bölgesindeki ülkeler; Yunanistan, Romanya, Makedonya, Sırbistan-Karadağ, Slovenya, Bosna-Hersek, Türkiye, Hırvatistan, Arnavutluk ile Türkçe ve Rumca konuşan dil topluluklarının birarada, yanyana yaşadığı Kıbrıs; farklı kültürlerin kesiştiği bir coğrafyada yer alıyor. Bu ülkelerde "milliyetçilik" olgusu, aynı ve benzer nedenlerle öne çıkıyor. Bölge ülkelerinin sahip oldukları ortak kültürel miras, kendi aralarında baş gösteren çeşitli düzeylerdeki rekabet, dikkat çekiyor. Dolayısıyla, Balkan edebiyatları kadar, çok kültürlü-çok dilli Kıbrıs edebiyatı da, bu çalışmada, belli bir bölümde değerlendiriliyor.

"Writers In Action: A cultural Interpretation Of The Balkan Short Stories And Poems" adlı tematik seçkide yer alan öykü ve şiirlerin seçiminde, bu ürünlerin, bölgeye özgü gerçeklikler; politik sürtüşmeler, toplumsal karmaşalar, göçler, katliamlar, savaşlar ve benzeri temaları, derinlikli bir biçimde işlemiş olmalarının gerekli ön koşulu oluşturduğu anlaşılıyor. Öykü ve şiirleri değerlendiren edebi incelemelerin ise disiplinler arası olmalarına önem veriliyor. Dolayısıyla, bölgeye özgü tarihsel-toplumsal dönemleri konu edindikleri ölçüde bu çalışmada yer bulan ürünlerin yorumlanmasında, kültürel araştırmalar ve karşılaştırmalı edebiyat incelemelerinide kapsayan, disiplinler arası yaklaşımlar ağırlık kazanıyor.

Bütün bu açılardan, Balkan edebiyatlarına yönelik tematik seçkinin, ülke edebiyatlarından seçilen öykü-şiir toplamının, biraz daha ötesine geçtiği söylenebilir. Gerek yer verilen ürünlerin niteliği, gerek eleştirel yazıların ele aldığı konular nedeniyle, bölge edebiyatlarının genel bir görünümünü sergilemenin amaçlandığı da, bu değerlendirmeye eklenebilir. Prof. Dr. Aysu Erden’in yayına hazırladığı bu seçkinin, bir pilot çalışma olduğunu ve bu çalışmanın ilk cildini oluşturduğunu da, özellikle belirtmek gerekiyor. İngilizce olarak hazırlanan büyük emek ürünü bu çalışma, bu yönüyle de, Türkiye yayıncılık sektöründe bir ilk yapıttır ve bu başarısından dolayı Prof. Dr. Aysu Erden’i ayrıca kutlamak gerekir.

14 Şubat Dünya Öykü Günü, Ankara Öykü Günleri ve benzeri etkinliklerden yola çıkılarak, Türkiye Edebiyatçılar Derneği ile Türkiye PEN merkezi Çeviri ve Dil Hakları Komitesi'nin katkılarıyla hazırlanan bu tematik seçki, öyle umuyorum ki, Uluslararası PEN merkezine, Uluslararası PEN merkezi Çeviri ve Dil Hakları Komitesi'ne, farklı ülkelerin PEN merkezlerine de tanıtılacak ve hak ettiği ilgiyi görecektir.

Gökhan Cengizhan
Türkiye Edebiyatçılar Derneği
Genel Başkanı

vodolia
15. June 2007, 08:33
Kitap Adı:Balkanlar’da Kimlik ve Egemenlik
Yazar: Şule Kut

İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi ve Uluslararası İlişkiler uzmanı Prof. Dr. Şule Kut’un 1990’lar boyunca bölgede yapmış olduğu araştırmalara dayanarak kaleme aldığı makalelerini biraraya getiren Balkanlar’da Kimlik ve Egemenlik kitabı, Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1990 sonrasında Yugoslavya’nın dağılmasıyla birlikte yeniden biçimlenen komünizm-sonrası Balkanlar’daki ulusal kimlik ve egemenlik mücadelelerine ışık tutuyor.

Balkanlar’da Kimlik ve Egemenlik’te Makedonya Cumhuriyeti’nin kuruluşundan Makedon-Yunan anlaşmazlığına, Bosna-Hersek’teki savaşlardan Sırp milliyetçiliğine, Kosova sorunundan Balkanlar’daki Arnavutluk meselesine, bölgedeki azınlık sorunlarından bölgeye uluslararası müdahalelere, Türkiye’nin Balkan politikasından Kosova Türklerinin durumuna kadar pek çok konu hem ulusal hem de uluslararası boyutlarıyla ayrıntılı biçimde ele alınıyor.

Balkanlar’ın güncel tarihine yakından tanıklık etmiş bir siyaset bilimcinin sıcağı sıcağına yapmış olduğu değerlendirmeleri içeren bu eser, milliyetçiliklerin çatışma alanı Balkanlar’da barışın 20.yüzyılın sonunda nasıl bozulduğunu anlatırken, ilk adımlarını attığımız yeni yüzyılda Balkanlar’da barışın yeniden tesisinin, ancak bölgesel ölçekte bir demokratikleşme ile mümkün olacağını üstüne basarak vurguluyor.

kitabın önsözü (http://www.bilgiyay.com/docs/books/prefaces/balkanlardakimlikveegemenlik_onsoz.pdf)

kaynak:bilgiyay.com

belmak
15. June 2007, 10:17
Yeni Balkanlar, Eski Sorunlar
Yayına Hazırlayanlar: Kemali Saybaşılı, Gencer Özcan
Bağlam Yayınları, 1997

İçindekiler

*Önsöz
* Makedonya Sorununa Tarihsel Bir bakış (1887-1908)-A.Gül Tokay
* Balkan Diplomasisinden Bir Kesit: Bulgaristan'ın Bağımsızlık İlanı ve Osmanlı Dış Politikası, 1908-1909 - Hasan Ünal
* Balkanlarda Milliyet: Makedonya Örneği - Feroz Yasamee
* Sırbistan'da Milliyetçilik - Ivo Banac
* Balkanlarda Osmanlı Mirası - Maria Todorova
* Güneydoğu Avrupa'da Ulusal ve Bölgesel Kimlik- Alexandru Dutu
* Savaşarası Dönemde Balkan Devletlerinde Siyasi Kültür- Wolfgang Höpken
* Türk Milli Kimliği, Türk Milliyetçiliği ve Balkan Sorunu - Tanıl Bora
* Türk Dış Politikasında Süreklilik ve Değişim: Balkanlar Örneği - Gencer Özcan
* Göçmen ve Sığınmacı Gruplardan Bir Kesit: Bularistan Göçmenleri ve Bosnalı Sığınmacılar - Belkıs Kümbetoğlu
* Bosna-Hersek Sorunu ve Barış Görüşmeleri Süreci - Nurşin Ateşoğlu Güney
* Makedonya-Yunanistan Anlaşmazlığının Boyutları-Şule Kut

belmak
15. June 2007, 10:26
Balkanları Tahayyül Etmek
Maria Todorova

İletişim Yayınları, 2003 (Orijinali: Imagining the Balkans, Oxford University Press, 1997)

İçindekiler

* Önsöz
* Balkanizm ve Oryantalizm: Farklı kategoriler mi?
* Öz adlandırma olarak "Balkanlar"
* Balkanların keşfi
* 1900'e dek algılama örüntüleri
* Keşiften icada, icattan sınıflandırmaya
* Sınıflandırma ve siyaset arasında: Balkanlar ve Orta Avrupa miti
* Balkanlar gerçeği
* Sonuç
* Kaynakça


Genel olarak kuramsal kitapların kuruluğunun aksine roman gibi zevkle okunan bir kitap. Benim en çok sevdiğim cümleler ise Todorova'nın "Bana Balkanları, bir gurur veya utanç kaynağı yapmadan sevmeyi öğreten anneme ve babama" ithafnamesi.

belmak
15. June 2007, 13:47
Osmanlı Karikatüründe Balkan Sorunu 1908-1914

Tobias Heinzelmann; Çeviren: S. Türkis Noyan
Kitap Yayınevi, İstanbul, 2004

(Orijinali, Die Balkankrise in der osmanischen Karikatur. Die Satirezeitschriften Karagöz, Kalem und Cem 1908-1914. Istanbul, Beiruter Texte und Studien 75, 1999)

1908 yılında gerçekleşen "Genç Türk" devriminden sonra mizah dergileri halk arasında büyük ilgi gördü. Dergilerdeki karikatürler ve mizah yazıları, dönemin siyasî olaylarını nükteli bir biçimde yorumlayarak okurlara sundular. Dönemin karikatürlerine baktığımızda sosyal ve politik yaşamının bir görüntüsüyle karşılaşırız. Ama bundan neredeyse 100 yıl önce yaşanmış olan politik olaylar arasındaki bağlantıları yeterince bilmediğimizden bu karikatürlerin neleri ima ettiğini tam olarak anlayamayız. Osmanlı Karikatüründe Balkan Sorunu bu engeli aşmak için 1908-1914 tarihleri arasındaki olayların arka planı hakkında bilgi veriyor, dönemin yazarları, karikatüristleri ve yayımcılarını tanıtarak temsil ettikleri siyasî ideolojilerin canlı bir tablosunu çiziyor. Osmanlı Karikatüründe Balkan Sorunu, Jön Türklerin başlattıkları devrim hareketi ile Birinci Dünya Savaşı'nın çıkışı arasında yaşanan çeşitli sorunların üç ayrı mizah dergisi, Karagöz, Kalem ve Cem tarafından nasıl yansıtıldığını, bu dergilerde yayınlanan 75 karikatürü inceleyerek gözler önüne sermeye çalışıyor. Sık sık öne sürülen bir sava göre, Balkan Savaşı yenilgisi Türk toplumunda pek çok kişinin, Osmanlılık ideolojisine -yani devletin yönetimi altındaki çeşitli etnik grupların eşit haklara sahip olarak bir arada yaşamaları ilkesine- sırt çevirerek, azınlıkların boyun eğmek zorunda oldukları ulusal bir Türk devletine dönüşmeyi amaçlamasına zemin hazırladı. Gerçekten de Balkan Savaşları sırasında bu dergilerde gelişen görüşler, daha önce egemen olan, çeşitli halk topluluklarının eşit haklara sahip olarak, birlikte ve yan yana yaşadıkları bir devlet sistemi fikrini giderek zayıflatmaya başladı. Kısacası, Balkan Savaşlarının sürdüğü zaman dilimi içerisinde Osmanlı ulusu kavramının yerini giderek Türk milliyetçiliği fikri aldı.

Tobias Heinzelmann Freiburg ve Heidelberg'de İslâm tarihi ve kültürü ve sanat tarihi dallarında öğrenim gördü. 1999'dan beri Zürih Üniversitesinde Türk Dil ve Edebiyatı asistanıdır. 2003'te Tanzimat "Döneminde Askeri Reformlar" konulu doktora tezi 2003'te Heidelberg Üniversitesinde kabul edildi. Çalışmalarını 19. ve 20. yüzyılda Osmanlı Devletinin toplum ve kültür tarihi, özellikle de Tanzimat devrindeki reformlar ve basın tarihi üzerinde sürdürüyor.
(Arka Kapak)

göçmenyalı
27. July 2007, 20:54
MUHACIRLERIN IZINDE
"BOSNAKLARIN TRAJIK GÖÇ TARIHINDEN KESITLER"

Yazar: Hayri Kolaşinli

Yayınevi: www.lotuskitap.com

Kitaptan...

Geri Dönüş

Boşnak halkı için kara günler Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkan'lardaki varlığının sona ermesiyle başlar. Artık yaşanan hergün kaos, çile, sürgün, can ve mal kaybı anlamına gelmektedir. Devlet-i Aliyye'nin, Balkan'lardaki topraklarının önemli bir kısmını kaybettiği Berlin Kongresi sonrasında durumun vahameti artmis ve Sultan'ın askerleri bölükler halinde Türkiye'ye dönmeye başlamışlardır. Antlaşmaya bağlı olarak yapılan bu geri çekilme işlemi Boşnakları Sırbistan ve Karadağ'da yapayalnız bırakmıştır.

Söz konusu dönemden bugüne dek Boşnaklar için göçler; yaşamlarının en temel motifi rolünü almış ve bu halk hergün yeni bir baskıya, yeni bir gaspa ve yeni bir katliama maruz kalmıştır. Bu gasp ve katliamların amacı Balkanlardakı Boşnak varlığını tamamiyla ortadan kaldırmaktır. Aslında Boşnakların can güvenligi Berlin Antlaşmasıyla güvence altına alınmıştır. Ama Sırplar bu antlaşmayı hiçe saymaktadırlar.

Bosnaklara uygulanan siddet 150 yila yakin sürmektedir.1875 ve 1945 arasindaki dönem en kanli dönemdir.Karadaglilar ve Sirplar,Müslüman halk üzerinde terör estirerek onlari tamamen güvensiz bir ruh haline sürüklemistir.Egitim hakki da bunlardan biridir ve 1945 yilina gelinceye dek Bosnak gençlerinin pek az kismi egitim alabilmistir.

Osmanli döneminde sayisiz pasa,vali,kaymakam,kadi,imam,sair,bilim adami yetistiren Bosnaklar 2. Dünya savasindan sonra çok duragan bir toplum haline gelmislerdir.Çünkü tüm olumlu gelismelere ragmen Müslüman halk Hiristiyan halkin gölgesi altinda kalmistir.

Geçmisten günümüze Bosnaklarin yasadiklari bu olaylar hakkinda sözlü olarak aktarilanlar disinda fazla kaynagin bulunmasi ciddi sikinti yaratmaktadir.

Özellikle de Türkiye'ye göçmüs olan Bosnaklarin soyundan gelen kusaklar için atalarinin hangi zorluklarla nereden göç ettiklerinin bilinmesinin gerektigini düsünüyorum.

BOSNAKLARIN KOLASIN'DEN GÖÇÜ

1852 YILINDA Latas Ömer Pasa giristigi bazi uygulamalardan sonra Müslüman ve Ortodoks halk arasindaki çatisma iyice siddetlenmis,sinir bölgelerdeki Müslüman halkin güvensizligi de iyiden iyiye artmisti.Latas Ömer Pasa'nin Karadag kabilelerini cezalandirmasi,ileride Kolasin halkinin basina gelecek kötü olaylarin temel sebebidir.

Jeopolitik süreçlerde Kolasin,çesitli degisimlere ve bölgesel güvensizliklere maruz kalmisti.1877 yilinda bu bölgelerin yeni olusmus Kosova vilayetine baglanmasindan sonra 5 kaza daha kurulmustu.Bunlar ; Seniçe,Yeni Pazar,Yeni Varos,Akova ve Moykovats idi.Kolasin bir süre sonra Bosna'ya bagli oldu.1851 yilindaki nüfus sayimina göre Kolasin'in 6339 nüfusu vardi ve bu rakamin 4068 (%65) ini Bosnaklar olusturuyordu.

KOLASIN MÜSLÜMANLARININ KÖKLERI

Simdiki Kolasin kasabasinin bulundugu bölgelerin o zamanki sakinleri olan diger kavmi topluluklar Planyani'ler,Kolasinoviçi'ler,Tarksi Niksiçi'ler ve Vranesi'lerdi.

Türkler bu kavimler arasindaki siki birlik ve dayanisma duygularini çabuk fark etmisler ve ayrica etraftaki Dagli-Hersekli kavimlerle gitgide güçlenen ittifaklarini büyük tehlike olarak görüp bunu önlemeye çalismislardir.Bu dogrultuda bu bölgede daha güçlü bir devlet etkisi saglamak amaciyla ilk olarak 17.yy'da (1651) Kolasin Hisari insa edilmistir.Kurulusunun hemen ardindan Türkler bu hisara profesyonel askerlerden olusan büyük bir garnizon yerlestirmisler ve ardindan da Kolasin Kaptanligi'ni (kazasini) kurmuslardir.

Bu hisarin kurulusu bölgede köklü degisimler meydana getirmis ve yerli halkin düzeni tamamen degismistir.Bölgedeki Hiristiyan halkin bölgeyi terk etmesine paralel olarak Müslüman halkin ortaya çikisi görülür.Ve bu göçler sonucu Türkler buraya Müslüman halki yerlestirmislerdir.

Ancak kanli çatismalari takip eden kin ve düsmanlik dolu eylemlerin zirvesine 1858 yilinda Karadaglilar tarafindan Kolasin civarindaki köylerin yakilmasiyla varilmistir.Son dönmelerde ise Asagi Kolasin bölgesindeki köylere yerlesmisler ve ve orada 1924 yilindaki nihai terk edislerine kadar yasamislardi.

http://www.kolasinli.com/son.html

šLjiVoVicA
10. August 2007, 14:27
http://www.turkkitabevi24.org/catalog/images/elveda%20selanik.jpg



Elveda Selânik... - Bir masal dünyasından geriye kalan anılar -


Doğu ile batı’nın buluştuğu yerde, birbiriyle çatışan güçler ve çıkarlar girdabında bir vaha, farklı halklardan oluşan renkli bir dünyaydı bir zamanlar Selanik kenti.

Leon Sciaky’nin anı kitabı bizi adeta bir masal dünyasında geziye çıkarıyor;
Türk şeyh vedervişlerden Yahudi tüccar ve hahamlara, Macar devrimcilerden Bulgar çiftçilerine, Rum rahiplerden Kürt bakkalarına, Arnavut odunculardan Fransız okul müdürlerine.

Osmanlı topraklarına göç eden Sefarad Yahudilerinin yerleştikleri yerleri yurt edinip kültürlerini nasıl yaşattıklarını yalın ve i.çten bir anlatımla göreceksiniz.

Yazar Selanikte geçirdiği çocukluk yıllarından, ailesinin geçmişini tarihsel olaylarla içiçe anlatırken gözlerinizin buğulanmasına ses çıkarmayacaksınız.

Bir çoğumuz yaşamışızdır; Kürt, Ermeni, Laz, Arnavut komşularımız vardır. Her birinin yeri bizde ayrıdır. Bir çok ortak anılarımız, paylaşımlarımız olduğu kadar gizlerimiz de olmuştur.

Gözlerimiz dolu dolu anarız o çıkarsız, beklentisiz dostluk dolu günlerimizi.

Mahalle kültürümüz, apartmanlara ateslim olunca bir çok eski dostları da kaybettik. Köylerine çokça da “ülkelerine” dönenlerden geriye sadece yıkık dökük virane evler ve ses vermeyen anılar .kaldı

Leon Sciaky bizi o günlere yeniden götürüyor kendi anılarında.

Anılar dışında İspanya, Portekiz ve İtalya’dan sürülüp Türk topraklarına gelen Sefarad Yahudilerinin de kısa tarini bulacaksınız.


LEON SCIAKY – VARLIK YAYINLARI


Alıntı (http://www.gercekgundem.com/?c=4250)

belmak
23. August 2007, 11:50
Saba Altınsay, Kritimu / Girit'im Benim, Can Yayınları 2004

Göç sadece gideni değil, kalanı da peşinden sürüklüyordu,' diyor Sabâ Altınsay; 'insanın doğduğu toprak ile gömüleceği toprak aynı toprak olmayacaksa, ne kalır ki geriye, ölürken, yaşamdan? Bu soruya bir yanıt bulma çabası bu roman.'
ORUÇ ARUOBA

Kritimu, Girit’im Benim, Osmanlı Devleti’nin zayıfladığı, topraklarını kaybetmeye başladığı yıllarda Girit’te yaşanan gelişmeleri anlatıyor. Girit’te Müslüman ve Hıristiyan halklar yüzyıllarca bir arada yaşamıştır, dilleri dillerine karışmış, gelenekleri zamanla birbirine benzemiş, tam anlamıyla bir kaynaşma gerçekleşmiştir. Ama bu bile farklılıkların gün gelip düşmanlığa dönüşmesini önleyememiştir. Kritimu, Giritli bir Türk ailesinin adadan kopuşunu ustaca anlatıyor. Müslüman ve Hıristiyan halklar arasında mübadele gerçekleştiğinde Türkler adayı gemilerle terk ederler ve romanın baş kahramanlarından İbrahim Yarmakamakis, sevgili adasına bakarak ‘Kritumu...’ diye fısıldar. Ama artık oraya dönme umudu kalmamıştır. Yine de romanın asıl kahramanı, benzersiz doğası ve insanın ruhunu çalan kokusuyla Girit Adası’dır.
http://www.canyayinlari.com/kitap_ayrinti.asp?id=1460

İşte bu kitap Hırvatistan'da Sırpça olarak yayımlandı. Ekim ayında Yunanistan'da, seneye de Bulgaristan'da çıkacakmış. Milliyet Gazetesi 23.08.2007

vodolia
24. August 2007, 14:37
http://img519.imageshack.us/img519/943/mbadele1ff2.jpg

Berkant Çolak, doğdukları topraklardan göçe zorlanan insanları öyküleştirdiği ‘Mübadele’de tarihe tanıklık ediyor. Tudem Kültür Yayınlarından çıkan yapıtta Çolak’ın fotoğraflarına 49 şairin şiiri eşlik ediyor.

Mübadele => DEĞİŞ TOKUŞ, DEĞİŞME İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, İtalya) ve Yunanistan’ın, Anadolu’yu işgali ile başlayan Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923’te, taraflar arasında imzalanan Lozan Antlaşması’yla son bulur. Bu antlaşmanın maddelerinden biri aynen şöyledir: “İstanbul’daki Rumlar ile Batı Trakya’daki Türkler dışında, Türkiye’deki Rumlar ile Yunanistan’daki Türkler değiştirilecektir.” Bu madde kısa bir süre sonra uygulamaya konulacak ve yüz binlerce insan evinden, bağından, bahçesinden, komşusundan, dostundan ayrılıp hiç görmedikleri, hatta haritada dahi yerini bilmedikleri diyarlara göç edeceklerdir. İşte bu çalışma, doğduğu toprakları terk edip göçe zorlanan ve dört bir yana savrulan insanların hikayelerini fotoğraf ve şiirlerle konu alır. Fotoğraflar, Yunanistan’da ve Türkiye’de çekilmiştir.Bu fotoğraflar, mübadeleyi birebir yaşayan veya ailesi yaşamış olan insanları ve ortamları yansıtır.
Çalışmada yer alan şiirlerin büyük bir kısmı fotoğraflar için özgün yazılmıştır. Diğer bir kısmı ise, mübadele hakkında yazılı olan şiirlerdir. Amacım, kelime anlamı değişim gibi basit olan mübadelenin seksen küsur yıl geçmesine rağmen, yaşamlarda ne kadar derin iz bıraktığını fotoğraflarla saptamak, daha sonra da hecelerle buluşturmaktı.

http://img519.imageshack.us/img519/1267/mbadele2bt3.jpg

vodolia
31. August 2007, 15:00
http://img85.imageshack.us/img85/7630/bosnakturkusurv6.jpg

büyük öykü yazar Melih Cevdet Anday'ın yazısı, Cumhuriyet Gazetesi, Haziran 1984 (http://www.ismailgumus.com/mca.htm)

vodolia
6. September 2007, 12:46
http://img396.imageshack.us/img396/1677/bosnakilisesinr3.jpg

Kadir Albayrak
Emre Yayınları


Bogomilizm Ortaçağ Avrupası'nda ortaya çıkmış heretik bir dini akımdır. Elinizdeki kitap okuyucuya bu dini akımın tarihsel ve kültürel kökenleri ve bu akımın bağlılarının inanç ve ibadet şekilleri hakkında ayrıntılı bilgi sunan akademik bir çalışmadır. Bu akımın mensupları kendilerini Hıristiyan diye nitelemelerine rağmen birçok konuda yaygın Hıristiyan anlayışından farklı inanca sahiptiler. Örneğin, teslise inanmıyor, Hazreti İsa'nın Tanrı değil, peygamber olduğunu düşünüyor, Papalık otoritesini tanımıyor ve haç gibi dini sembolleri kabul etmiyorlardı. Bogomiller bu özelliklerinden dolayı Ortaçağ boyunca Papalığın büyük tepkisiyle karşılaştılar. Engizisyon mahkemelerinde ölüme mahkum edildiler. Birçoğu işkenceye uğradı ve sürgün edildiler. Bogomillerin yukarda bahsedilen özelliklerinden dolayı, Türklerin Bosna Hersek'i fethetmesiyle karşılaştıkları İslamiyet'i kendilerine yakın hissetmişler ve kitleler halinde Müslüman olmuşlardır. Bogomiliz ve Bosna Kilisesi genelde dinler tarihi ve özelde Hıristiyanlık üzerine çalışan araştırmacılar ile dini akım, mezhep ve mistisizim gibi konularla ilgilenen genel okuyucu kitlesi için doyurucu, tarafsız ve ayrıntılı veriler sunuyor.

vodolia
6. September 2007, 21:46
http://img251.imageshack.us/img251/6956/enginberbercr2.gif

Rumeli'den İzmir'e: Yitik Yaşamların İzinde
Engin Berber
İzmir Belediyesi Yayınları


Bir Bitli Muhacir Hikayesi

BENİ önce o fotoğraf etkiledi. Çankaya Köşkü'nün bahçesinde, Atatürk heykelinin önünde duran bir kadın.

Avrupa'nın hangi gelişmiş merkezine koysan, orada yabancılık çekmeyecek modern bir kadın fotoğrafı.

Bu işte o kadının hikáyesi.

Daha doğrusu o ve onun kız kardeşinin.

İsimleri Zeliha ve Nafia Bilge.

İkisi de İzmirli. Onların hikáyesi, dünyanın bütün göçmenlerinin, özellikle de yurtlarından zorla sökülüp çıkarılan insanların ortak hikáyesidir.

* * *

Hikáye, 1922 yılının soğuk bir kış gününde Yunanistan'ın Florina Kasabası'nda başlıyor.

Florina, eski Osmanlı'nın Manastır Vilayeti'ne bağlı 4 ilçeden biridir. Yunanistan sınırları içinde bir kasabadır.

O akşam geç saatlerde, ev sahibesi Güzide Hanım ve kızları sokaktan gelen sesleri fark ederler.

Pencereden dışarı baktıklarında, Anadolu'dan gelen Rum mübadillerin kasabaya girdiklerini görürler.

Bir süre sonra aynı duyguları onlar da yaşayacaklardır.
Çünkü Türkiye ile Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesi anlaşması, onları da doğdukları bu güzel kasabadan söküp çıkaracaktır.

Güzide Hanım kızlarına, ‘‘Bizim evimizin altı müsait. Bu zavallı insanları sokakta bırakmayalım, bir aileyi de biz yanımıza alalım'' der.

Alırlar. Gelenlerden biri genç bir hamile gelindir. Ellerine sarılır, öper.

Rum mübadiller Kütahya'dan gelmektedirler.

Kadınlarının altlarında şalvar, başlarında rengárenk yemeniler vardır.

Bu halleriyle Türklerden hiç farkları yoktur.

Güzide Hanım'ın iki çocuğundan biri genç kızlığa yeni girmiş ve çarşafa bürünmüştür.

Ertesi sabah kahvaltı için bir araya geldiklerinde, Anadolu'dan gelen Rum aile, ‘‘Genç kızınız nerede'' diye sorar. Onlar da ‘‘Bizde adet böyledir. Yabancı erkeklerin yanına çıkamaz'' derler.

* * *

Rum aile şaşırır. ‘‘Bizim Kütahya'da Türk komşuların hiç böyle adetleri yoktur. Onlarla rahat rahat görüşebilirdik. Galiba biz buralara hiç alışamayacağız'' derler.

Geldikleri Anadolu'nun Müslüman Türkleri, Yunanistan'daki Türklerden daha az mutaassıptır.

Türk aile, gelen mübadilleri, komşuları olan Yunanlılarla tanıştırmak isterler. Onları evlerine davet ederler.

Ancak bu davet sırasında ikinci şaşkınlık gelir.

Kütahya'dan zorla gönderilen Rumlar, hiç Yunanca bilmemektedirler. Konuştukları tek dil Türkçe'dir.

Yunanlı komşu şaşırır. ‘‘Bunlar ne biçim Yunanlı, dilimizi bile konuşamıyorlar'' der.

Ama Anadolu'dan gelen Rumlar da aynı şaşkınlığı yaşarlar:

‘‘Bunlar bizim dilimizi konuşmuyorlar. Galiba biz buralara hiç alışamayacağız.''

Mübadele işte bu insanların dramıdır.

Yunanca bilmeyen Rumlar, O Rumlara, komşularından daha yakın Türkler.

Türkiye'yi anavatan kabul eden Rumlar, Yunanistan'ı anavatan kabul eden Türkler.

* * *

Bundan beş altı ay sonra sıra Florina Türklerine gelir.

Bu defa onlar yola koyulurlar.

Önce Selanik, sonra vapurla İzmir Klizman'daki karantina.

Oradan Ayvalık ve sonunda bugünkü adı Kemalpaşa olan, İzmir'in girişindeki Nif.

Bir gün, bahçe komşularının bağırışını duyarlar.

Bir tavuk, oranın yerlisi kadının bahçesine girip sebzelerini yemektedir.

Yerli kadın bağırır:

‘‘Batasıca vapurlar, nereden getirdiler bu bitli muhacirleri...''

Oysa tavuk onların değildir. Genç mübadil, dışarı çıkıp komşuya bunu söylemek ister.

Ama annesi tutar. ‘‘En iyisi duymamış gibi yapmaktır'' der.

O sırada başka bir Türk komşu çıkar ve ‘‘O tavuklar bu insanların değil, benim. Ne diye bağırıyosun'' der.

Ama yerli komşu vazgeçmez. ‘‘Olsun, onların da tavukları var'' der.
Ne var ki, aynı kadın bir ay sonra onlara gelip özür dileyecek ve aralarında çok iyi dostluklar oluşacaktır.

Aynı günlerde ailenin erkek çocuğu da okulda zor durumdadır.

Arkadaşları, ‘‘Siz ne biçim Türk'sünüz. Evlad-ı fatihanı düşmana bırakıp kaçıp geldiniz'' diye suçlamaktadır.

Tabii mübadil çocukların cevabı da hazırdır:

‘‘Asıl siz kendinize bakın. Anavatanı bile düşmana verdiniz de, bizim oraların Kemal Paşa'sı gelip kurtardı.''

* * *

Bu hikáyeyi, İzmir Belediyesi'nin yayınladığı ‘‘Rumeli'den İzmir'e: Yitik Yaşamların İzinde'' adlı kitapta okudum.

Kitabı Engin Berber derlemiş.

Kitapta böyle çok etkileyici hayatlar var.

Tıpkı benim babaannem gibi.

Yani 20'li yaşlarında geldiği İzmir'de, 90 yaşına kadar ‘‘hiç gelmemiş'' gibi yapan, sadece Rumeli türküleri söyleyerek hep geri gideceği günleri düşünen babaannem gibi
Mübadillerin ve göçmenlerin hayatını en iyi özetleyen sözler işte bunlardır:

‘‘Duymamış gibi yapan, gelmemiş gibi yapan insanlar.''

Bu, biz göçmenlerin ‘‘sessizlik ve anavatana şükran felsefesidir''.

Ertuğrul ÖZKÖK

lazkizi
14. September 2007, 01:38
Balkan Blues

Petros Markaris
Merkez Kitapçılık;
İstanbul, 2007, 14 x 20 cm, 132 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.

http://img116.imageshack.us/img116/1157/2818432av2.jpg

Balkan Blues'da, günümüz Atina'sında geçen dokuz ilginç öykü yer alıyor. Ortak temaları, Atina'ya yasal ya da yasa dışı yollardan ve özellikle Balkan ülkelerinden gelen ve büyük kentin renkli karmaşası, kalabalığı içinde kaybolan mülteciler. Keman sanatçısı bir Bulgar, Olimpiyat stadının inşaatında çalışan ve bir cinayete karışan Arnavut işçiler; yaşlı bir Yunan'ın en iyi dostu olan Afrikalı küçük bir kız; ocakbaşında garsonluk yapan maç hastası bir Sudanlı; Bosnalı Sırp olduğunu iddia eden ve dilencilik yapan genç bir Yunan kimyager; ailesiyle birlikte işlettiği lokantasında Rusya'daki yaşam felsefesini devam ettirmeye çalışan bir Rus; fahişelik yaparak hayatlarını kazanan Bulgarlar, Ruslar, Rumenler; Mafya'nın kol gezdiği sokaklar, ve elbette Atinalılar. Petros Markaris, Atina'nın kaotik sokaklarını anlatırken çağımızın bütün büyük kentlerinin bir tablosunu da çizmiş oluyor; bu insanların trajikomik ama evrensel hikâyelerini, tarafsız bir bakışla ve son derece ayrıntılı gözlemlerle, insancıl, duyarlı ve gerçekçi bir yaklaşımla sunuyor okura.

lazkizi
14. September 2007, 01:40
Balkan Blues

Petros Markaris, çeşitli vesilelerle aşina olduğumuz bir isim. Her şeyden önce, Theo(doros) Angelopulos'un altı filminin senaryolarında imzası olan kişi diye tanıyoruz onu: '1936 Günleri', 'Büyük İskender', 'Leyleğin Geciken Adımı', 'Ulysse'in Bakışı', 'Sonsuzluk ve Bir Gün', 'Ağlayan Çayır'. Yeşim Ustaoğlu'nun son filmi 'Bulutları Beklerken'in senaryosunda yönetmenle birlikte imzası var. Oysa edebiyat dünyasına 1965 yılında yazdığı 'Ali Reco'nun Öyküsü'yle dahil olmuştu. Sonraları, daha çok oyun yazarı (Kral İbu'nun Destanı, Atlar) ve senarist olarak tanındı.
Ancak burada her şeyden çok polisiye roman yazarı olarak biliniyordur diye düşünüyoruz. Polisiye alanında adı ilk kez, Yunan televizyonunda üç yıl oynayan 'Bir Cinayet Anatomisi'nin senaristi olarak duyuldu. Bunun ardından seyredilmeyi değil, okunmayı amaçlayan polisiyelere yöneldi. Komiser Kostas Haritos'un kahramanı olduğu üç polisiye romanını okuduk: 'Gece Bülteni', 'Alan Savunması' ve 'Che İntihar Etti'.
İlki, Panayot Abacı'nın çevirisiyle Doğan Kitap'tan çıkmıştı. Yasadışı organ ve çocuk ticareti üzerine kurulmuştu. Devletle sıkıfıkı
ilişkileri olan Yunan medyası, özellikle sansasyon meraklısı TV habercileri de ön plandaydı. Saadet Özen'in çevirdiği ve Can Yayınları'ndan çıkan 'Alan Savunması'nda Markaris bize futbol dünyasının karanlık yanını tanıttı. Haritos, Santorini Adası'nda işlenmiş bir cinayeti çözmeye çalışırken çok zorluk çekiyor, çünkü üçüncü lig takımlarının da içinde olduğu birinci sınıf bir 'alan savunması' uygulanmakta. Ogün Duman'ın çevirdiği 'Che İntihar Etti' de Can Yayınları'ndan çıktı. Bu sefer Markaris'in esrarı eski solcular üzerine kuruluydu. Cunta döneminde direnmiş, eziyet çekmiş ama sonradan zengin olmuş eski solcular birer birer intihar etmeye başlıyordu, hem de 'halka açık' olarak. İlk intihar eden kişi, büyük işadamı, sabık devrimci Yason Favieros'tu.
Polisiye edebiyatın gözümüzde en maruf karakterlerinden Kostas Haritas, Ruth Rendell'in Wexford'u, Donna Leon'un Brunetti'si gibi, Martin Beck ve Maigret gibi, idealleri sık sık darbe aldığı, pek çok hayal kırıklığı yaşadığı halde, hâlâ bir tür adalete inanan, namuslu bir adam olarak, ilgi çekici, hatta ne yalan söylemeli, sıra dışı bir polis. Buna karşılık insan olarak sıradan, inanılır bir şahıs. Benzer başka birkaç karakter gibi kendini umutsuzluğa kaptırmamış olması da, olumlu bir yanı. Onunla Petros Markaris'in dokuz hikâyeden oluşan yeni kitabında da karşılaşıyoruz.
Yunanistan'daki Balkan mültecilerin kahramanları olduğu 'Balkan Blues'un ilk hikâyesi 'İngilizler, Fransızlar, Portekizliler...'i o naklediyor. İşin içinde gene 'Alan Savunması'nda olduğu gibi futbol ve 'Gece Bülteni'ndeki gibi Arnavutlar var. Bir inşaatta işçi olarak çalışıyorlar, hiçbirisi Yunanca bilmiyor, bir ustabaşı onlara tercümanlık ediyor. Cinayetler de var: çıplak, ortaparmağı havada adeta onları bulanlara küfreden cesetler. Kitabın son hikâyesi 'Sonya ile Varya'nın bitiminde ise Sonya'yı emniyete çağıran komiserin adı Harito olsa da, belki odur diyoruz, tarifi, davranışı uyuyor.
Ancak, İlknur Özdemir'in çevirisiyle Merkez Kitaplar'dan çıkan 'Balkan Blues', Haritas'tan ibaret değil, onun üzerine de değil. Haritas, Petros Markaris'in son kitabının konuklarından biri. 'Balkan Blues'un asıl kahramanları ise, Yunanistan'a sığınmış çoğu Balkanlar'dan, çoğu yasadışı olarak gelmiş mülteciler. Ülkesinde keman çalan, pekiyi derecelerle eğitimini tamamlamış bir Bulgar ile onun birlikte çalıştığı Arnavut flütçü kız; ilk hikâyedeki cinayete ucundan kıyısından bulaşan ve Olimpiyat Stadı'nın inşaatında çalışan Arnavut işçiler; her gün parka gelen yaşlı Yunanlıyla dost olan Afrikalı küçük kız; ocakbaşında garsonluk yapıp sayısal oynayan futbol hastası Sudanlı; Bosnalı Sırp kisvesi altında dilencilik yapan Yunan kimyager; Atina'daki Rus lokantasında ailesi üzerinde terör estiren yaşlı Rus; hayatlarını fahişelikle kazanan Bulgar, Rus ve Romen kızlar...
Petros Markaris, Yunanlıların ruhundan nasıl anlıyorsa, mülteci ruhunu da anlıyor. Eh, aslında o da bir mülteci sayılır. 1937, Heybeliada doğumlu, sonra Yunanistan'a yerleşmiş. Dolayısıyla, her iki tarafta da 'azınlık'lara nasıl muamele edildiğine vâkıf. İnsanlara da, ister ezsinler, ister ezilsinler, Kostas Haritas'ın hoşgörüsü, anlayışıyla bakıyor. Yazarı tanıyanlara da, tanımayanlara da tavsiye olunur. Belki sonra dönüp polisiyelerini de okursunuz...

04/09/2007 - Radikal
Sevin Okyay

šLjiVoVicA
18. September 2007, 16:38
Karda Kalan İz
Ali Koçak

http://www.hipernex.com/im/pr/m/vdaaesszauvdaae.jpg


Ali Koçak 'Karda Kalan İz'de, unutmaya çalıştığımız bir savaş dönemini öykülerle anlatıyor. Kitap yedi ayrı ama zincirleme bütünlük taşıyan öykülerden oluşuyor...


Ali Koçak, 1992-1995 yılları arasındaki Bosna Savaşı'nı bir gazeteci olarak izledi. Anadolu Ajansı muhabiri iken, o tarihte Hürriyet gazetesi Saraybosna muhabiri Münire Acım ile birlikte Sırplar tarafından kaçırılarak günlerce esir tutuldu. Hatta ikili, o kaçırılma öyküsünü daha sonra kitaplaştırdı.
Karda Kalan İz ise, Ali Koçak'ın yedi ayrı öyküden oluşan ama zincirleme bir bütünlük taşıyan yeni kitabının adı. Öykülerin tümü de, tek bir anın çevrelediği başka anların hüzünlü anlatımından oluşuyor.
Aslında tüm öykü, hatta buna yetmiş iki sayfalık 'kısa roman' bile diyebilirsiniz, ekmek almak üzere fırına giderken Sırp 'keskin nişancı' tarafından vurulan Bosnalı kız çocuğu üzerine kurulu. Ali Koçak, ustaca bir kurgu gerçekleştirerek, kendi serüveni ile altı ayrı karakteri, yıllarca süren Bosna Savaşı'nın derin trajedisiyle buluşturmuş.
Ali Koçak, kitabına, fırına ekmek almak üzere giden küçük kız çocuğunu anlatarak başlıyor. Atılan bir havan mermisinin altüst ettiği fırından kaçarken 'keskin nişancı' tarafından vurulan kız çocuğu, 'karda kalan en güzel iz' olarak betimleniyor.
'Ekmek' adlı ikinci öyküde ise, yazar, "Zaman savaştan önce ve sonra diye bölünebiliyordu" diyerek, sürek avına ilişkin saptamada bulunuyor. Bu kez kurban, fırında çalışan bir işçidir...
'Senin Sevgilindi' adlı üçüncü öykü, Bosna Savaşı'nın hâlâ tartışılan 'savaşta tecavüz' olgusuyla ilgili. Kitabın en hüzünlü, en trajik ve en dayanılmaz öyküsü. Çete, köyün ortasına topladığı insanları topluca öldürürken, bu enstantane, "Yalvaranlar oldu ama, yalvarmaları ölmeden önce aşağılanmaktan başka bir işe yaramadı" sözleriyle anlatılır. Köyün kadınlarına tecavüz eden çeteciler, "Benden çocuğun olsun ister misin?" diye alay etmekten de geri kalmazlar.
Ama tecavüz eden, dönüşünde sevgilisine sarılamaz. Her şeyden, herkesten kaçmaya başlar. Sonunda deli divane olup kaybolur...

Kimliksiz toplu mezarlar

'Fotoğraf' adlı öykü, ilk âna ilişkin vurulma sahnesinin donmuş görüntüsünü betimler. Kenti ikiye bölen nehir, sessizliği de böler. Nehir, ölüm temasının da adeta imgesidir: "Nehre düşenlerin cesetleri, çoğu zaman akıntıyla birlikte, kanlarını akıta akıta ulaştıkları çevre ülkelerin kıyılarına vurur, kimliksiz toplu mezarlara gömülürdü."
Öykü, Boşnaklara göre Selma, Hırvatlara göre ise Senka adlı 'savaşın delisi' kadının savrulmuşluğunu anlatır. Herkesin Selma'ya ilişkin uydurduğu bir hikâyesi vardır. O da, ilk ânın yer aldığı sahnenin bir oyuncusudur. Yazar, 'trajik son'u anlatırken, Mostar Köprüsü'nün üzerinde oturan Selma'ya yöneltir objektifini: "Duruyordu: Çılgınlığın karşısındaki çaresizlikti. Çaresizliğin en katıksız acı olduğunu anlatıyordu. Oturduğu yerde sallanmaya başladı. Bütün vücudu titriyordu. Önüne pimi çekilmiş bir el bombası düştü. Eğildi. Tutunmak istercesine eline aldı.


İtiraf zamanı

Ve bir çocuğa sarılır gibi sarıldı. O fotoğraflara hâlâ bakamıyorum..."
Ve 'İtiraf'... Yani yazarın, kendi öyküsünü anlattığı ve kimliğini sorguladığı bölüm. Ali Koçak, sürekli savaşın ortasında ne aradığını sorup durur. Cevabını veremeyeceği halde kendisine sorular yöneltir. "Bir kere kaçtığınızda, hayatınızın geri kalanını o kaçış ânıyla yaşıyorsunuz" der.
Savaşı yaşayan insanları tasvir ederken, "Anladım ki bu insanlar için sonra yoktu. O an vardı. Sonra, belirsizlikti. O an karşıya geçmeli, evine gitmeli ve biraz daha yakınlarının yanında olmalıydı" ifadesini kullanır.
Ali Koçak'ın hesaplaşması, finaldeki 'Nişancı'ya kadar devam eder. Savaşa ister istemez katılan ama çetin ve acımasız koşullara hemen teslim olan keskin nişancı, öldürdüğü adam sayısına göre övünen dar bir güruhun içinde sürüklenip durur.
Karda Kalan İz, unutmaya çalıştığımız bir savaş dönemine ilişkin ayrıntıları sağlam kurgusuyla edebiyat dünyasına taşımakla kalmıyor, derin bir hüznün ustaca satırlarını da kalbinize nakşediyor.

Cihan Oğuz (http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=ktp&haberno=5224)

šarenalaža
22. September 2007, 12:23
The Albanians diye Miranda Vickers'e ait bir kitap. I.B.Tauris yayınlarından.


INTRODUCTION

Anon from the castle walls the crescent banner falls ,
And the crowd beholds instead , like a portent in the sky ,
Iskander’s banner fly , the Black Eagle with double head ...
And the loud exultant cry that echoes wide and far is :
‘ Long live Skenderbeg ! ’
Henry Wadsworth Longfellow , ‘ Skenderbeg ’ ,
4 February 1873 , Tales of a Wayside Inn ,
London , 1886 , p 244




http://img170.imageshack.us/img170/5682/albaniansvo5.jpg http://img170.imageshack.us/img170/2653/alb2uj4.jpg

PREFACE

Since the and of the one-party state in 1990 , and the country's gradual re- emergence from total isolation , interest in Albania has been growing .
However , images of this unknown corner of Europe are for the most part grim , bleak and often misleading . In order to comprehend the ruthless character
of the Albanian regime and the complex series of alliances and splits with order Communist states in the period following the Second World War , it is
necessary to recall the Albanian people's long history of subjugation and humiliation .
Because of the country's geographical position , its political and historical evolution has been shaped by the Ottoman Empire , and the five hundred
years of Ottoman occupation provide the key to understanding Albania today . The period of Ottoman rule had a profound influence on the evolution and
character of Albania society which accounts for many of its distinctive features , such as why so many Albanians chose to convert from Christianity to
Islam . In examining Ottoman rule from the time of the rise of the great Albanian pashaliks in the middle of the eighteenth century it is possible to detect
the first stirrings of an Albanian national consciousness , which gradually developed into a national movement .
The Albanian-inhabited regions of the Balkan peninsula were at the very centre of what became known as the Eastern Qestion , and as a
consequence suffered Great Power rivalry and interference . These regions were claimed either wholly or in part by Serbs , Montenegrins , Greeks and
Bulgarians as part of their historical territories . The Abanian state came into being at the close of 1912 , as the collapse of the Ottoman Empire became
imminent .The fledgling country immediately found itself drawn into the Balkan Wars and the First World War , as Balkan armies marched deep into
Albanian territory with the hope of dividing the state between them . The debate over the final delimitation of Albania's frontiers after the war dragged
on until 1925 , by which time half a million Albanians found themselves included within the new Kingdom of Serbs , Croats and Slovenes . The dictatorship
of Ahmed Zogu was unable to stop Albania becoming a mere Italian colonial dependency , occupied by Italy and then by Germany during the Second
World War . The victory of the Communist-led partisans in the Second World War and the subsequent rule of Enver Hoxha sealed Albanian's fate for the
next 45 years .
These topics provide the general focus of the text , which concludes with a look at how Albania fared during the heady days of 1990-91 and the
emergence of political pluralism within the country . The euphoria following the election victory of the Democratic Party in 1992 already seems to belong
to a past era , as Albania struggles to find its place in a Balkans seething with unresolved tensions , mistrust and insecurity . In looking at the Albanian
question , four issues in particular arouse the most curiosity : why the Albanians were the last Balkan people to develop a national consciousness ;how
the Albania state came into existence ; why half the Albanian nation was excluded from that state ; and why Albania remained for so long one of the
world's most isolated , closed and repressed societies . If this book helps even partially to answer these questions , it will have achieved its objective .
I am greatly indebted to the following people for their specific contributions to this work . To James Pettifer , whose enthusiasm for Albania gave
me often needed encouragement ; to Geoffrey Stern , for his helpful suggestions and a careful , informed reading of the text ; to Dr Mark Wheeler , for
his brief but useful comments ; to Harry Hodgkinson , who let me use his unpublished correspondence with Edith Durham and enlightened me with
many informal discussions about her work in Albania and the life and times of King Zog . The British Academy and the Historical Association provided
financial assistance . I am also grateful to the British Council ; to Dr Marenglen Verli ; to Ihsan Toptani ; to the Koca family , for letting me share their home
in Tirana ; to Emma Sinclair-Webb for her patience , good humour and useful ideas ; and especially to Gerard Rosato , who read and commented on the
text despite having heard the word Abania perhaps once too often .

online okumak için (http://www.amazon.com/gp/reader/1860645410/ref=sib_dp_pt/104-9014952-6559958#reader-link)

isadora
28. September 2007, 20:18
http://img128.imageshack.us/img128/4250/srebrenitsaninoykusu200cf5.jpg

Srebrenitsa'nın Öyküsü
Isnam Taljic

Srebrenitsa: Batı medeniyeti ve BM'nin tarihin çöplüğüne gömüldüğü şehir.

Birleşmiş Milletler tarafından Güvenli Bölge ilan edilen Srebrenitsa'da 11 Temmuz 1995'te binlerce insan, BM'nin ve tüm dünyanın gözü önünde Sırplar tarafından katledildi ve yaşadığı yerleri terk etmeye zorlandı. Üstelik Sırp askerlerin konvoyunun benzini Hollandalı askerler tarafından karşılanmıştı. Geriye insanlık tarihinin en büyük utanç tablolarından biri kaldı...

Hala tam anlamıyla açıklığa kavuşturulamayan Srebrenitsa katliamı, insanoğlunun gördüğü en büyük kıyımlardan biri ve bugün katliamın 12. yılında hala mezarlardan insan iskeletleri ve tüyler ürpertici yeni belgeler ortaya çıkmaya devam etmekte...

2007 Şubatında Uluslararası Adalet Divanı, Srebrenitsa'da yaşananların soykırım olduğu yönünde karar aldı, ama, "Suç var, suçlu yok" dedi ve tutuklanacak kimseyi bulamadı.

Balkan edebiyatının en büyük isimlerinden Isnam Taljic, Srebrenitsa'nın öyküsü ve dramını anlatıyor. Derdini anlatacak kimseyi bulamayan, yıkılmış, bitik insanların öyküsü bu. Çaresizliğin resmi...

TaMnoPlaVa
29. September 2007, 12:22
Mehmet / Balkan Muhaciri

http://img229.imageshack.us/img229/1983/mehmetbalkanmuhaciripu4.jpg

1912–1914 Balkan Savaşı sonrası tehcire uğrayan ve 1 milyondan fazla Müslüman-Türk nüfusun göçüyle sonuçlanan o büyük trajedinin başlangıcı 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’dır. Osmanlı yenilmiş, Bulgar halkı bağımsızlığını ilan etmiştir.

Halk arasında 93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı sonrası Balkanlardaki Türk-Müslüman nüfusa artık yol görülmüştü. Kendisi de bir Tuna çocuğu ve Silistreli Balkan göçmeni olan Ziya YAMAÇ, 1890–1900 yılları arası trajediyi ve muhacirlerin Trakya’ya yerleştirilmesi macerasını çok özgün bir Balkan Türkçesiyle romana çeviriyor.

Türk Edebiyatında bir ilk olan bu eser, ülkemizde muhacirler olarak bilinen milyonlarca yurttaşımızın atalarının Anadolu’ya dönüş maceralarına tanıklık etmektedir.

šarenalaža
30. September 2007, 00:08
Nuro Sadıkoviç'in ve Harun Crnovsanin'in hazırladığı ilginç bir kitap.

Sandzak - porobljena zemlja

Publisher: Bosanska rijec--Bosnisches Wort (2001)

http://img396.imageshack.us/img396/1103/dsc00570nn0.jpg http://img174.imageshack.us/img174/5996/dsc00571bk9.jpg

TaMnoPlaVa
12. October 2007, 14:13
http://img117.imageshack.us/img117/5940/9756769165wf3.jpg

1989'dan 1999'a kadar geçen on yılda Balkanlar'da büyük çalkantılar yaşanırken, siyasi yönden istikrar gösterdikleri varsayılabilecek ülkeler de iktisadi alanda ciddi sorunlarla karşılaşmışlardır. Söz konusu 10 yıl içinde Balkan ülkelerinin tamamı, kimileri oldukça hızlı, kimileri sancılı, kimileri kanlı, kimileri genel eğilimi izleyerek, kimileri ise uzun süre direnerek bu değişim yoluna girmişlerdir.

Yazar :Birgül Demirtaş - Coşkun
Yayınevi : Asam Yayınları

ISBN : 975676916-5
Basım Tarihi : Ocak 2001
Sayfa Sayısı : 311

Daha fazla bilgi için (http://www.ilknokta.com/V2/Pg/MetaDetail/Number/30899.htm)

vodolia
17. October 2007, 08:05
http://img152.imageshack.us/img152/576/balkanmf1.jpg


Paylaşılamayan Balkanlar

Avrupa'ya açılan kapı niteliğinde olan Balkanlar, Avrupa ile Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Asya arasında stratejik öneme sahip bir bölgedir. Bu özelliğindendir ki tarihin her devrinde birçok kez istilalara uğramış, birçok millet bölgeye damgasını vurmuş, eserlerini, kültürlerini ve medeniyetlerini bırakmıştır. Bölge insanları hiçbir zaman kendi kaderlerine bırakılmamışlar; büyük devletlerin, bölge devletlerinin ve stratejik taktiklerin arasında kalmışlardır. Bu sebeple bölgeyi iyi anlayabilmek, dünyayı, stratejik güçleri, hedefleri ve taktikleri iyi analiz etmeye getirir. Osmanlı sonrası karışan, karıştırılan bölge koskoca dünya savaşına yol açacak bir fitil görevi üstlenmiş ve kıvılcım buradan çakılmıştır, ikinci Dünya Savaşı'nda da bölge, işgallere maruz kalmıştır. Soğuk savaş döneminin konjektürü gereği gerilimle ayakta duran bölge, soğuk savaş sonrası Bosna ve Kosova olayları, aynı zamanda mevcut Epir, Makedonya, Transilvanya ve Dobruca ihtilaflarıyla hala ciddi problemlere ve genel savaşlara yol açabilecek potansiyele sahip olduğunu ortaya koymuştur. Türkiye, bir Balkan ülkesi olması, tarihi, kültürel ve stratejik bağlarının mevcudiyeti sebebi ile bölge ile daha da ilgilidir. Özellikle soğuk savaş sonrası şartların itim kuvvetiyle Bosna ve Kosova savaşlarında aktif rol oynamış, Balkan gerçeğini yeniden keşfetmiştir. Özellikle Bosna-Hersek, Makedonya ve Arnavutluk'la yakın ilişkileri, ittifak anlaşmaları Türkiye'yi bölgede etkili bir aktör konumuna yükseltmiştir.

belmak
19. October 2007, 13:44
Constructing Nationalities in East Central Europe_.
Pieter M. Judson and Marsha L. Rosenblit, eds.
Preface by Gary B. Cohen.

New York: Berghahn Books, 2005. xvi + 293 pp. Illustrations, maps, notes, index ISBN 978-1-57181-175-1, ISBN 978-1-57181-176-9.

Reviewed for H-Nationalism by Christopher Fischer, Department of History, Indiana State University

Nationalism, Dictatorship, and the Search for Identity

From Danzig on the Baltic to Trieste on the Adriatic, East Central Europe has proven fertile ground for the study of nationalism and national identity. _Constructing National Identity_ explores a variety of incarnations of nationalism in this region by largely focusing on the lands of the Austrian Empire and its successor states.

This collection derives from a 2000 symposium held at Columbia University, "Dilemmas of East Central Europe: Nationalism, Dictatorship, and the Search for Identity." The articles also serve as a festschrift for Istvan Deak, long-serving professor at Columbia and one of the preeminent scholars of East European, especially Hungarian, history. Written by former graduate and undergraduate students, the collection is a testament to Deak's long and fruitful
career. The articles range from the late eighteenth to the mid- twentieth century, span much of East Central Europe, and utilize a wide variety of methodological approaches.

Editor Pieter Judson's introduction seeks to weave these disparate contributions together. The authors reject the premise of "the historical necessity either of nations or the nation-states" (p. 1). Judson argues that the essays instead probe how new nationalist ideologies were created, examine the diversity and contingency of national identities, and explore how such national identities intersected and conflicted with alternate identities. The lands of the Austrian Empire, where multilingual populations slowly transformed the realm into a multinational empire, Judson contends, help elucidate how the process of nationalization took place.
Moreover, by giving greater attention to the local and regional contexts in which nationalization occurred, the authors fill in lacunae left by broader approaches (nation-building, state-building, modernization). Finally, the collection is meant as a study of how
political activists creatively managed to put forward ambitious, though not always successful, plans of ideological nationalization. The results of such studies, Judson offers, "make us aware just how complex, multidimensional, and often unsuccessful, the nationalization process in Habsburg Central Europe could be" (p. 6).

The volume, whose chapters are arranged in chronological order, opens with three very diverse pieces. Michael Silber explores the controversy surrounding Emperor Joseph II's imposition of military service upon the empire's Jewish citizens in the 1780s. Silber
convincingly argues that compulsory military service, with the attendant debates over the obligations and rights of Jewish citizen- soldiers (or perhaps here subject-soldiers), offered a means of envisioning a new form of Jewish membership in the Habsburg state.
Jumping chronologically and spatially, Robert Nemes demonstrates how the 1848 revolution led to a reconfiguration of national symbolism in Budapest. Skipping on to the German territories, Daniel McMillan lays out how one of the key nationalist organizations in nineteenth- century Germany, the gymnastic club, developed competing discourses about the meaning of exercise, nationalism, and politics. A new discourse stressing health, character, and personal development began to dominate the more democratic and overtly political discourses.
Perhaps pushing the argument a bit far, McMillan suggests the stres on biological language and the political emphasis on individual development presaged later developments in German history and marked a shift in the evolution of German political culture from the Western
European norm.

The ensuing five chapters, strong articles which return to the subject of the Austrian Empire, best exemplify the approach laid out in the introduction. Drawing upon Anthony Cordoza's work on the Italian nobility, Eagle Glassheim explores how Czech-German nobles increasingly eschewed simple national identities (Czech or German) in favor of loyalty to the empire as a means of defending their position in society. Pieter Judson continues in the Czech vein. His tightly argued contribution, "The Bohemian Oberammergau: Nationalist Tourism
in the Austrian Empire," examines how the town of Hoeritz/Horice promoted the passion play to bring economic development to the region, attract German tourists to town, and preserve the region's German heritage. The collapse of the empire did not end the productions, but shifted their meaning to a defense of German culture in the new Czech state. Judson concludes, however, that the national meaning of the plays may have been unclear to audiences. Remaining in the Czech territories, Cynthia Paces and Nancy Wingfield argue that
before 1914, public spaces in Bohemia were often the subject of contested memory. In particular, pro-German groups erected statues to Joseph II despite protests by Catholic leaders that he had sought to secularize the empire; Czechs chose the religious reformer Jan Hus
despite the fact that some Catholics considered him a heretic. After 1918, Czech nationalists, at times destroying precious works of art, claimed these spaces by removing those statues that evoked the former regime. Daniel Unowsky looks at the other side of the coin by analyzing how imperial authorities used Emperor Franz Joseph's 1898 Jubilee to promote loyalty to the empire. Supporters of the Jubilee feted dynastic loyalty as a means of (hopefully) mitigating the centripetal forces of nationalism. Claire Nolte concludes the pre- World War I articles by demonstrating that despite the immense growth of the Pan-Slavic gymnastic movement under Czech leadership, intra- Slavic differences weakened the gymnastic and the Pan-Slavic movements.

Alon Rachaminov and Marsha Rozenblit present case studies from the First World War. Rachaminov analyzes how Austrian imperial censors categorized and assessed the mounds of letters sent by Austrian POWs. According to Rachaminov, imperial authorities deemed some
nationalities more loyal than others, which led to a differentiated system of censorship among the empire's many peoples. Rozenblit explores the complicated loyalties of Austria's Jews, many of whom maintained a tripartite loyalty to the empire, one of the empire's nationalities, and their own Jewish communities. The prospect of Austrian defeat threatened this identity, making Jewish communities far more supportive of the Austrian war effort; the collapse of the monarchy left the empire's Jews struggling to reconfigure this complex, layered identity.

Two articles on Hungarian nationalism address the interwar period. Paul Hanebrink shows how faith and nation were combined to create a distinct vision of Hungary as a "Christian nation." For some Hungarian nationalists, Hungary's traditional opposition to its non-
Christian neighbors marked a special national mission. Moreover, by returning to the Christian values lost in the nineteenth century, the country would take a particularly Hungarian path to modernity, and thus eschew falling prey to fascism or communism. David Frey's contribution, "Just What is Hungarian?" details how Hungarian nationalists largely failed to impose a distinctive Hungarian style on the nation's film industry. Attempts to replace cosmopolitan fare aimed at the urban middle classes with stories of Hungary's past or
celebrations of its peasantry foundered on the rock of commercial viability. Indeed, with few exceptions, the only success enjoyed by Hungarian nationalists came with the exclusion of Jews from Hungarian filmmaking.

The final three chapters deal with World War II and its legacies. The first two contributions, penned by Patricia von Papen-Bodek and Peter Black, offer perspectives on collaboration in Eastern Europe. While both articles provide important additions to comprehending how the
Holocaust unfolded on the ground, both also feel shoe-horned into the collection. Papen-Bodek underscores the importance of the Hungarian Institute for Research into the Jewish Question in communicating new strands of anti-Semitism into Hungary, and later, planning and justifying the deportation of Hungary's 800,000 Jews. Black explores the development and deployment of the Sonderdienst, an ersatz police force comprised largely of ethnic Germans in Poland that helped procure expropriated goods, ran internment camps for Polish
prisoners, and occasionally assisted with deportations during "Operation Reinhard." Black details how German authorities, despite internal differences over control of the units, all hoped the Sonderdienst would attain the goal of creating "'engaged members of the German Volk'" (p. 248). Benjamin Frommer's contribution, "Getting the Small Decree," concludes the volume. This article offers a fascinating study of how nationalism merged with postwar purges in Czechoslovakia. The October 1945 Small Decree, aimed at punishing "'crimes against national honor'" (p. 269), created an elastic definition of collaboration. Czech citizens could be fined, censured, or jailed by rather arbitrarily created tribunals not only for collaborating, but for continuing social relations with ethnic Germans, even if those "ethnic Germans" were in fact Czech citizens.
Frommer contends that the Small Decree, taken in conjunction with deportations and trials of more traditionally defined collaborators, allowed the Czech government to further refine definitions of membership in the Czech nation.

_Constructing National Identities_ offers a number of insightful articles into nationalism in the Austrian Empire. Readers unfamiliar with the broad contours of Eastern European history may want to peruse a general history of the late Austrian Empire before delving into the volume. The nature of the collection makes the overall effect a bit disjointed as some themes, and some areas, receive far more attention than others; perhaps the editor might have arranged
the articles by region rather than chronologically. The collection offers an engaging if eclectic path through the history of nationalism in East Central Europe and stands as a tribute to Istvan Deak.

juka
19. October 2007, 21:22
Deli Balkan Yeli
İsmail Gümüş
Ardıç Yayınları;




'Boşnaklar Türkçe bilmezler. Müslüman olmuş bu halkı İvo Andriç'ten başka, en iyi anlatanlardan biri Meşa Selimoviç oldu. Ama İsmail Gümüş'ün öykülerinde, Boşnaklığa bir de göçmenlik eklenmektedir ki, yapıtın dramatik ögesini yüklenen belli başlı izleklerden biridir bu.

Ama kimi eleştirmenlerimizin dediği gibi, büyük öykücümüz İsmail Gümüş, dramatik ögeyi yüreğimizi burkmak için kullanmıyor, hatta hiç kullanmıyor, biçeminde öylesine ağırbaşlı ve temkinli ki, eğer biraz üstümüze düşse bütün etki bir anda yok olacaktır.

(Arka Kapak'tan)

belmak
20. October 2007, 18:13
KOSOVA'DA OSMANLI MİMARÎ ESERLERİ , I - II , XXIX. Dizi, Sayı: 2a, 2006 , Mehmet Z. İBRAHİMGİL, Neval KONUK

http://img81.imageshack.us/img81/6362/big1164723393jpgbk5.gif (http://imageshack.us)


Beş yüzyılı aşkın bir süre Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yer alan Kosova'da çok sayıda mimari eser inşa edilmiştir. Osmanlı döneminde inşa edilen eserlerin şehirlere göre ele alındığı çalışma, iki cilltten oluşmaktadır. Kitapta, her mimari eser, bir envanter kataloğu çerçevesinde; resimleri, arşiv fotoğrafları ve çizimleriyle ayrıntılı olarak ele alınmaktadır. Ayakta olmayan eserlerde, şehirler içerisinde alfabetik olarak incelenmektedir. Kitap, Kosova'daki Osmanlı mimari yapılarını ele almaktadır.

İçindekiler:

KOSOVA'DA OSMANLI MİMARÎ ESERLERİ
Cilt: I - II

Yayına Hazırlayanlar:
Mehmet Z. İBRAHİMGİL - Neval KONUK
İÇİNDEKİLER
SUNUŞ
GİRİŞ
KISALTMALAR
I. BÖLÜM
KOSOVA’DA AYAKTA OLAN OSMANLI MİMARİ ESERLERİ
I. CAKOVA
A) KÜLLİYELER
1. Hacı Ömer Külliyesi
1.1. Hacı Ömer Camii
2. Hacı Ömer Mektebi
2. Hadım Süleyman Ağa Külliyesi
2.1. Hadım Camii
2.1.1. Mustafa Efendi Mezarı
2.2. Hadım Kütüphanesi
2.3. Hadım Mektebi
3. Seyfeddin Ziya Külliyesi
4. Yeni (Kerim Bey / Sofa) Külliye
4.1. Yeni Camii (Kerim Bey /Sofa Camii)
4.2. Yeni Camii Mektebi
5. Hasan Ağa Külliyesi
5.1. Hasan Ağa Camii
5.2. Hasan Ağa Kulesi
B) CAMİLER VE MESCİDLER
1. Gerçar / Geçar (Çömlekçiler) Camii
2. Getsi Camii
3. Gül (Çül) Camii
4. Halil Efendi Camii
5. Hanka / Kızıl Camii
6. Kosar Camii
7. Mahmud Paşa Camii
8. Molla Yusuf Camii
C) TÜRBE
1. Nukdi Baba (Şeyh Fettah) Türbesi
D) TEKKELER
1. Bektaşî Tekkesi
2. Hacı Şeyh Musa Tekkesi
3. Sâdî Tekkesi / Büyük Tekke
4. Şeyh Emin (Acize Baba) Tekkesi
E) MEDRESE
1. Küçük Medrese
F) RÜŞTİYE
1.Cakova Rüştiyesi
G) ÇARŞI
1.Cakova Çarşısı
H) HANLAR
1.Eski Haraçi Hanı
2.Yeni Haraçi Hanı
I) DEBBAĞHANE
1. Yeni Debbağhane
İ) ÇEŞME
1. Pancal Çeşmesi
J) KÖPRÜLER
1. Tabak / Debbağ Köprüsü
2. Taliç Köprüsü
3. Terzi Köprüsü
K) KONAK VE KULELER
1. Abdullah Paşa Kulesi (Saray)
2. Batuşa Kulesi
3. Sina Konağı.
II. DEÇAN
A) CAMİ
1. Bayraktar Camii
B) KULE
1. Deçan Kule
III. DRAGAŞ
A) KÜLLİYE
1. Brodasan Kukli Mehmed Bey Külliyesi
1.1. Kukli Mehmed Bey Camii
1.2. Kukli Mehmed Bey Türbesi
1.3. Kukli Mehmed Bey Namazgâhı
B) CAMİ
1. Mlika Köyü Ahmed Ağa Camii
IV. FERİZAJ
A) CAMİ
1. Merkez (Büyük) Camii
B) RÜŞTİYE
1. Ferizaj Rüştiyesi
C) SAAT KULESİ
1. Ferizaj Saat Kulesi
V. GİLAN
A) CAMİLER
1. Atik Camii
1.1. Abdürrahim Efendi Mezarı
1.2. Adem Efendi Mezarı
2. Merkez (Çarşı) Camii
B) TEKKE VE TÜRBELER
1. Şeyh İslâm Efendi (Sâdî) Tekkesi
2. Şeyh İslâm Efendi Türbesi
VI. KAÇANİK
A) KÜLLİYE
1. Şeyhler Külliyesi
1.1. Şeyhler Köyü Camii
1.2. Şeyh Sinan Türbesi
B) CAMİ
1. Sinan Paşa Camii
C) KALE
1. Kaçanik Kalesi
VII. MİTROVİÇA
A) CAMİ
1. Muslihuddin / Müezzin Hoca Camii
1.1. Ramazan Bey Mezarı
B) TEKKE VE TÜRBE
1. Şeyh Feyzullah Efendi Tekkesi
2. Şeyh Feyzullah Efendi Türbesi
C) RÜŞTİYE
1. Mitroviça Rüştiyesi
D) HAMAM
1. Zeyneddin (Zeynel) Bey Hamamı
E) HASTAHANE
1. Askerî Hastahane (Hamidiye Hastanesi)
F) KONAK
1.Köroğlu Konağı
VIII. NOVO BIRDO
A) CAMİLER
1. Fatih Camii
2. Kaleiçi (Çarşı) Camii
B) TÜRBE
1.Mehmed Dede Türbesi
C) KALE
1.Novo Bırdo Kalesi
IX. PEC
A) KÜLLİYELER
1. Defterdar Külliyesi
1.1. Defterdar Camii
1.2. Defterdar Türbesi
2. Gülfem Hatun Külliyesi
2.1. Gülfem Hatun Camii
2.2. Gülfem Hatun Türbesi
3. Hasan Bey Külliyesi
3.1. Hasan Bey (Hamam) Camii
3.2. Hasan Bey Hamamı
B) CAMİLER VE MESCİDLER
1. Abdürezzak Efendi (Saat / Puhavac) Camisi
2. Fatih (Bayraklı) Camii
2.1. Miralay Hayri Bey Mezarı
2.2. Zeynel Abdin Efendi (Hacı Zekâ) Mezarı
3. Fatih Mescidi
4. Merre Hüseyin (Kurşunlu) Camii
5. Muslih Ağa (Kızıl) Camii
6. Pehlivan Meydanı Camii
7. Taftalı (Kara Muço) Camii
8. Virela Köyü Camii
C) ÇEŞMELER
1. Muslih Ağa (Kızıl) Camii Çeşmesi
2. Yaşar Paşa Çeşmesi
D) KÖPRÜ
1.Budisavci Köyü Köprüsü
K) KONAKLAR VE KULELER
1. Karaman Ağa Kulesi
2. Tahir Paşa Konağı
3. Yaşar Paşa (Hacı Zekâ) Konağı
4. Zeynel Bey Kulesi
X. PRİŞTİNE
A) KÜLLİYELER
1. Fatih Sultan Mehmed Külliyesi
1.1. Fatih Sultan Mehmed Camii (Büyük Camii)
1.2 Fatih Sultan Mehmed Hamamı (Büyük Hamam)
2. Pîrî Nazır (Pîrînaz) Külliyesi
2.1. Pîrî Nâzır (Pirînaz) Camii
2.2. Pîrî Nâzır (Pirînaz) Türbesi
3. Sultan Murad Hüdâvendigâr Külliyesi
3.1. Sultan Murad Hüdâvendigâr Türbesi
3.1.1. Hafız Mehmed Paşa Mezarı.
3.1.2. Halil Rifat Paşa Mezarı
3.3. Ali Hacı (Selâmlık) Çeşmesi
3.4. Sultan Abdülaziz Çeşmesi
3.5. Selâmlık Binası
3.6. Sultan Reşad Çeşmesi
B) CAMİLER VE MESCİDLER
1. Emir Alaaddin Camii
2. Hasan Ağa (Su’ûd Efendi) Camii
3. Hatuniye Camii
4. Kadriye (Muhacir Mahallesi) Camii
5. Lâb (Ramazan Çavuş) Camii
6. Sultan Murad (Küçük Fatih / Çarşı) Camii
7. Yarar Çeribaşı (Buzağı) Camii
8. Yaşar Paşa Camii
9. Yusuf Çelebi (Pozderka) Camii
C) TÜRBE
1. Gazi Mestan (Bayraktarlar) Türbesi
D) TEKKELER
1. Danyal Tekkesi
1.1. Danyal Türbesi
2. Kadirî Tekkesi
2.1. Kadirî Türbesi
E) HÜKÜMET KONAĞI
1. Priştine Hükümet Konağı
F) KIŞLA
1.Priştine Kışlası
G) SAAT KULESİ
1.Priştine Saat Kulesi
H) ÇEŞME
1.Emincikler Konağı Çeşmesi
I) KONAKLAR
1. Emincikler Konağı
2. Hamdi Bey Konağı
3. Hûnîler Konağı
4. Koca Dişliler Konağı
5. Konak (Kosova Bilimler Akademisi Binası)
XI. PRİZREN
A) KÜLLİYELER
1. Emin Paşa Külliyesi
1.1. Emin Paşa Camii
1.1.1. Mehmed Emin Paşa Mezarı
1.2. Emin Paşa Medresesi
2. Gazi Mehmed Paşa Külliyesi
2.1. Gazi Mehmed Paşa Camii
2.1.1. Abbas Ağa Mezarı
2.1.2. Hacı Ahmed Nurullah Mezarı
2.1.3. Ömer Sabri Paşa Mezarı
2.2. Gazi Mehmed Paşa Hamamı
2.3. Gazi Mehmed Paşa Kütüphanesi
2.4. Gazi Mehmed Paşa Medresesi
2.5. Gazi Mehmed Paşa Mektebi
2.6. Gazi Mehmed Paşa Müderris Evi
2.7. Gazi Mehmed Paşa Türbesi
3. Sûzî Çelebi Külliyesi
3.1. Sûzî Çelebi Camii
3.2. Sûzî Çelebi Köprüsü
3.3. Sûzî Çelebi Kütüphanesi
3.4. Sûzî Çelebi Türbesi
B) CAMİLER
1. Arasta (Evrenos Bey) Camii
2. Fethiye (Cuma/Atik) Camii
3. Hacı Kasım Camii
4. Hacı Ramadan (Kör Ağa) Camii
5. İlyas Kuka Camii
5.1. Mazlûme Hanım Mezarı
5.2. Ömer Ağa Mezarı
6. Kâtip Sina Bey (Levişah) Camii
7. Mahmud Paşa Camii
8. Maksud Paşa (Maraş) Camii
9. Müderris Ali Efendi (Ali Hoca) Camii
10. Saraçhane (Kukli Mehmed Bey) Camii
11. Seydi Bey Camii
12. Sinan Paşa Camii
13. Tercüman İskender Bey (Dragoman) Camii
14. Terzi Mehmed (Memi) Camii
15. Mamuşa / Eski Mîr (Kamber Ağa) Camii
16. Rahoveç / Trolişte Köyü Camii
17. Rahoveç / Zırza Köyü Hüseyin Ağa (Hüseyin Sipahi) Camii
C) NAMAZGÂH
1.Fatih Sultan Mehmed Namazgâhı (Kırık Camii)
D) TÜRBELER VE MEZARLIK
1. Karabaş Efendi Türbesi
2. Kemânî Rabia Hanım Türbesi
3. Osmanlı Mezarlığı / Eski Mezarlık
4. Şeyh Hulusi Efendi Türbesi
5. Şeyh Hüseyin Türbesi
6. Küçük Kruşa Köyü / Hasan Baba Türbesi
E) TEKKELER
1. Acîze Baba (Sâdî Tarikatı) Tekkesi
1.1. Acîze Baba (Sâdî Tarikatı) Türbesi
2. Kurila (Şeyh Hasan Efendi) Kadirî Tekkesi
3. Kutup Musa Tekkesi Haremlik Binası
3.1. Kutup Musa Türbesi
4. Rifâî (Hüseyin Efendi) Tekkesi
5. Şeyh Osman Halvetî (Saraçhane) Tekkesi
5.1. Şeyh Osman Halvetî (Saraçhane) Tekkesi Çeşmesi
5.2. Şeyh Osman Halvetî (Saraçhane) Tekkesi Haremlik Binası
F) MEDRESE
1.Yavuz Mehmed Efendi Medresesi
G) RÜŞTİYE
1.Prizren Rüştiyesi
H) HÜKÜMET BİNALARI
1. Prizren Elektrik Trafosu
2. Prizren Erkek Islahhânesi .
3. Prizren Eski Belediye Binası
4. Prizren Hükümet Konağı
5. Prizren Telgrafhanesi
I) KALE
1. Prizren Kalesi
İ) KIŞLA
1. Prizren Kışlası
J) SAAT KULESİ
1.Prizren Saat Kulesi
2. Mamuşa / Saat Kulesi
3. Rahoveç / Saat Kulesi
K) HAMAM
1. Şemsuddin Ahmed Bey Hamamı
L) ÇEŞMELER
1. Belediye Çeşmesi 857
2. Binbaşı Çeşmesi
3. Esma Hanım Çeşmesi / Taş Çeşme
4. Feyzullah Sipahi Çeşmesi
5. Hacı Ramadan (Kör Ağa) Çeşmesi
6. Sinan Paşa Çeşmesi
7. Şadırvan Çeşmesi
8. Mamuşa / Emin Paşa Çeşmesi
M) KÖPRÜLER
1. Ali Bey (Taş Köprü) Köprüsü
2. Kırkpınar Köprüsü
3. Manastır Köprüsü
N) KONAKLAR
1. Adem Ağa Jön Konağı 889
2. Fikret Mustafa Konağı
3. Musa Şehzâde Konağı
4. Şaip Paşa Konağı
XII. VUSHTRİ
A) KÜLLİYE
1. Gazi Ali Bey Külliyesi
1.1. Gazi Ali Bey Camii
1.2. Gazi Ali Bey Medresesi
B) KALE
1. Vushtri Kalesi
C) HAMAM
1. Zeynel Bey Hamamı
D) KÖPRÜ
1. Mahmud Paşa Köprüsü
II.BÖLÜM
KOSOVA’DA GÜNÜMÜZE ULAŞMAYAN OSMANLI MİMARİ ESERLERİ

I. CAKOVA
II. DRAGAŞ
III. FERİZAJ
IV. GİLAN
V. KAÇANİK
VI. MİTROVİÇA
VII. NOVO BIRDO
VIII. PEC
IX. PRİŞTİNE
X. PRİZREN
XI. VUSHTRİ
BİBLİYOGRAFYA
DİZİN

Orjinal Dili: Türkçe
Fiziksel Özellikleri: 1. Hamur, 1003 Sayfa
ISBN: 975-16-1853-3 Tk
Baskı: 1. Baskı

Bratstvo
23. October 2007, 00:29
Çağdaş Boşnak Edebiyatı Antolojisi

http://img149.imageshack.us/img149/9471/adszvb7.png

Yayınevi: Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık (YKY)

Bosna-Hersek'te çoğunluğu oluşturan Boşnakların zengin bir halk ve yazılı edebiyatı vardır. 1463'te Bosna'nın Osmanlı Devletine katılmasıyla birlikte Müslümanlığı kabul eden Boşnaklar geniş bir coğrafyaya yayılan zengin bir edebiyat yarattılar.
Çağdaş Boşnak Edebiyatı Antolojisi'ni Makedonyalı bir yazar ve çevirmen olan Fahri Kaya hazırladı.
Türkiye'de bugüne dek çok az bilinen ya da bilinmeyen -son yüzyılın- Boşnak yazar ve şairleri ile tanışmak isteyenlere...
Bir de Mostar'a. Oradaki köprünün anısına.
Alıntı (http://www.ikiayayincilik.com.tr/root/a/pdet.asp?rsi=atvei)

svet
28. October 2007, 21:42
BABUNA, Aydın
2000 Bir Ulusun Doğuşu: Geçmişten Günümüze Boşnaklar, Istanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Saraybosna'da 1993 yılının eylül ayında, kanlı çatışmaların ortasında, "Tüm Boşnaklar Halk Meclisi" toplantıya çağrıldı. Bu toplantıda temsilciler, Bosna halkının ulusal adını "Boşnak" ya da "Bosnalı" olarak kabul ettiler. Bu karar, bir yandan eski bir geleneğe geri dönüşe işaret ederken, bir yandan da Bosnalı Müslümanların ulusal hareketinin laikleşmesi yolunda atılan önemli bir adımı ifade ediyordu. Bosna tarihine yönelik birçok araştırmada bir kurgu-ulus olarak gösterilmek istenen Boşnaklar, aslında çok daha önce, Avusturya-Macaristan egemenliği döneminde modern anlamda siyasi taleplerle ortaya çıkmışlardı. Aydın Babuna'nın, Bosna-Hersekli Müslümanların tarihine yönelik oryantalist bakış açılarına bir eleştiri niteliğini de taşıyan bu çalışması, Osmanlı Bosna'sını inceledikten sonra Avusturya-Macaristan egemenliği dönemini eksen alıyor ve günümüzdeki trajik gelişmelere de ışık tutuyor. (Arka Kapak)

BJELIĆ, Dušan, SAVIC, Obrad
2002 Balkan As Metaphor. Between Globalization and Fragmentation, Cambridge, Massachusetts: The MIT Press.

http://www.amazon.com/gp/reader/0262524481/ref=sib_dp_bod_bc/002-9151918-6732046?ie=UTF8&p=S0BC#reader-link

BORA, Tanıl
1995 Milliyetçiliğin Kara Baharı, Istanbul: Birikim Yayınları.

Orta Asya, Kafkasya, Ortadoğu ve Balkanlar’daki “millî meselelerin” Türk milliyetçiliği ve Türk millî kimliği üzerindeki derin tesirleri...


ÖZDOĞAN, Günay Göksu & Saybaşılı, Kemâli
1995 Balkans: A Mirror of the New International Order, Istanbul, 1995.

http://murcir.marmara.edu.tr/announce/public16_en.html

vodolia
2. November 2007, 09:41
http://img165.imageshack.us/img165/8868/giritmanikitapaz2.jpg


BELLEKLERDEKİ GÜZELLİK - GİRİT MANİ, ATASÖZÜ, DEYİM VE TEKERLEME KİTABI

Önsöz

30 Ocak 1923 de Lozan’da Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan Nüfus Mübadelesi Anlaşması gereği Yunanistan’ın çeşitli bölgelerinden Anadolu’ya göç ettirilen Müslümanlar, yanlarında sadece sandıklarını, kap kaçaklarını, yorganlarını,örtülerini, gümüşlerini, sarı liralarını getirmediler. Doğdukları topraklarda konuştukları dilleri, bu dillerde söylenmiş destanları, masalları, atasözlerini, deyimleri, tekerlemeleri, mânileri de getirdiler. Mübadillerin kuşaktan kuşağa taşıdıkları bu sözlü malzeme, bu kültür mirası, birinci kuşakların bu dünyadan göçüp gitmesiyle yavaş yavaş kaybolmakta, çocuklarının sürdürmeye çalıştıkları mübadil adetleri ve gelenekleri giderek yok olmaktadır. Lozan Mübadilleri Vakfı’nın , Lozan mübadillerinin dünkü ve bugünkü yaşamı ile ilgili yürüttüğü çok çeşitli çalışmalardan biri de mübadillerin somut olmayan kültürel mirasının derlenmesi, toplanması ve yazılı metinler halinde kitaplaştırılarak gelecek kuşaklara aktarılmasıdır. Bu bağlamda yürütülen projelerimizden biri, Girit kültürünü ve geleneklerini irdelemek amacıyla Giritlilerin kuşaktan kuşağa aktardıkları mânilerini, atasözlerini, deyimlerini, masallarını, destanlarını derlediğimiz ve adına “Belleklerdeki Güzellik- Girit Mânileri” dediğimiz projemizdir. Bu kitapta bu proje kapsamında yapılan otuz iki görüşmeden derlediğimiz mâniler ve diğer sözlü aktarımlar, görüşülen kişilerin görsel malzemeleri ve künyeleri ile birlikte alfabetik sıralamaya göre sunulmaktadır. Çalışmamız, Giritlilerin yoğun olarak yaşadıkları Ege Bölgesini ( İzmir- Çeşme, Aydın-Söke,Didim) ve Marmara Bölgesini ( Bursa-Mudanya, Balıkesir- Ayvalık) kapsıyor. Giritlilerin iskân edildikleri ve şu anda da nüfusun kayda değer bir bölümünü oluşturdukları Mersin, Antalya ve Fethiye gibi yerleşim yerleri bu projede yer almamıştır.

Girit Mânileri hakkında birkaç söz:

Giritliler duygularını, düşüncelerini şiirsel yolla dile getirmeye meraklı, söz sanatına çok değer veren insanlar. Bu yüzden adanın gerek Hıristiyan gerekse Müslüman halkları yüz yıllar boyunca destanlar, masallar, beyitler üretmişler ve birbirleriyle bu yolla da iletişim kurmuşlar. Giritlilerin “mâni düzmek”, ya da “beyit atmak” diye adlandırabileceğimiz bu gelenekleri Girit adasında hâlâ sürdüğü gibi Girit’ten mübadeleyle Anadolu’ya gelen Müslümanlar arasında da giderek azalmakla birlikte yaşatılıyor.

Girit mânisinin Yunanca karşılığı “Madinada”, ya da çoğul şekliyle “Madinades”. Görüşme yaptığımız tüm Giritliler, Rumca’yı ( Giritçeyi) çok az da bilseler, “madinades” sözcüğünü biliyorlar ve bu beyitler için sadece bu sözcüğü kullanıyorlar. Sözcüğün etimolojisine baktığımızda, Yunanca’da “bilicilik, kehânet ya da bilmece” anlamına gelen “mandema” sözcüğüyle ilişkilendirilebilir. Zaten “mânilerden fal tutmak”, “ niyet için mâni çekmek” gibi Giritlilerin çok rağbet ettikleri eğlence biçimleri olması da bu tezimizi güçlendirir nitelikte.



Girit mânileri, belirli bir ölçüyle söylenen kafiyeli beyitler. 15 hecelik dizelerden oluşan bu beyitler 8+7 hece düzeninde. Genellikle kalabalık ortamlarda karşılıklı söyleniyor. Bu anlamda bir “atışma” geleneğidir ayni zamanda Giritlilerin mâni söyleme gelenekleri. Bu karşılıklı atışma esnasında taraflar beyitlerle yarışıyorlar kimi zaman. Karşı tarafı alt etmek için söylenen beyit, daha önce söylenmiş, bilinen bir beyit de olabiliyor ama çoğunlukla o anda “atılan”, anında “uydurulan” doğaçlama bir beyitle cevap veriyor kişi muhatabına. Ve karşılıklı “madinada” okuyarak sürdürülen bu yarışma saatler, hatta bazı durumlarda günlerce sürebiliyor. Giritliler her koşulda mâni okuyorlar. Nişanlarda, kına gecelerinde, düğünlerde gelin için, damat için , ya da çeşitli eğlencelerde bir araya gelindiğinde, Hıdırellez gibi özel günlerde, her durumda, her yerde sevinçlerini, özlemlerini, umutlarını, beklentilerini beyitlerle dile getiriyorlar. Çok bilinen bir Girit mânisinde dendiği gibi “ mânilerle ağlayıp, mânilerle coşuyorlar”.

Girit mânilerinin konuları çok çeşitli. Mânilerin büyük bölümü aşka, sevdaya dair ve aşık kişinin yaşadığı ruhsal durumları anlatıyor. Neşe, hüzün, hayal kırıklığı, coşku, ayrılık acısı, umut, kavuşma sevinci, sevgiliden şikayet ... bunlar sevda mânilerinin ana temaları. Sevgili yine güle, karanfile benzetiliyor, “biçare gönüller” yanıyor, sevgililer genellikle “esmer güzeli” oluyor, sevgiliye çoğunlukla “kopelya mu” ( Girit dilinde ‘kızım’) , “mikri mu” ( küçüğüm) ya da “mathya mu” ( gözüm, iki gözüm) diye hitap ediliyor. Ancak Girit mânilerinin konuları sadece aşkla sınırlı değil. Doğa, vatan, vatan sevgisi, sıla, yaşam, ölüm, kader, Giritlilikle eş değer tutulan ve Yunanca’da “levendia” ( leventlik) sözcüğüyle özetlenen yiğitlik, mertlik, kahramanlık gibi özellikler, Girit adası, Giritli olmak... tüm bunlar mânilerde dile geliyor. Manilerde dinsel motifler de yer alıyor. Müslüman Giritlilerin söyledikleri beyitlerin içinde geçen Türkçe sözcükler içinde en sık rastlananı “Rabbim”. Ayrıca Giritlilerin büyük bölümünün Bektaşi geleneğinden gelmesi nedeniyle Hz. Ali için söylenen mâniler de olduğunu derleme çalışmamızda öğrendik. Giritli Müslümanlar Mustafa Kemal Atatürk için duydukları derin sevgiyi de mânilerle dile getirmişler. Derlememizde bu örneklere de yer verdik.

Girit mânileri birbirinden bağımsız beyitler olmakla birlikte, mâni formunda söylenmiş, yazılmış öyküler, masallar, destanlar da bu geleneğin bir parçası.

Derlememizde örneklerini bulacağınız manili öyküler, şiirler, masallar ve özellikle bir destandan, Girit’in ünlü “Erotokritos” destanından söylenmiş bir bölüm, mâni düzeninde yazılmış manzumelerdir. Girit Rönesansının şaheserlerinden sayılan “Erotokritos” destanını 16. yüzyılın sonlarında Viçencos Kornaros adında Venedikli olması muhtemel bir şairin yazdığı kabul ediliyor. 18. yüzyılda kitap halinde basılan bu ünlü destan, on bin dizeden oluşuyor ve “Rotokritos” adlı genç ile kralın kızı prenses “Arethusa” nın serüvenlerle dolu aşk hikayesini anlatıyor. Girit diyalektiyle yazılan bu lisan şaheseri destanı Hıristiyan olsun Müslüman olsun bütün Giritliler biliyor ve bazıları ezbere okuyorlar. Mübadil Giritliler arasında da hayli popüler olduğu anlaşılan destanı bugün ezbere okuyan kişi sayısı herhalde yok denecek kadar azdır. Biz büyük bir şans eseri Söke’de bu kişilerden birine rastladık. Girit/ Kandiye doğumlu birinci kuşak Ali Uğurel bize “Erotokritos” destanını okudu, bir kısmını kitabımıza aldık.

Girit mânileri eskiden “lira” ( Girit kemençesi) eşliğinde terennüm edilirmiş. Girit Müslümanları arasında şimdi bu müzik aletini çalana rastlamak zor ama hepsi “bir zamanlar çalınırdı” diyorlar. Mâniler basit bir melodi eşliğinde bir biri ardından da okunabiliyor. Görüşmelerimiz sırasında manzume olarak okumaya başladıkları beyitlere şarkılı mâniler olarak devam eden Erdoğan Ezer, Hüseyin Yıldız gibi Giritli mâni ustalarına da rastlamak şansına eriştik. Melodiyle okunan bazı öykülü mâni örneklerinde ise “haydes, haydes” diye başlayan nakaratlarla beyitler birbirine bağlanıyor.

Diğer derlediklerimiz....

“Belleklerdeki Güzellik” projemiz sırasında Giritliler arasında sürdürdüğümüz derleme çalışmalarında mâniler dışında Giritlilerin güzel söz söyleme sanatlarının bir göstergesi olarak atasözlerini ve deyimleri de topladık. Bu gelenekte her duruma uygun bir atasözü, özlü söz, bir deyim kullanmak çok yaygın. Derlememizde gündelik hayattaki davranışlar ile ilgili epeyce atasözü ve deyim bulacaksınız. Bazıları Türkçe’de benzer bir deyimle bire bir örtüşüyor. Atasözleri ve deyimlerin önce düz çevirisini yaptık, sonra kullanıldıkları ortamı açıklayıcı bir cümle eklemeye çalıştık.

Girit’in kaybolan kültürü diyince “yemek kültürü”nü de atlayamazdık. Bu nedenle en kapsamlı Girit otları ve yemekleri listesini veren görüşmecimiz Bilal Türkoğlu’dan Girit otları ve yemeklerine ait bilgiyi de kitabımıza örnek olarak ekledik. Bunun dışında, görüştüğümüz bazı Giritlilere çocukken en sık duydukları sözcükleri, temennileri, bedduaları sorduk. Bu sözcüklerden de bir kısmını ilgili görüşme dosyasının içinde verdik.

Girit masallarıyla, öyküleriyle, şiirleriyle de ünlü. Giritliler hep masallarla, anekdotlarla büyütülmüşler. Ayrıca adalarını terk etmek zorunda kaldıklarında geride kalan güzel vatanları için şiirler yazmışlar. Vatan özlemini dile getiren şiir örnekleri de derlememizde yer alıyor.



Girit dilinin deşifre edilmesi ve çevirisi...

Projemizin derleme aşamasından sonra derlenen malzemenin deşifre edilip çevirilerinin yapılması aşaması bizi epeyce zorladı. Bu noktada Girit dili üzerine birkaç söz etmek gerekiyor. Giritlilerin konuştuğu dile kendileri Rumca, Girit Rumcası ya da sadece Giritlice diyorlar. Bazen de bunu ana dillerinde ifade ediyorlar ve “Kritiça” ya da “Romeyka” diyorlar. Girit Rumcası aslında Yunanca’dan farklı bir dil değil. Sentaksı ve gramer kuralları ayni. Ancak çok bariz bir lehçe farkının yanı sıra çok fazla da Yunanca’da olmayan sözcük ihtiva ediyor. Yani bir Yunanlı Girit Rumcasını elbette ki anlar ama duyduğu bazı kelimelerin anlamını bilemez. Bir Yunanlıya “opsarğas” derseniz bunun “dün akşam” demek olduğunu bilemez çünkü o buna, “ehthes to vradhi” der. Girit Rumcasında eski Yunanca’dan kalma epeyce sözcük olduğu biliniyor. Bugün bu dil, Müslüman Giritlilerin yanı sıra Girit’in bazı köylerinde hâlâ konuşuluyor. Konuştuğumuz Giritlilere göre “Kritiça” ile Elinika ( Yunanca) arasında çok fark var. O zamanlar Girit’te, Elinika bilmenin bir ayrıcalık olduğunu, ancak münevver kimselerin gündelik dilleri Rumca’ya ilaveten bir de Elinika bildiklerini söylüyorlar. Örneğin, “ benim teyzem Girit’te Fransız okuluna gitmişti, Elinika da bilirdi” cümlesini kuran Giritliler de duyduk çalışmamızda.

Bugün Müslüman Giritliler arasında sözlü olarak yaşayan bu dilde söylenen mânileri, atasözlerini, deyimleri, kağıda dökerken bazı zorluklar yaşadık. Girit lehçesiyle söylenen bu beyitleri ya da atasözlerini, deyimleri modern Yunanca bilgisiyle anlamak kolay olmadığı gibi, Girit’in çeşitli yöreleri arasında da “ağız” farkları var. Örneğin bazı sözcükleri sadece Resmolu Giritliler kullanıyor, bir Kandiya’lı bilmeyebiliyor. Bazen de ayni kelime yörelere göre farklı telaffuz ediliyor. ( örnek: yaşlı kadın Yunanca’da “ğria”, Hanya Rumcasında “ğra”, Resmo Rumcasında “ğre”) Bu kitaptaki tüm malzeme doğrudan ses ya da sesli görüntü kayıtlarından çözdüğümüz malzemedir. Biz bu derleme projesinde daha önce yapılmış çalışmalarda toplanmış olan mânileri doğrudan derlememize katmadık. Bu anlamda yazılı kayıtlara başvurmadık. Görüşme yaptığımız Giritlilerden daha önce mâni toplama çalışması yapmış olan Profesör Hakkı Bilgehan ve Hüsnü Balın’ın da sadece bizim kayıtlarımıza okudukları mânileri çalışmamız içinde değerlendirdik.

Girit mânilerini yazıya dökerken fonetik yazılımı esas aldık, Latin harfleriyle deşifre yaptık. Yunanca’nın Türkçe’de olmayan fonetik seslerinden “peltek t” yani “theta”yı, “th” olarak gösterdik. Peltek “d” yani “delta” nın okunuşu “dh” gibi duyulmakla birlikte, transkripsiyonda bunu “d” olarak bıraktık. “Y” sesi bazı ağızlarda “j” gibi çıkıyor ama biz burada standart olarak “y” kullandık. Kaydırmalı seslerde, örneğin “ia” sesinde genelde “ya” şeklinde deşifre edildi. Beyitlerde belli bir vezin, bir dizede belli bir harf sayısı var; bunu tutturmak için bazı heceleri yutmak zorunda kalıyor mâni söyleyen kişi; bunu da “üstten kesme” işaretiyle gösterdik.

Mâni çevirileri de projenin hem en zor hem de en zevkli çalışması oldu. Girit Rumcası ile söylenen beyitlerdeki kafiyeyi, biz Türkçe çevirilerde de dikkate almak istedik ve Türkçe’ye çevrilmiş beyitlerde ayni kafiyeyi tutturmak için çaba harcadık. Bunu başarmaya çalışırken, anlamdan fazla uzaklaşmamaya dikkat ettik , ancak bazı anlam kaymaları da ister istemez oldu; bu kadarını serbest çeviri adına kendimize hak tanıdık. Kitaptaki iki görüşme hariç tüm çeviriler bize aittir. Hakkı Bilgehan hocamız ile Girit manilerini merakla araştıran dostumuz Hüsnü Balın’dan toplanan malzemenin çevirileri kendilerine aittir.

“Belleklerdeki Güzellik” projesinin amacı sadece Girit manilerini toplamak değil, ayni zamanda bunları söyleyen kişileri saptayarak bu kişilerin yaşam öykülerini de kaydedip tarihe kayıt düşmek idi. Bu yüzden derleme sonuçlarımızı kişi bazında, o kişinin künye bilgisiyle birlikte verdik. Ve bu yüzden örneğin, ayni mâniyi birkaç kişide okumak mümkün. İster bire bir ayni olsun, isterse farklı bilindiği ya da iyi hatırlanmadığı için değişik söylensin, ayni mâninin tekrarlandığı durumlar var. Buradan hangi mânilerin daha çok popüler olduğunu ve ağızdan ağza geçtiğini de görebiliyoruz.

Lozan Mübadilleri Vakfının yürüttüğü “Girit Mânileri, Atasözleri, Deyimleri” proje çalışması sırasında derleme ekibimize yardımcı olan dostlarımıza, arkadaşlarımıza sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. Onlar görüşeceğimiz kişileri bulmada ve evlerini açarak bize görüşme ortamını sağlamada, ekibimizi görüşme yerlerine ulaştırmada bu denli yardımcı olmasalardı, biz bu çalışmayı başaramazdık. Bu vesileyle:

Alanur Tatari’ye, Zeynep Balın’a, Şirin İris’e, Mudanya Lozan Mübadilleri Derneği Başkanı Hüseyin Türker’e, LMV Yönetim Kurulu Üyesi Bilgin Alanbey’e, Tahsin İşbilen’e, Işın Turgut’a, Bilal Türkoğlu’na, Lemis Saran’a, Tanju İzbek’e, Ahmet Yorulmaz’a, Hüsnü Karaman’a, Ümit İşler’e, Sadri Soylu’ya ve Lütfü Kuzucu’ya derleme ekibimiz adına yürekten teşekkür ediyorum.

Kaybolan bir dil, bir kültür olan Girit dili ve kültürü üzerine yaptığımız bu derleme çalışmasının bir başlangıç olarak bundan sonra yapılacak çalışmalara ışık tutması dileğiyle...

Müfide Pekin

Eylül, 2007

vodolia
19. November 2007, 18:26
http://img518.imageshack.us/img518/5923/rumelilp2.jpg

Bu yazılar, ne bir saray masalı, ne bir sultan-damat hikayesi, ne bir İstanbul vükelasının, vüzerasının hayat hikayesidir.

Bu yazılar kaybettiğimiz dünyamızın ve insanlarımızın hayat hikayesidir. Bugün gençlerimizin çoğu 600 sene vatan bildiğimiz Rumeli'ni bilmezler bile.

Rumelili kibirli ve asalet iddiasındadır. Neden olmasın? En mütevazi, en mahfiyetkar Rumelilinin 600 senelik bir mazisi vardır.

TİMAŞ yayınları 1/2003 Isbn: 9753627378 144 sayfa Dil: Türkçe Türü: Deneme

vodolia
26. November 2007, 13:40
http://img48.imageshack.us/img48/7517/balkanekonomileriql3.jpg

Balkan Ekonomileri 1800-1914
Kalkinmasiz Evrim

Michael Palairet, 1800-1914 yillari arasinda Osmanli Imparatorlugu içinde yer alan ve daha sonra sirasiyla bagimsizliklarina kavusan Balkan devletlerinin kalkinma süreçlerini ve ekonomik yapilarini oldukça revizyonist bir bakis açisindan incelemektedir. Yazar, ülkelerin ana dillerine dayali birincil kaynaklara agirlik vererek yaptigi çalismada, ilginç bir tartismayi da baslatmaktadir. Tarihsel çalisma, 19.yüzyildan baslayarak bagimsizlarini kazanan Balkan ülkelerindeki ekonomik kalkinma sürecinin, Osmanli dönemine oranla daha düsük bir düzeyde gerçeklestigini savunmaktadir. Balkan ülkelerindeki ekonomik gelismeyi inceleme amaçli bu ayrintili çalisma iki ana bölümden olusmaktadir. 1790-1878 yillarini kapsayan birinci bölümde Sirbistan disinda kalan bölgelerin ekonomik, politik ve sosyal sinifsal yapisi ve bunlarin birbiriyle olan etkilesimleri irdelenmektedir. Ikinci bölüm ise Bulgaristan ve Bosna'nin Osmanli yönetiminden çiktiklari 1878-1914 dönemini kapsamaktadir. Bu bölümde de yine ayni sekilde Balkanlar'in ekonomik kalkinmasi karsilastirmali olarak incelenmektedir. Palairet bu ilginç çalismasinin sonucunda Osmanli yönetiminin, ekonomik kalkinmayi yavaslatici bir faktör olmanin tam aksine, ekonomik gelismeye daha fazla olanak tanidigini kanitlamayi basarmistir.

600 yillik Osmanli Imparatorlugu ile ilgili çalismalar, olmasi gerekenin çok altindadir. Son yillarda yapilan çalismalar imparatorlugun basarili veya basarisiz oldugu alanlara isik tutmaya baslamistir. Bugünkü sorunlarimizin tanimi ve çözümü Osmanli'da yatmaktadir. Ayrica, Balkan ülkeleri ile iliskilerimiz Sovyetler Birligi'nini dagilmasindan sonra büyük önem kazanmistir. Bu ülkelerin 400 yillik geçmisleri ile belgelerin önemli bir bölümü de bizim arsivlerimizdedir. "1800-1914 Balkan Ekonomileri" kitabi gerek Balkanlar'daki Osmanli yönetimini ve gerekse bölgenin ekonomik ve toplumsal yapisini açik ve birbiriyle iliskili bir sekilde ortaya koymaktadir. Kitap, Balkanlar'i ve Osmanli'yi anlamak için okuyucunun zevkle okuyacagi doyurucu bir çalisma.

Bahri Yilmaz
Sabanci Üniversitesi

TaMnoPlaVa
5. December 2007, 18:55
Büyük İskender Makedonya'dan Anadolu'ya

http://img139.imageshack.us/img139/5593/811692buyukiskendercl8.jpg

Antik dünya topografyası uzmanı olan ve dünyanın birçok yerinde kazılara katılan İtalyan yazar Manfredi'nin uzun araştırmalar sonunda hazırladığı üç ciltlik bu dizinin ilk kitabıdır.

Hırslı, zeki, gözüpek, tanrı kadar güzel bir genç adam ve uçsuz bucaksız bir imparatorluk. Büyük İskender, İ.Ö.356 yılında Makedonya'da bir kralın oğlu olarak doğdu,20 yaşında tahta çıktı, Batı'da Yunan yarımadasından Doğu'da Hindistan'a kadar fethedilmedik ülke bırakmadı, Anadolu'yu kuzeyden güneye, batıday doğuya Pers egemenliğinden kurtarıp kendine bağladı ve bugünün uygar dünyasının ilk temellerini attı. Daha yaşarken bir efsane olmuştu, öldükten sonra da tüm zamanların en etkileyici kralı olarak bilindi. Olağanüstü bir askeri dehaya, tükenmez bir enerjiye ve kararlılığa sahipti. Zaferleriyle besleniyordu. Daha on üç yaşındayken ünlü düşünür Aristo'nun öğrencisi olmuş, sanat ve bilim dünyasını tanımış, Homeros'un destanlarını ezberlemişti. Thebai kentini yerle bir ederken şair Pindaros'un evine dokunmayışı, onun acımasız olduğu kadar sanata ve sanatçıya duyduğu saygıyı gösteren ilginç bir olaydır. Tanrısal gücünü, babasının Tanrı-Zeus olmasından aldığı söylenegelen İskender de kendini tanrı olarak görmekten hoşlanıyordu. Büyük İskender'in birinci cildi olan Makedonya'dan Anadolu'ya tarihe damgasını vuran bu ünlü kralı tüm özellikleriyle tanıtırken eski Yunan'a ve eski Yunan kültürüne de roman dekoru içinde ışık tutuyor, Anadolu'nun eski halklarını tanımak için bir yol açıyor.

ayrıntı ve daha fazlası için (http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=TXKUJ2FAZ7NY26OJ34PB)

šarenalaža
5. December 2007, 23:05
Büyük İskender Makedonya'dan Anadolu'ya

http://img139.imageshack.us/img139/5593/811692buyukiskendercl8.jpg

Antik dünya topografyası uzmanı olan ve dünyanın birçok yerinde kazılara katılan İtalyan yazar Manfredi'nin uzun araştırmalar sonunda hazırladığı üç ciltlik bu dizinin ilk kitabıdır.

Hırslı, zeki, gözüpek, tanrı kadar güzel bir genç adam ve uçsuz bucaksız bir imparatorluk. Büyük İskender, İ.Ö.356 yılında Makedonya'da bir kralın oğlu olarak doğdu,20 yaşında tahta çıktı, Batı'da Yunan yarımadasından Doğu'da Hindistan'a kadar fethedilmedik ülke bırakmadı, Anadolu'yu kuzeyden güneye, batıday doğuya Pers egemenliğinden kurtarıp kendine bağladı ve bugünün uygar dünyasının ilk temellerini attı. Daha yaşarken bir efsane olmuştu, öldükten sonra da tüm zamanların en etkileyici kralı olarak bilindi. Olağanüstü bir askeri dehaya, tükenmez bir enerjiye ve kararlılığa sahipti. Zaferleriyle besleniyordu. Daha on üç yaşındayken ünlü düşünür Aristo'nun öğrencisi olmuş, sanat ve bilim dünyasını tanımış, Homeros'un destanlarını ezberlemişti. Thebai kentini yerle bir ederken şair Pindaros'un evine dokunmayışı, onun acımasız olduğu kadar sanata ve sanatçıya duyduğu saygıyı gösteren ilginç bir olaydır. Tanrısal gücünü, babasının Tanrı-Zeus olmasından aldığı söylenegelen İskender de kendini tanrı olarak görmekten hoşlanıyordu. Büyük İskender'in birinci cildi olan Makedonya'dan Anadolu'ya tarihe damgasını vuran bu ünlü kralı tüm özellikleriyle tanıtırken eski Yunan'a ve eski Yunan kültürüne de roman dekoru içinde ışık tutuyor, Anadolu'nun eski halklarını tanımak için bir yol açıyor.

ayrıntı ve daha fazlası için (http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=TXKUJ2FAZ7NY26OJ34PB)
Aslında kitaplık bir seri. 10 yıl kadar oldu okuyalı. İskender'in gordion'un düğümünü çözüşünü anlattığı sahne ile yunanlıları savaşta tek can almadan yenişi sahneleri hala aklımdadır.
Kesinlikle okunması gereken kitaplar listesine alınması tavsiye edilir.

šLjiVoVicA
5. December 2007, 23:23
Büyük İskender Makedonya'dan Anadolu'ya

http://img139.imageshack.us/img139/5593/811692buyukiskendercl8.jpg


ayrıntı ve daha fazlası için (http://www.ideefixe.com/Kitap/tanim.asp?sid=TXKUJ2FAZ7NY26OJ34PB)

Ben bu "Büyük İskender Üçlemesi"nin ' Dünya'nın Hakimi ' ve ' Anadolu'nun Kapıları ' adındaki ikinci ve üçüncü kitaplarını okumuştum. İlk kitap 'Makedonya'dan Anadolu'ya' henüz elimde mevcut değil. Bu son iki kitap için söyleyebilirim ki; Valerio Massimo Manfredi, birtakım tarih kitaplarında yapıldığı gibi "tamamen bilgisizlikten" yalana kaçıp, konuyu cıvık cıvık bir kurgunun içine atarak saçma sapan, çarpıtılmış bilgiler veren biri değildir. Popülerite uğruna ucuzluğa kaçacak kadar basit bir insan da değildir. Bu yüzden bu üç kitap da gönül rahatlığı ile alınıp okunabilir. Kitaplar, ne bir tarih kitabı sıkıcılığında ne de tarihi arka plana iten, savaşlardan çok aşkları anlatan ucuz tarihi romanlar basitliğinde... İskender'in büyük mücadelelerini ve başarılarını okurken, kişiliği hakkında da bilgiler alınabilmekte...

šarenalaža
12. December 2007, 20:43
Balkanların Tarihi

Balkanlar; çok yakın bir tarihe kadar Avrupa'nın barut fıçısı, günümüzde ise yapboz oyuncak olan küçük devletlerden kurulu bir coğrafya. Bu geniş coğrafyada yaşayan değişik toplumlar uzun bir ortak macera yaşadıktan sonra Avrupa'da özel bir kültürü oluşturmuştur. Bu özgün kültürü anlamak için tarihe bakmak gerekir.

M.Ö.2000 sonlarında Balkan Yarımadası'nın güneyinden gelen Hint-Avrupa sınıfına dahil "Achenler" Miken uygarlığını oluşturdular. Trakya'da ise Yunanlı ya da Doryen olduğu anlaşılmayan Makedonya Krallığı M.Ö. 7 yy.da kurulmuştu. Bugünkü Arnavutluk halkı olan İliryalılar ve Tuna'nın kuzeyinde bulunan Daçyalılar (Romenler) bölgeye yerleşmiştir. 6.yy.ın sonlarına doğru Slavlar kuzeyden gelerek Bizans topraklarına yerleşmeye başlar. Bulgarlar ise Hazarlardan kaçarak Bulgar-Slav bir devlet kurarlar. Bizans İmparatorluğu bu devletlere bulundukları yerlerde yerleşmeleri için izin verir. Bu devletler Bizans'tan öyle etkilenirler ki Osmanlı Balkanlara girdiğinde her yerde Bizanslaştırılmış köylülere rastlanır.

Anadolu Selçuklu Devleti beyliklere bölündüğünde Osman Bey Bizans sınırında Osmanlı Beyliği'ni kurar. Daha sonra bir devlet olarak "Fetih-Cihat" dönemi başlar. Osmanlı tahtı babadan oğula geçerken her Osmanlı padişahı Balkanlarda yeni topraklar alır. Fatih Bizans'ı aldığı gibi Balkanlardaki mirasını da almak ister. Kanuni Sultan Süleyman zamanında da Osmanlı sınırları batıda Avusturya'ya kadar uzanır.

Osmanlı Balkanları fethedince burada Osmanlılaştırma politikasını uygular. Fatih, İstanbul'u alınca halkı sürmüş, buraya Türkmenler, Osmanlılaşmış Slav ve Yunanlıları yerleştirir. Fatih'in varisleri de bu politikayı izler. Balkan şehirlerinin çoğu bu çeşit halk yenilemesi sürecinden geçer. Osmanlı topraklarında yaşayıp Müslüman olmayan Zimniler, hiyerarşik önderlerinin sorumluluğunda Osmanlı yasalarına ters düşmeyecek dini bir topluluk oluşur. Yahudi, Ermeni ve Rumlar bu şekilde kendilerine birer önder seçerler. Bu ulus sistemi daima kuvvetlinin yani Osmanlı'nın lehine gerçekleşir. Balkanlarda din değiştirme avantaj sağlar. Cizye yok, adil yargı, güvenlik ve malın korunması, esir ise azat olunma, loncalara üye olma, yanlızca Müslümanlara verilen haklardır.

Osmanlı İmparatorluğunda başlayan yönetim krizi 17.ve 18 nci yy.'da hat safhada dır. Daha öncesinde ise başarılı fetihler bunu gizler. Ayrıca haremde dönen entrikalar krizin oluşumunda etkilidir. İkinci Viyana kuşatmasının başarısız olması Osmanlı ilerleyişinin durduğu anlamına gelir. Bu arada Balkanlarda da karışıklıklar meydana gelir. 17 nci yy.'da Balkan köylüsünün durumu iyileşmiş, burjuva kesimi ortaya çıkmıştır. Rönesans hareketleri Balkanlara kadar sokulmuş ve etkilerini göstermeye başlamıştır. Osmanlı'nın 18.yy.daki gerilemesinin önüne geçme çabası boşunadır. Çünkü yönetici çevreler kendi çıkarları yüzünden her şeye karşı çıkmaktadırlar. Avrupa'daki sanayi inkılabı yeni dengeler oluştururken İslam devletinin psikolojik ve politik katılığı reform ve devrimlerin önüne set çeker. Aydınlanma çağını yaşayan Avrupa ya karşın Balkan ülkeleri geri kalmış bir kültüre ve yarı sömürge bir ekonomiye sahip bölgeler haline gelir. Ekonomik açıdan da Osmanlı Avrupa'ya bağımlı bir haldedir. Osmanlı hammaddesi Avrupa'ya gidiyor, mamul olarak tekrar dönmektedir. Balkanlardan Osmanlı hakimiyeti iyice zayıflar, burada paşalar kendi beyliklerini kurarlar. Ayan denilen bu beyler öyle ki diğer devletlerle iş birliği yapmaktadırlar.

Osmanlı, Balkanlarda Müslüman ve Zimnileri ulus yönetimi ile birlikte yaşatmıştır. Osmanlı politikası yeni Osmanlılaştırma, din değiştirmeye gitmeden hayat tarzını kabul etme çok yaygın uygulanır. Halk, dilini korumuş Türk gibi yaşamıştır. Buna göre gayri Müslimler ikinci planda kalmıştır. Bu sistem 17. ve 18. yy.'larda ayrılığı artırıcı bozukluklara yol açar.

18.yy. sonunda Balkanlardaki gelişmeler büyük bir fırtınayı haber vermektedir. Gerçekten Sırp ve Yunan ayaklanmaları İslam İmparatorluğundan, bir Hıristiyan devlet yaratmıştır. İlk defa Karayorgi önderliğinde ayaklanan Sırplar, Rusya ve Avusturya ile anlaşarak büyük bir isyan çıkarırlar. Ruslar desteğini çekince bu ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılır. Daha sonra Sırp hareketinin önüne geçen Miloş dengeli bir politika izleyerek Sırp devletine özerkliğini kazandırır. İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı devleti içinde özerk bir Yunan devleti kurma amacındadır. Novarin olayından sonra Rusya' ya yeniden Osmanlı, 13 milyon Frank karşılığında 1833 yılında Yunanistan' nın bağımsızlığını tanır.

Osmanlı devletinde görülen iç sorunlar Avrupa krizine dönüşmektedir. Bu sorunlar birbirinden adeta kuvvet alıp tekrar kriz olarak geri döner. Yunan isyanını bastıramayan Osmanlı Devleti, Mısır Valisinden yardım ister. Mısır Valisi karşılığında Mora'yı ister. Yunanistan bağımsızlığını kazanınca padişah Kavalalı'ya Girit'i verir. Bunun üzerine Vali Osmanlı üzerine yürür ve Osmanlı ordularını yener. Rusya'nın yardımıyla bu kriz aşılır. Daha sonra ise 1853 yılında Kırım Savaşı başlar, Osmanlı Devleti'nin yenilmesiyle Eflak ve Boğdan'ın birleşerek Romanya Devletinin kurulmasını kabul eder. 1840 yıllarda Avusturya'daki Milliyetçi hareketler bütün Balkanlarda etkilerini gösterir. Kırım Savaşından sonra Balkanların dengesinin Avrupa'ya bağlı olduğu ortaya çıkar. Bu arada bir Yugoslav devlet üzerinde anlaşmaya varılır. Hırvat, Bosna Hersek, Karadağ, Arnavut ve Sırplar ayaklanmaya katılacaklarına söz verirler. Sırp ve Yunan devleti Osmanlı'ya karşı birlikte savaşma kararı alırlar Rusya ise Balkan devletleri için Osmanlı'dan reform istemek üzere Avrupalı devletlere toplantı önerir, ama Abdulhamit daha önce davranıp Meşrutiyeti ilan eder. Bunun üzerine Rus çarı Osmanlı üzerine yürür ve Yeşilköy'e kadar ilerler Osmanlı Devleti barış isteyince Sırbistan, Karadağ Romanya bağımsızlık ilan eder. Bulgaristan ise ikiye bölünür; Özerk Bulgaristan prensliği ve yarı özerk Doğu Rumeli Beylerbeyliği olmak üzere Rusya'nın Bosna-Hersek'i Avusturya-Macaristan'a bırakması üzerine Avusturya düzeni yeniden kurmak için askeri işgal şeklinde buraya girer. Buraya atanan vali sömürgeleştirme konusunda mezheplerin dengesini bozma amacı güder. Böylece ulus çatışmaları çoğalır. Bu arada Osmanlı'dan kopan Makedonya, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan tarafından paylaşılamaz. Balkanlardaki Hristiyan dayanışması yerini savaş ve terörizmi getiren milliyetçiliğe bırakır. Osmanlı Devletinde ise Meşrutiyetin ilanından sonra Abdulhamit'in baskıcı yönetimi ve devletin kötü gidişatı aydınlar ve subaylar arasında çalkantıya yol açar, İttihat ve Terakki, Hürriyet gibi gizli derneklerin kurulmasına yol açar. İkinci Meşrutiyet'in ilanı ile İttihat ve Terakki yönetime geçer ve ulus sistemini reddederler, imparatorluk bünyesinde her kesin eşit haklara sahip Osmanlı olduklarını söylerler. Oysa Balkanlar özerklikten bağımsızlığa kadar değişik görüşlere sahiptir. Bir yandan Jön Türklerin milliyetçi yapısı bir yandan Avrupa baskısı Balkanları bir barut fıçısı gibi patlatacak konuma getirir.

İngiltere, Fransa, Rusya Balkanları potansiyel bir pazar olarak görüp burayı kapitalizmin etkisine altına alır. Şehirlerin göç almasıyla işgücü ve pazar imkanları artar. Özellikle demiryolu yapımı devletleri çok büyük borçlanmalara sürüklemektedir. Bu da, bölgede devamlı olarak politik kargaşaya yol açmaktadır.

Hasta adamın yani Osmanlı'nın Balkanlardaki hakimiyetini kaybetmeye başlamasıyla, 19.yy. boyunca Balkanlar çalkalanmış İngiltere, Fransa, ve Rusya'nın çıkar ve istekleri doğrultusunda renklenmiştir. Bu merkez devletleri, Balkan devletlerini piyon olarak Osmanlı Devletine karşı kullanmışlardır.

Jön Türk milliyetçiliği başka milliyetçilikleri de uyandırır. Rusya'nın bir Balkan bloğu kurması Balkan savaşlarını başlatır. Bu Panslavist politika II. Balkan savaşının çıkmasına engel olamaz. Çünkü aç gözlülük Balkan devletlerinin aralarında toprakların paylaşılamamasına neden olur. Böylece yıkıcı bir savaş olan II. Balkan savaşı patlak verir.

Avusturya - Macaristan velihatının Saraybosna'da suikaste kurban edilmesinden sonra Avusturya Sırbistan'a savaş açar. Rusya ve Almanya'nın da savaşa girmesiyle I.Dünya savaşı başlar. Savaş, İtilaf devletlerinin galibiyetiyle sona erer. Sıra Balkanların yeni haritasına gelir. Versay Barışında Yugoslav Birliği zafer kazanır. Romanya ise uzun politik mücadelelerden sonra İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya tarafından tanınır. Yunanistan ise zafer sarhoşluğundadır. Megalo İdea'nın hayellerini kurmaya başlar. Bunun için Anadolu'ya girer fakat Mustafa Kemal'in "Kemalist Devrim" olarak adlandırılan hareketiyle karşılaşır. Yunanistan 9 EYLÜL 1922'de Anadolu'yu terk eder. Lozan barışıyla Türkiye'ye Balkanlardan sadece Doğu Trakya ve İstanbul kalır. Bu arada son imparator VI. Mehmet (Vahdettin) bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk eder. Osmanlı imparatorluğu ölmüştür.

I. Dünya savaşından sonra Balkanlarda politik kargaşa devam etmektedir. Yugoslavya' da Sırp ve Hırvatlar arasındaki uçurum gittikçe açılır; Romanya, Yunanistan, Arnavutluk ve Bulgaristan da krallar, diktatörlüğü eline geçirir. Bu karışık, hileli düzen II. Dünya savaşına kadar sürer. Arka planda ise yarımadanın haritasını çizen devletler arasındaki (İngiltere, Fransa, İtalya) geçmişten gelen düşmanlık onlara değişik kartlar oynatır. Fransa, Yugoslavya ve Latin Romanya' nın koruyucusu olma arzusundadır. İngiltere, öncelikle Yunanistan'la ilgilenir İtalya ise Yugoslavya ve Yunanistan'ın Adriyatik Denizinde egemen olmalarını istemez. Balkanlar yeni bir dünya savaşı arefesinde hiç olmadığı kadar hassas bir konumdadır.

II. Dünya savaşıyla İtalya ve Almanya hareket planlarını yürürlüğe koyar ve tüm Balkanları ele geçirir. Fakat Kızıl Ordu'nun Balkanlara inişi ile hakimiyet Sosyalist Rusya' ya geçer. Almanlar geri çekilmiş, İtalyanlar yenilmiş. İngiltere'nin etkisi ile sadece Yunanistan kominzimin yörüngesine girmez. Diğer Balkan ülkelerinde ise iktidara hep komünist partiler gelir. Totaliter rejimleri çarpışma sahasına gelen bölgeye Yunanistan dışında Stalin'in heykelleriyle kırmızı bir renge girer. (15 OCAK 1945)

Balkanların Rusya yörüngesinde olması adam kayırma ve rüşvet sancılarını kaybetmez. Daha önemlisi Slovenler hala kendilerini Sırp sömürgesi gibi hissederler. Kültür rekabetinin, dil çatışmalarının, saf din kavgalarının hala sürdüğü görülür. 1989 ‘da başlayan Balkan devrimleri, yarım yüzyıllık komünist yönetime son vermek istediği her adımda canlandırmaya yol açan bir devamlığı başlatmıştır. Batıdaki kapitalist düzenin varlığı ve bölgeyle irtibat halinde oluşu, lüks isteyen halkı, komünizmin iç çelişkileri, Sovyet ekonomisinin çöküşü, yapılan antlaşmaları hükümsüz kılar. Orta Avrupa' da komünizmin çöküşü Yugoslavya'da, Hırvat, Makedonya, Bosna ve Sırp devrimlerine yol açar. 1989-91 yılları, balkan toplumlarına seçme özgürlüğü getirir.

Sonuç olarak Balkan halkları önce kendi tarihleriyle barışmalı, Marxizm engelinden sıyrılmalı, onları Romen, Bulgar, Arnavut yapan ya da Yugoslav olma seçeneğini sunan büyük, küçük, acı, tatlı olayları dikkate almalıdırlar. Ulusal duygunun bilincine varılmalı; bu, XX.yy. sonu gerçeklerini göz önüne alarak yapılmalıdır. Çünkü Türksüz, Yugoslavsız, Bulgarsız, Arnavutsuz, Yunansız, Romensiz, Avrupa eksiktir. Kurulacak konfederal ya da federal ortak çatı altında hepsi hak ettikleri yerlerini alacaktır.


Yazar & Kaynak: Georges CASTELLAN

Serco
13. December 2007, 22:13
http://www.ozgurkocaeli.com.tr/article.php?id=7665&t="Varolmak_yerine_varlıklı_olmayı_seçenler"

Tuncay Bilecen

Varolmak yerine varlıklı olmayı seçenler"
"… korkulacak, saklanacak bir şey yapmayan namuslu bir adam olduğundan, başkalarını da korkutmak gerekliliğini duymuyordu."
Yukarıdaki cümleyi İvo Andriç'in Drina Köprüsü adını taşıyan romanından aldım. Yazar, üzerinde düşünülmesi gereken bir durumu ne kadar yalın bir dille anlatmış.
Bir roman düşünün, baş kahramanı bir köprü olsun; Drina Köprüsü…
Aslen bir Hıristiyan olan ve Balkanlar'da Sokoloviç köyünden devşirilen Sokullu Mehmet Paşa, sıla hasretini doğduğu büyüdüğü topraklara bu büyük köprüyü yaptırarak dindirmek istemiş. Yapımı yıllar alan köprünün altından çok sular geçiyor. Vişegradlılar köprüyle birlikte değişen hayatlarına katılan her olağanüstü anıyı bir söylence haline getiriyorlar, tıpkı diğer bütün insanların yaptığı gibi…
İvo Andriç de, Yaşar Kemal'in "insan mit yaratan hayvandır" sözünü doğrularcasına sık sık işlemiş bu temayı…
Yapımı yıllar alan dedik. Sokullu, köprünün yapımı için Âbid Ağa'yı memur ediyor. Ne ki, Âbid Ağa, kasaba halkını canından bezdiren zalim mi zalim bir adam. Sopa zoruyla bedava çalışan halkın canına tak ediyor bu durum. En sonunda bu eziyete dayanamayan birkaç kişi, su perileri buraya köprü yapılmasını istemiyor efsanesini yayarak gündüz koydukları taşları geceleri bozmaya başlıyorlar. Âbid Ağa'nın bir kurban bulup kazığa oturtması da fayda etmiyor… İnşaat son derece yavaş ilerliyor.
İşte yazının ilk cümlesini de, Âbid Ağa'nın yerine köprünün yapımına memur edilen sakin tabiatlı Arif Bey için söylüyor yazar… Arif Bey, göreve gelir gelmez herkesi dinliyor, herkese iyi davranıyor ve olmaz denilen köprü çok geçmeden bütün ihtişamıyla ortaya çıkıyor…
*
İşlerini zorbalıkla halletmeye çalışanların kaçınılmaz yazgısıdır; yalnız kalmak… Egosu şişkin olup da ne oldum delisi de olduysa, çevresinden yalakalardan başka hiç kimseyi barındırmaz bu tür kişiler… İsterler ki, her söyledikleri beğenilsin, her yaptıkları alkış alsın…
Çetin Altan'ın deyimiyle "varolmak yerine varlıklı olmayı seçenler" dönüp dolaşıp sahip olmakta karar kılarlar… Ev sahibi olmak, araba sahibi olmak, makam sahibi olmak, otorite sahibi olmak… Sahip olma dürtüsünün sonu gelmez… Bir tek kendisine sahip olamaz böyleleri…
*
Romanında insancıl tavrından ödün vermeyen yazar, yüzyıllar boyunca Müslümanlar ile Hıristiyanların kâh barış içerisinde kâhsa gırtlak gırtlağa geçen yaşamlarını içten bir dille aktarmasını başarmış.
1961 yılında Nobel ile ödüllendirilen Andriç nereden bilebilirdi Drina Köprüsü'nün altından daha çok sular geçeceğini…
Yazarın Vişegrad'a dikilen heykeli, Bosna Savaşı'nın ayak seslerinin duyulduğu günlerde kimliği belirsiz kişilerce yıkılır… Müslümanlar Sırpları, Sırplar Müslümanları suçlar. Yugoslav yazar, Sırpça yazıyor ve Belgrat'ta yaşıyordu. Bu bile her iki taraf milliyetçileri tarafından heykelin yıkılması için yeterli neden sayılırdı. Yugoslavya'nın yıkılıp gitmesi gibi yazar Andriç'in heykeli de faili meçhule kurban gitmişti.
Yazıyı aynı romandan başka bir alıntıyla sonlandıralım: "Çünkü iktidar isyansız, entrikasız olamazdı, tıpkı zarar ve üzüntü vermeyen bir zenginliğin olamayışı gibi."

TaMnoPlaVa
17. December 2007, 21:19
Balkanlarda Osmanlı Dönemi Konutları

http://img162.imageshack.us/img162/669/snurakinkitapag1.jpg

Prof. Dr. Nur Akın'ın yapıtı yakın dönemin en çalkantılı bölgelerinden biri olan Balkanlar'daki beşyüzyıllık kültürel değişim sürecinde Osmanlı dönemi etkisinden çarpıcı kesitler veriyor. Dönem boyunca konut yapısının ilgi çekici çizgileri, sosyal yaşam içinde ortaya çıkıyor.

Türk geleneğinin bölgeye taşıdığı konut kültürünün yanı sıra, yerel renkler ve birlikte yaşamanın getirdiği çeşitlilik giderek ilginç ve işlevsel bir yapıya dönüşüyor.

Restorasyon alanında bir uzman olan Nur Akın, merkez-Balkan kültürel birtikteliğinin oluşturduğu ve yavaş yavaş izleri silinmekte olan fiziksel biçimlenişe Balkanlarda Osmanlı Dönemi Konurları adlı yeni yapıtıyla tanıklık ediyor.

Neden Balkanlarda Osmanlı Dönemi Konutları?
Balkanlar'da, özellikle 18. ve 19. yüzyıllara tarihlenen konut geleneği ülkemizde yeterince incelenemeyen bir alandır. Bu geleneğin hem bölgedeki ülkelerin kendi aralarında, hem de Anadolu'daki ömeklerle benzerlikleri ve ayrıldıkları yönler ilgi çekici sonuçlara götürmektedir. Öte yandan Osmanlı konut mirası bölgenin çalkantılı bir dönemden geçmesi nedeniyle gereğince korunamamaktadır.
Yapıtta fotoğraf ve çizimleriyle yer alan konutların önemli bir bölümünü ne yazık ki bugün görebilmek olanağı kalmamıştır.

Bu araştırmanın on yılı aşkın bir geçmişi var. 1985'te Balkan incelemeleri konusunda bir merkez olma niteliğj taşıyan Viyana kitaplıklarında bir yıl süren hazırlık, 1989 ve 1990 yıllarında ayrıntılı gezilerle bütünleşti. Bu geziler, araştırmaya konu olan ülkelerde kısa süre sonra başlayan siyasal değişimlerden ve onu izleyen çalkantılardan hemen önce gerçekleşti. Bu bağlamda saptamalar ve belgelendirmeler, tahribat ve yok etmelerin hemen öncesinde, belki de tarihin verdiği bir fırsat olarak öne çıktı...

Yazar: Nur Akın
Editör: Saadet Özkal - Öner Ciravoğlu
Yayın Evi: Literatür Yayıncılık
Dil: Türkçe
Sayfa Sayısı: 244
Yer: İstanbul
ISBN: 975-8431-04-8

Alıntı (http://www.arkitera.com/yayin-tanitimi_87_balkanlarda-osmanli-donemi-konutlari.html)

vodolia
15. January 2008, 09:29
http://img145.imageshack.us/img145/7043/aluskitaphr7.jpg

Kosova’nın gelmiş geçmiş en iyi bestekarı, ses ve saz sanatçısı Aluş Nuş'un, bugünlerde çok yoğun ve titiz çalışması sonucu yeni bir kitabı Kosova'da yayından çıktı.

Bugüne kadar 200'ün üstünde beste yapan,radyoda, TV'de şarkı, türkü, melodi, ilahi söyleyen, plak çizen, usta kalemiyle çok sayıda ilahi, şiir ve diğer makaleleri yazan, “Rumeli Türküleri” adını taşıyan notalı türkülerden oluşan kitabını yazan bir de “Cümbüş” adlı kitabında şiirlerini bir araya getiren ünlü sanatçı Aluş Nuş’un, sahibi Prizrenli Osman Baymak olan Balkan Aydınları ve Yazarları Yayınlarından “BİZDEN KALAN HOŞ SADA” anılar-şiirler-gelenekler içerikli yeni bir kitabı yayımlandı.

Aluş Nuş

20 Şubat 1947 yılında Prizren’de doğdu. 12 yaşında iken Prizren” Doğru Yol” KGSD’in konserlerine katıldı. 1964 yılında Yugoslavya’da ilk Türk plaklarında şarkı, türkü okudu.1964 yılında Priştine Radyosu solisti oldu.O günden bugüne kadar radio repertuarına 217 şarkı, türkü, melodi çizdi. 1971 yılında plakçılar “Sirkeci”de Rumeli türkülerinden oluşan ilk plakını Türkiye’de çizdi.
Evli ve üç çocuk babası olan Aluş Nuş, “Kosova Akorları” ve “Prizren Zambağı” festivallerinde besteleriyle birkaç defa ikinci ve üçüncü oldu. Halk diliyle de türküler besteledi. Kosova kültürüne katkısı nedeniyle 1972 yılında ödüle layık görüldü. “Doğru Yol” KGSD de iki dönem Türk Sanat Müziği Kolunda yöneticilik yaptı. Altı piyes müziğü yaptı. Yugoslavya çapında Trebinye’de amatör tiyatrocular festivalinde en başarılı müzik olarak altın plaketi aldı. Kosova Televizyonunda “CÜMBÜŞ” adı altında eğlenceli programlar hazırladı ve sundu.
“Balkan Türk Müziği, Rumeli türkülerine benzer yeni bir biçimde Türk Sanat ve halk Müziği temelleri üzerinde yapılmalı ve güçlendirmeli” savını ileri sürdü.
“TAN” gazetesinde uzun yıllar “Duyduk Duymadık Demeyin” köşesini yürüttü. Aluş Nuş , Kosova Müzisyenler Biliği üyesidir. TRT repertuarına TSM ve THGM besteleri ve derlemeleri alındı.Kendisine 2000 yılında T.C. Diyanet İşleri tarafından Kutlu Doğum Haftası dolayısıyla mansiyon verildi.
1988 yılında “TAN” yayınlarında “Rumeli Türküleri” kitabı yayımlandı.1994 yılında”Tan” yayınlarında halk dilinde taşlama ve gülmece şiirlerini içeren “Cümbüş” kitabı basıldı. Bugüne kadar 130 eser besteledi. Bu bestelerden 68’ i Kosova Radyo televizyonu denetim kurulundan geçerek radyoya çizilmiştir.

Aluş Nuş’un usta kalemiyle yazdığı Anılar bölümünde çok enteresan olaylar mevcut.Onları okumak insane ayrı bir zevk veriyor.Çünkü olaylar güncel ve özgün, sadece şahıslar saklı. Bu bölümğn ustalığı zaten burada.Yazar, dolaşmış, gezmiş, çeşitli anılar yaşamış, ama yanında bulunan hiçbir ahbabının ismini vermiş. Bunun asıl amacı, “herif olan anlar” rumuzunda. Yani kitabı okuyan bunun farkına varır.Prizren halk diliyle yazılmış bir örneğe değinmeden kendimizi alamıyoruz.

BİLHASA SOL TARAFİ

Sanatçi arkadaşımızın arabasilen dert çişi Priştine’den Prizren’e celidık.
Arabayi kovanın sagında ben, arkasında diğer sanatçi arkadaşlarımız hem yanında karısi da bulunidi.
Priştine çikışındaçi yolı binerçen arka sıranın sol tarafında otoran sanatçi arkadaşımız:
-Arkadaş, sanat bakımından araban hiç bi vakıt da agır dilimiştir, dedi.
Ben da dayanamadım:
-Bilhasa arabanın sol tarafi, dedım.

Bu gibi örnekler sayısı kitapta çok olduğu için en iyisi, onları okurlara okumalarını tavsiye etmek bize kalıyor.


Ahmet S.İğciler

Bratstvo
15. January 2008, 22:21
Milliyetçilik ve Emperyalizm Yüzyılında Balkanlar ve Osmanlı Devleti

Yazar: Sacit Kutlu
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları

http://img229.imageshack.us/img229/2204/2801412ol1.jpg

XIX. yüzyılda hızlanan ulusçuluk hareketleri içinde öne çıkan “Balkanlar. Balkan halklarına! ” sloganı, kısa bir süre sonra Balkan halklarının “kendi geleceklerini kendilerinin belirlemesi mücadelesi” olmaktan çıkarak büyük devletlerin emperyalist çıkarları tarafından kullanılan bir siyasetin aracı haline getirildi. Emperyalist siyasetin karmaşık çıkar ilişkilerini güden Avrupa diplomasisi Balkanları, yapay olarak yalıtılmış parçalar şeklinde birbirleriyle çatışacak; kan ve gözyaşlarıyla sulanmış bu topraklarda birarada yaşama koşullarını, değişik kültürlerin birlikteliğini ortadan kaldıracak biçimde böldü.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kesin çöküşüne giden yolda bir dönüm noktası olan Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, “insan emeğinin birikmiş sonuçlarının” uğradığı talan ve bolca dökülen kanın yanısıra, Avrupa devletlerinin aralarındaki hesaplaşmaya ve paylaşım savaşına hazırlık amacıyla, ürettikleri modern silahların da denendiği “kostümlü” bir provaydı. Nitekim imparatorluğun parçalanması da bu provanın ardından gelen gerçek oyunla yani Birinci Dünya Savaşı’yla birlikte tamamlanacaktı.

Sacit Kutlu’nun Milliyetçilik ve Emperyalizm Yüzyılında Balkanlar ve Osmanlı Devleti adlı eseri geçmişi bir tarafa “atarken” tarihin her dönemde yeniden ve farklı koşullarda yorumlanmasının önemine işaret edip, tarih bilincinin sabit ve durağan olmadığını kanıtlıyor. Kitap aynı zamanda birçoğu ilk kez günışığına çıkan 300 kadar gravür, kartpostal ve fotokartla birlikte, Balkanlarda yaşananlarla ilgili “bellek tazeleme” işlevini de yerine getiriyor.
Alıntı (http://kitap.antoloji.com/milliyetcilik-ve-emperyalizm-yuzyilinda-balkanlar-ve-osmanli-devl-kitabi/)

šarenalaža
17. January 2008, 13:16
Zenanname Kadınlar Kitabı: The Book on Women

http://img122.imageshack.us/img122/1037/256010aw0.jpg

Yazarı :Enderunlu Fazıl;
Hazırlayan: Filiz Bingölçe;
Çeviren: Kevser Demir
Altüst Yayınları;


Onsekizinci yuzyilin bu cok onemli eseri ilk kez sadelestirilmis tam metin olarak Turkce'de.

Osmanlı döneminde toplatılan ilk kitap olma özelliğini taşıyan ZENANNAME seçilmis minyatürleriyle dikkat çekici.

Gürcüler mi daha cazibelidir Acemler mi?İngiliz kadınlarıyla Rus kızlarını birbirinden ayıran cinsel özellikler nelerdir?

Kadınlar hamamında nasıl kavga edilir? İstanbul'da kaç çeşit kadın yaşar?

Bütün bu soruların ve daha fazlasının yanıtını bu kitapta bulabilirsiniz.

Elinizdeki bir kadınlar albümü dünyanın tüm kadınları bu eserde resmi geçit yapıyor.

Sırasıyla ;

Hindistan, Acem, Bağdat, Mısır, Sudan, Habeşistan, Yemen, Fas, Cezayir, Tunus, Hicaz, Şam, Halep, Anadolu, Akdeniz Adaları ve Kıbrıs, İspanya,
İstanbul, Rum, Ermeni, Yahudi, Çingene, Rumeli, Arnavut, Bosnak, Tatar, Gürcü, Çerkes, Boğdan, Bulgar, Hırvat, Avusturya, Rus, Avrupa, İngiliz, Hollanda ve Amerika kadınlarının en mahrem ve en çarpıcı özelliklerini; mizahi bir dille isleyen bu mesnevinin satırlarında bulabilirsiniz.

çeşitli kaynaklardan derlenmiştir.

dino
25. January 2008, 17:09
Bosna 15. ve 16. Yüzyılda Bir Osmanlı Livası

http://img148.imageshack.us/img148/6740/1516zu7.jpg

Author: Mehmet Emin Yardımcı
ISBN: 9756051299
Publisher: Kitap Yayınevi
Published: İstanbul, Eylül 2006
Pages: 237

İstanbul Üniversitesi İktisat Tarihi Ana Bilim Dalı'nda doktora tezi olarak kabul edilen bu çalışmada Bosna'nın ekonomik ve sosyal yapısı, nüfus ve arazi tahrir defterlerinin yardımı ile aydınlatılmaya çalışılıyor. Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulunan tahrir defterlerinde yapılan araştırmalarda seçilen bölgenin iktisadi ve sosyal tarihi, idari taksimatı, şehirleşme, kır iskân merkezleri, ticari ve sınai faaliyetleri hakkında önemli bilgilere ulaşılıyor. Çalışmanın giriş kısmında Bosna'nın Osmanlı fethi öncesindeki tarihi kısaca belirtildikten sonra Osmanlı'nın bölgedeki fetih hareketleri inceleniyor. Çalışmanın birinci bölümünde Bosna livasının idari yapısı ve nüfusu; ikinci bölümünde Saraybosna, Yenipazar, Visoka, Vişegrad, Helona, Olofçe şehirlerinin iktisadi ve demografik özellikleri inceleniyor. Üçüncü bölümde ise Bosna'da zirai üretim ve vergiler konusu değerlendiriliyor. Dördüncü bölümde devlet gelirlerinin paylaşımı, beşinci bölümde madencilik faaliyetleri ele alınıyor. Çalışmanın altıncı ve son bölümünde ise askeri zümrelerin yani Akıncı, Voynuk ve Çeribaşı teşkilatlarının dini yapısı ve iktisadi konumları inceleniyor.

(Arka Kapak)

kumpir
28. January 2008, 10:37
http://img145.imageshack.us/img145/3285/uskupyp7.jpg

Arka kapaktan:
"...Uskup Kitabi, yazarimiz Yildirim Aganoglu'nun "annevatani" Uskup sehrine karsi duydugu sevgi ve hatta ask, ozlem ve kavusma cehdinden dogmus bir eser. Nitekim bu duygu ve sevdayi satirlarinda gormek mumkun. "... Ne de olsa bir sevgiliye kavusmanin verdigi heyecani yasatir, Uskup'e ulasabilmek. Ah Uskup, ah Uskup! Hasretini çekmek kolay degil. Sana kavusunca da, senden ayrilmak çok zor. Sen annevatanimsin, İstanbul’da benim dogdugum vatanim…"
Uskup Kitabi, bir hatira kitabi degil. Ne tarih, ne gezi rehberi, ne roman, ne hikaye… Fakat hepsinden tatlar var.
Aganoglu, Uskuplu olan annesinin hayatindan hareketle kendi gozlem ve arastirmalarina da yer vermekte. Anne sevgisiyle Uskup sevgisi, İstanbul ve vatan sevgisiyle Osmanli sevgisi iç içe. Muhtelif zamanlarda Uskup'e yaptigi ziyaretlerle ilgili aldigi notlari kitaba donusturmus ve herkesin ilgilenecegini dusundugu genel bilgilere de yer vermeyi ihmal etmemis..."

Kitabin icindekiler kismi icin tiklayiniz:

http://www.rumelidernegi.org/?sf=icerik&makaleid=1361&mad=Rumeli

lazkizi
1. February 2008, 19:38
Sefiller Kervanı
(Tasos Avgerinos )

http://img530.imageshack.us/img530/6335/ktpfj6.jpg

Fiyat: 4,00 YTL

Bir sabah Anadolu’da ve Yunanistan’da yaşayan bir grup insanın “mübadele edilmesine” yani “değiş tokuş”una karar verildi . Bunun nedeni Anadolu’daki savaşın iki yanda açtığı yaralara yeni yaraların eklenmemesiydi. Ama hesaplar tutmadı. Bir sabah doğup büyüdükleri toprakları, ata mezarlarının bulunduğu , vatan belledikleri yerleri memleketi bırakıp öbür yana gidenler, ister Türkiye’den Yunanistan’a ister Yunanistan’dan Türkiye’ye mübadil olsunlar gittikleri yerde yadırgandılar. Dili ve dini aynı olmak oralarda kolay kök salmalarına yetmedi.

Bu kez Anadolu’dan Yunanistan’a zorunlu olarak göç edenlerden Tasos Avgerinos göçün karşı yanını anlatıyor. Anadolu’nun tanıdık sesiyle ve Rıza Özlütaş’ın akıcı Türkçesi’yle.

vodolia
5. February 2008, 09:19
http://img225.imageshack.us/img225/2384/aliuk8.jpg

Gazeteci yazarı Halil Delice'nin ödüllü romanı "Görmedin mi Alişimi Tuna Boyunda" Babıali Kültür Yayıncılığı tarafından basılarak piyasaya verildi.

Daha önce yayımlanan "Cihanı Titreten Türk Koca Yusuf-Yalnızca Güle Yenildi" ve "Cihan Şampiyonu Kara Ahmet-Güreşle Kızılelmayı Aradı" tarihi romanları büyük ilgi gören Halil Delice'nin üçüncü eseri Aliş de tarihi roman.

2007 Mustafa Necati Sepetçioğlu Roman Yarışması'nda ikinci olan Aliş romanı, 1877-78 yılında Osmanlı'nın Avrupa topraklarında, Tuna boylarında geçiyor. Delice bu romanında, Gazi Osman Paşa'yı, Plevne'yi, Tuna Nehri Akmam Diyor Marşının doğuşunu, Rodop kahramanlarının Rus ve Bulgarlara karşı şanlı direnişlerini, 1877-78 Osmanlı-Rus Harbinde yaşanan soykırımı ve göçleri, Görmedin mi Alişimi Tuna Boyunda türküsünün doğmasına sebep olan Aliş ile Zeynep'in destansı aşklarını anlatıyor.

Delice, "Bu roman, belgesel bir romandır. Bu romanda, gelinin yüzünü örten al ve yeşil duvakların, yüz görümlülüğü olarak takılan beşibiryerde altının ne manaya geldiklerini, Türk oğlunun Aliş, kurtarıcı beklemesini, Türk tarihinin en büyük felaket olan 93 Harbindeki destansı güzellikleri anlatmağa çalıştım." dedi. Koca Yusuf ve Kara Ahmet romanlarına gösterilen ilginin, Türk insanının, misal insana hasretini gösterdiğini söyleyen Halil Delice, "Her iki romanla ilgili anlatılmaz güzellikte tepkiler geldi. Koca Yusuf romanını dört defa okuyanlar, romanı hep çantasında taşıyıp, çantasını çaldırınca 'Çantamın çalınmasına değil Koca Yusuf kitabının gitmesine üzülüyorum, piyasada kitabı bulamadım ne olur bana gönderin.' diyenler, İsviçre'den yazıp, 'Bendeki Kara Ahmet tutkusu Kurtlar Vadisini geçti' diye söyleyenler çıktı. Aliş'e gösterilen ilginin Koca Yusuf ve Kara Ahmet'e gösterileni aşacağına, Aliş'in bir baş ucu kitabı olacağına inanıyorum." dedi.

Aliş başta D & R olmak üzere belli başlı yayınevlerinden temin edilebileceği gibi internet üzerinden siparis verilebilir. Nasıl, nereden temin edileceği konusunda 0 212 454 21 65 nolu telefondan bilgi alınabilir.

pantolonlu bulut
7. February 2008, 21:34
Balkanlarla ilgili okudugum ilk kitap:

Balkanlar. Çatışan Azınlıklar, Çatışan Devletler.

yazar: Hugh Poulton; Çeviren: Yavuz Alogan
Sarmal Yayınları; İstanbul , 1993

lazkizi
7. February 2008, 23:47
Cihad Avrupa'ya Nasıl Ulaştı?
Balkanlar'da Allah'ın Savaşçıları ve Gizli Servisler

Jürgen Elsasser
NESNEL YAYINLAR / Siyaset/İnceleme

http://img408.imageshack.us/img408/9454/cihadonkapakzs7.jpg

New York'ta gerçekleştirilen 11 Eylül Saldırılarının en önemli zanlıları Amerikan gizli servislerinin kontrolü ve desteğiyle Balkanlarda eğitim gördüler ve Bosna'da savaştılar. İngilizce, Fransızca ve Sırpça kaynaklar başta olmak üzere birçok belgenin taranması ve gizli servis uzmanları ile Bosna'da görev yapmış Birleşmiş Milletler görevlileriyle yapılan görüşmelere dayanan, uzun yıllar süren bir araştırmanın sonucu olarak ortaya çıkan elinizdeki kitap, bu açığı kapatmak amacıyla yazılmıştır.

Amerikan gizli servisleri 1980'li yıllarda Afganistan'da yaptıkları gibi İslamcı teröristleri Balkanlar'da 90'lı yıllar boyunca nasıl desteklediler ve silahlandırdılar? CIA ve Alman gizli servisi BND Balkanlar'da nasıl bir rol oynadı? Bin Ladin nasıl Bosna-Hersek pasaportu aldı? Bugün Irak işgalinde büyük görevler üstlenen özel güvenlik şirketleri Bosna'da nasıl kullanıldı? Düşman kardeşler ABD ve İran silah kaçakçılığında nasıl işbirliği yaptılar? Daha sonra bazıları Sırpların hesabına yazılacak, Amerikan özel güvenlik şirketleri destekli Mücahitlerin yaptıkları katliamlar nasıl gerçekleşti? Mısır'da kurulan radikal dinci Müslüman Kardeşler örgütünün Bosna-Hersek ayağının üyesi Aliya İzzetbegoviç, Batılı ülkeler tarafından nasıl kahraman ilan edildi?

Etiket Fiyatı: 17,50 YTL
Çeviren: Emre Ertem - 288 sayfa, 2. hamur, ISBN: 978994429604-1;
Boyut: 13,5x19,5 cm;
Baskı Tarihi: Ocak 2008 (İstanbul)
Özgün Dili: Almanca

šLjiVoVicA
10. February 2008, 11:56
http://www.akgunakova.com/img/kitap/1-100/16.jpg



Onu hastaneye getirdiklerinde, yaşamla ölüm arasındaki iplikten köprüyü geçmek üzereydi. Yakınında patlayan bir bomba çenesini parçalamış, alt dudağı ve alt çene dişleri yok olmuştu. Akıllarını yitirmemek için delicesine çalışan; elektriksiz, susuz, yakıtsız hastanelerde ameliyat yapmaya çalışan hekimler onu yaşatmak için tam dört gün azraille yumruk yumruğa kavga ettiler. Adam komadan çıkıp, kendine geldiğinde elleriyle bir şeyler anlatmaya çalıştı. Hekimler ve hemşireler, ne demek istediğini anlamak için başına toplandılar. İçlerinden biri de, Belma adında bir hekimdi. Adam, Belma'yı işaret ediyor, ama kimse söylemek istediğini anlamıyordu. Adamın bir göçük kapısı gibi duran ağzının içine bakamıyorlardı. Parçalanan çenesi, ancak tıslamasına olanak tanıyordu. Yaşam bu korkunç iletişim güçlüğünü görünce, bir tansık yaratarak, adamın sözlerini Belma'nın duymasına olanak tanıdı:

"Lütfen beni öper misiniz?"

Genç kadının içi ürperdi, öptüğü bütün erkeklerin dudakları birer birer gözünün önüne geldi. Böyle bir şeyi yapamayacağını düşündü. Adamın sargılar içindeki yüzüne baktığında, gözlerinin birer buzdağına dönüştüğünü gördü. O zaman, çenesi parçalanan adamın ölmediğine inanıp yaşama tutunması için, parçalanmayan üst dudağının başka bir dudağın sıcaklığını duyması gerektiğini anladı.

Eğilip adamı öperken, arkadaşları başlarını eğerek yaşlarla dolu gözlerini kapadılar.


Arka Kapak

(bkz: Saraybosna Kırmızısı (http://balkanskidom.com/showpost.php?p=9597&postcount=8))

dino
13. February 2008, 11:59
http://img90.imageshack.us/img90/390/makedonyatq7.jpg

Üsküp'te bugün Makedonya Devlet Arşivi ve Türkiye Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nün ortak çalışması olarak Osmanlı yönetiminde Makedonya adlı kitap tanıtıldı.Kitabı tanıtan Profesör doktor Ahmed Şerif kitapta her ülkeden 50’şer olmak üzere toplam 100 yeni belge ve 32 resim, harita, ve plan yer alıyor.Arşiv belgeleriyle Osmanlı yönetimindeki Makedonya tarihi anlatılıyor dedi. Şerif, Osmanli dönemindeki Makedonya’nın idari yapısı, yerel yönetimin organizasyonu,siyasi,sosyal ve ekonomik hayatı, askeri organizasyonu, dinler ve eğitimiyle ilgili bölümlerin kitapta yer aldığını söyledi. Osmanlı yönetiminde Makedonya kitabı Makedonca ve Türkçe yayınladı.Türkiye’nin Üsküp Büyükelçisi Taner Karakaş iki ülke arasındaki işbirliğin değişik alanlarda gerçekleştiğini ve bu eserin bu işbirliğin bir ürünü olduğuu vurguladı.Makedonya ve Türkiye arşivleri arasındaki işbirliğinin 1990 yılından bu yana başladığını hatırlatan Makedonya Devlet Arşivi müdürü Zoran Todorovski 1992 yılında iki ülke arasında ilk anlaşmanın imzlandığını ve bu yıl içerisinde 5. anlaşmanın imzalanacağını belirtti.Todorovski Makedonya Arşivi daha doğrusu Makedonya bilim adamları 1954 yılından bu yana Türkiye Arşivlerinde araştırmalar yapıyor. Şimdiyedek Türkiye Arşivlerinden 30 bin belgenin kopyası Makedonya’ya getirildi şeklinde konuştu. Makedonya Devlet Arşivi’nin Türkiye Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’yle yaptığı işbirliği sayesinde şimdiyedek toplam 38 eser yayınlandığı açıklandı.

özgür medya

vodolia
20. February 2008, 10:37
http://img401.imageshack.us/img401/74/giritmj3.jpg


1829'da bağımsızlığını kazanan Yunan devletinin topraklarına katmayı hedeflediği yerler arasında Girit de bulunmaktaydı. Girit Rumları bağımsız Yunanistan’ın ortaya çıkmasından sonra Osmanlı Devleti'ne karşı isyan etmişler ve 20. yüzyılın başlarında birçok farklı faktörün de etkisiyle Yunanistan’a katılma amaçlarına ulaşmışlardı. Osmanlı Devleti 1913 yılında, I. Balkan Savaşı sonucunda imzalanan Londra Antlaşması ile Girit üzerindeki haklarından vazgeçtiğini bildirmiş ve aynı yıl Yunan kralı Girit’in resmen Yunanistan’a bağlandığını tüm dünyaya ilan etmişti.

1913’ten sonra Girit Müslümanları, Türkiye ile yapılan nüfus mübadelesine kadar Yunanistan vatandaşı olarak on yıldan fazla bir süre adadaki yaşamlarını sürdürdüler. Bu süreçte Kandiye Müslüman cemaati, Cemaat-ı İslamiye örgütlerinin koruyucu şemsiyesi altında azınlık statüsünde yaşadı ve bu yeni hukuksal durumun günlük yaşama birçok etkisi oldu.

Melike Kara yüksek lisans tezinde, bu yeni koşullarda Kandiye Müslümanlarının sosyoekonomik durumunu ve yaşamlarında meydana gelen değişimleri ortaya koymaya çalışıyor. Kitapta Girit’in Yunanistan’a İlhakı ve Müslüman Azınlık Statüsünün Oluşması; Kandiye Şehri ve Kandiye Müslüman Cemaat İdaresi; Kandiye Müslüman Cemaati’nin Ekonomik Durumu, Sosyal Yapısı; Kandiye Müslüman Cemaatinin Adadan Ayrılışı bölümler halinde inceleniyor. Melike Kara, Mersin Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi’nde okutman

vodolia
20. February 2008, 15:20
http://img412.imageshack.us/img412/5760/trakyavk2.jpg

Çorlu Ticaret ve Sanayi Odası, ‘Trakya Türküleri ve Manileri’ adı altında bir kitap yayınlayarak, üyelerinin ve Çorlu halkı’nın beğenisine sundu.

‘Trakya Türküleri ve Manileri’ kitabının tanıtımını geleneksel ödül töreninde gerçekleştiren Çorlu Ticaret ve Sanayi Odası adına açıklama yapan Oda Yönetim Kurulu Başkanı Tarkan Ersin; ‘Kalite Politikamızda yer alan ülkemiz ve bulunduğumuz bölgede sosyal, kültürel, eğitim ve çevre faaliyetlerinin gelişmesine katkıda bulunma hedefimize istinaden hareket ettiğimiz bu kültürel eseri sunmaktan gurur duyuyoruz’ diyerek; ‘Gerçekten ülkemiz köklü bir tarihi geçmişe; dolayısı ile de son derece önemli bir kültüre sahiptir. Bu yüzden hepimiz gerek bu önemli mirasa sahip olduğumuz için sevinmeli ve övünmeli; gerekse de bu mirası koruyup gelecek nesillere en iyi şekilde anlatma ve iletme çabası içinde olmalıyız. Biz de Çorlu Ticaret ve Sanayi Odası olarak ülkemiz tarihine ve kültürüne sahip çıkmak adına “TRAKYA TÜRKÜLERİ VE MANİLERİ” kitabını hazırlayarak katkıda bulunmak istedik. Hazırladığımız bu eserin tüm ulusumuza hayırlı olmasını temenni ederken, kurumum adına bundan sonra da ülkemizin ve bölgemizin kültürüne en iyi şekilde sahip çıkmaya devam edeceğimize söz veriyorum. İsteyen herkes kitabımızı Odamız Dış İlişkiler Bölümünden temin edebilir’ dedi.

vodolia
25. February 2008, 14:34
balkanlar ile ilgili kitaplara ilişkin bir veri tabanı.........

balkans books (http://www.balkans-books.com/eng/index.php?Action=&CartId=&HMAC=&id_fix=08844e7ac97c483d8ab62e32e7901b69)

vodolia
29. February 2008, 09:23
http://img239.imageshack.us/img239/6264/osmanup7.jpg

Bosna- Hersek Barış Süreci

Osman Karatay
KARAM YAYINLARI

Zorlu ve kanli bir savasin ardindan 1995 sonunda barisa kavusan ve su an üzerinde gelecegin toplum düzeninin ve yönetim sisteminin deneylerinin yapildigi Bosna, yüklü bir stratejik anlam ve önemin yaninda, bu tasarilarin gerçeklesmesinde pek çok kolaylik ve zorlugu bir arada barindiran bir muammalar yumagidir. Bu açidan dünyanin gündeminden düsmeyecege benziyor. Basinin gündemi geçici olarak buradan daha sicak yerlere kayabilir ama toplumbilimin her dali için Bosna su an dünyanin gözlemlenmesi ve üzerinde çalisilmasi gereken en önemli noktasidir.

Bu kitap, savasin bitip uluslararasi himayede bir baris sürecinin basladigi 1995-98 arasindaki gelismeleri bir öykü edasiyla ele aliyor ve bir bakima da ayni günlerde Bosna’da bulunan yazarin hatirati niteliginde. Balkanlar üzerine daha önceki çok sayida kitap ve makalesinden tanidigimiz ve dünyada Türkler hakkindaki en büyük eser olan toplam 37 ciltlik ‘Türkler’ adli eseri hazirlayan Osman Karatay’in basili kitaplari sunlardir: Ba’de Harab’il Bosna (1997), Kosova Kanli Ova (1998), Balkanlarin Gülen Çehresi (1999), Hirvat Ulusunun Olusumu. Erken Ortaçag’da Türk-Hirvat Iliskileri (2000), vd. (Editör), The Turks, 6 cilt (2002), Omurtak Han’in Rüyasi. Bulgarlarin Türklükten Çikisinin Hikayesi (Türk Dünyasi Tarih Dergisi s.183-189’da -Mart-Eylül 2002- tefrika), (çeviri) Peter B. Golden, Türk Halklari Tarihine Giris (2002), Bosna-Hersek Baris Süreci (2002)

vodolia
2. March 2008, 21:12
http://img514.imageshack.us/img514/743/komitaac6.jpg

Komitacı- BJK'nin Kurucusu Fuat Balkan'ın Anıları

Turgut Gürer
GÜRER YAYINLARI

"...Fuat Bey, Batı Trakya'da ve Makedonya havalisinde fiili harekât ve ayaklanmayı bağımsız olarak idare edecek ve mesaisini düzenleme ve uygulama konusunda tamamen serbest bırakılacaktır..."
Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'm Fuat Balkan'a gizli emrinden...(1921)
Mustafa Kemal, Çanakkale cephesine Makedonya Komitası reisini neden çağırdı?
Milli Mücadele'ye katılan Beşiktaşlı sporcular kimlerdi?
Ki l iç Ali'nin Fuat Balkan'a verdiği, denize atılan bavulda neler vardı?
ismet İnönü başkanlığındaki Teşkilat-ı Mahsusa toplantısında neler görüşüldü?
Alman zeplinleri, Fuat Balkan'ın verdiği istihbaratla Selanik'te nereleri bombaladı?
BJK'nin ilk kulüp binası bir gecede nasıl yapıldı?
Teşkilat-ı Mahsusa'nın İstanbul'daki gizli karargâhı neredeydi?
Batı Trakya'daki ilk Türk cumhuriyeti nasıl kuruldu?
"Lozan" dönüşü İsmet İnönü, Fuat Balkan'a trende neler söyledi?
Fuat Balkan ilk Türk komitacıydı*. Birinci Dünya Savaşı'nda, Batı Trakya'da Bulgar komitacı [arıyla Sırp ve Yunanlılara karşı mücadele etti. Kurtuluş Savaşı'nda Batı Trakya'da, Yunanlıların Anadolu'ya sevk edecekleri kuvvetleri Rumeli'de oyalamakla görevlendirildi. Lozan Antlaşmasından sonra Mareşal Fevzi Çakmak, Fuat Balkan'a bir takdirname gönderdi ve "sonsuz hizmetleri" için kendisine teşekkür etti. Üç dönern TBMM milletvekilliği yaptı. Cephe'den Meclis'e gireniere verilen yeşil-kırmızı kurdeleli İstiklal Madalyası sahibidir. Eskrimdeki başarısıyla spor tarihine adını yazdırdı. BJK'nin 'T'no.lu kurucu üyesi olan Fuat Balkan üç dönem BJK'nin başkanlığını da yaptı.
* Komitacı: Siyasi bir amaca ulaşmak için silahlı mücadele yapan gizli topluluk veya örgüte bağlı kimse (TDK sözlüğü).

vodolia
6. March 2008, 16:35
http://img256.imageshack.us/img256/1117/mslmancy0.jpg

Bir Müslüman Bosna Köyünün Halk Şarkıları

Kitabın adı: Bir Müslüman Bosna Köyünün Halk Şarkıları
Yazarı: Yvonne R. Lockwood
Çeviren: Ayşe Pamir Dietrich
Türü: Kültür
Basım: 1. Baskı
Basım Yılı: 2004
Konu no: 781.629182
Sayfa Sayısı: 192
Boyutu: 24 cm.
Yayın no: 3019
Dizi Adı: Kültür Eserleri
Dizi no: 395
ISBN: 975-17-3136-4
Baskı Sayısı: 1.000
Fiyatı: 5.000.000 TL.

İçeriği: 1966-1968 yıllarında Planinica adlı bir Bosna köyünün lirik halk şarkıları üzerine yapılan bu çalışmada halk şarkılarının köy toplumunun sosyal yaşamındaki rolü onların insanlar üzerindeki etkisi ve nesiller arası ilişkiler incelenmektedir. Bu kitap tarihçiler, toplum bilimciler ve halk bilimcileri için bir kaynak niteliğindedir.

šarenalaža
6. March 2008, 19:24
http://img256.imageshack.us/img256/1117/mslmancy0.jpg

Bir Müslüman Bosna Köyünün Halk Şarkıları

Kitabın adı: Bir Müslüman Bosna Köyünün Halk Şarkıları
Yazarı: Yvonne R. Lockwood
Çeviren: Ayşe Pamir Dietrich
Türü: Kültür
Basım: 1. Baskı
Basım Yılı: 2004
Konu no: 781.629182
Sayfa Sayısı: 192
Boyutu: 24 cm.
Yayın no: 3019
Dizi Adı: Kültür Eserleri
Dizi no: 395
ISBN: 975-17-3136-4
Baskı Sayısı: 1.000
Fiyatı: 5.000.000 TL.

İçeriği: 1966-1968 yıllarında Planinica adlı bir Bosna köyünün lirik halk şarkıları üzerine yapılan bu çalışmada halk şarkılarının köy toplumunun sosyal yaşamındaki rolü onların insanlar üzerindeki etkisi ve nesiller arası ilişkiler incelenmektedir. Bu kitap tarihçiler, toplum bilimciler ve halk bilimcileri için bir kaynak niteliğindedir.

Kitap; yazarın ve çevirenin sunuşları, araştırma ve değerlendirmelerin yer aldığı birinci kısım ile türkü sözleri, notalar ve eklerin bulunduğu ikinci kısımdan oluşmuştur. İlk kısmın Giriş başlığı adı altında çalışmanın yapıldığı köyün ve çevresinin tarihi, kültürü ve etnik yapısı hakkında öz bilgiler verilmiştir. Çalışma yapılan köyün yaşantısı ile aile yapısı ve ekonomisi Köy adı altındaki başlıkta toplanmıştır. Şarkıların Etnografisi, halk türkülerinin Planinica köyü kültürüne ait özelliklerinin, türlerinin ve bunların hangi ortamlarda icra edildiğinin yazıldığı yerdir. Şarkıların Sözleri, araştırmacı tarafından sözel doku (bağlam, konteks) dikkate alınarak yapılmış türkü sözleri yorumlarına ait ve çalışmanın en geniş bölümüdür. Türkülerin temaları ve içeriklerine göre sınıflamasının yapıldığı bu yere, konu sınıflamasına ait bir tablo eklenmiştir. Sonuç bölümünde çalışmanın kısa bir değerlendirmesi yapılmıştır. Kitabın inceleme bölümü olan ilk kısım, Slav folkloru ve halk bilim üzerine çıkan eserlerin verildiği bir kaynakça ile son bulmuştur.

Kitabın ikinci kısmında Planinica ve komşu köylerde kaydedilen türkü sözlerinin temasına ve icrasına bağlı metinlerinin yer aldığı bölüm ile notaları vardır: Şarkı Sözleri ve Notalar. Türkü sözleri bent bent hem aslı ile hem de Türkçesiyle verilmiştir. Ayrıca kaynak kişilere ait iki tablo da bu bölümdedir. Bölüm başlıkları ve bazı sayfalar, araştırmacının o yılların yaşantıları ile müzik icralarını gösteren kaynak değeri olan fotoğraflarla süslenmiştir.

dino
8. March 2008, 10:51
http://img374.imageshack.us/img374/1822/fermanlarmk0.jpg

Yazar : TİKA
TİKA – DPA İşbirliğinde hazırlanmıştır.
Fermanlar Kataloğu Tiran 2005 – 296 s.
Yayın No: 83

Her millet, bir tarihi mirasın sahibidir ve milletler tarihleriyle yaşarlar. Bu tarihi mirasın en önemli bölümlerinden birisini de şüphesiz arşivler oluşturur. Türkiye arşiv malzemesi bakımından çok büyük zenginliğe sahiptir. Bu gün Osmanlı Devleti’nden devraldığımız büyük arşiv mirası, ülkemizi dünyanın en zengin arşiv potansiyeline sahip sayılı devletlerden birisi konumuna getirmiştir.

Bu paha biçilmez eserler yalnızca Osmanlı Devleti’nin değil, üç kıtaya yayılmış topraklar üzerinde kurulan kırktan fazla devletin de tarihine ışık tutacak belgelerdir. Bu belgeler sadece tarihi, kültürel ve siyasi açıdan değil, estetik ve sanatsal özellikleri bakımından da büyük değerlere sahiptir. Tarihi ve bilimsel yönünün yanı sıra sanat ve estetik değeri de olan Osmanlı fermanları Arnavutluk Devleti ve halkı için olduğu kadar Türk halkı ve Türk Devleti içinde, Arnavutluk’la ilgili fermanlar katalogu eserinin yayınlanması, kaynaklardan yola çıkarak geçmişi tarif edici nitelik taşıyan teşebbüslerden biri haline getirmesi açısından, önemli görülmektedir. İki ülkenin iki önemli kuruluşu olan, Arnavutluk Devlet Arşivleri ile Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı’nın Tiran Bölge Program Koordinatörlüğü arasında gerçekleşen sıcak işbirliği neticesinde 600’e yakın ferman, berat, buyruk, emirname ve ilanlar. Bu eserde tasvir edilmiş güzel bir çalışma ortaya çıkarılmıştır. Bu eser tarihçilere, sosyologlara, hukukçulara, devlet adamlarına, Türk ve Arnavut halkına yararlı olacağı inancındayız. Tarihten gelen güçlü bağları günümüze taşımada önemli gayretleri bulunan iki ülkenin bu alanda gösterdikleri işbirliğinin de gelecek nesillere aktarılacak önemli bir hizmet olarak kabul edilmektedir. Eser Türkçe – Arnavutça – İngilizce olarak hazırlanmıştır. Türk ve Arnavut kültürüne önemli katkı sağlayacaktır. Tarihe mal olmuş birçok önemli olayın da anlatıldığı bu eser titiz bir çalışmanın ürünüdür.

vodolia
14. March 2008, 17:20
http://img511.imageshack.us/img511/7664/bosna13op0.jpg


Bosna / Osmanlı'nın Batı Yakası

Hüseyin Yorulmaz
3F YAYINLARI

Bu kitap, ele alınan konuların dün ve bugün itibariyle incelenmesi ve o konular çerçevesinde zamanla tutulmuş günlüklerin bir araya getirilmesi ile oluşmuş bir çalışma, kendisine has melez bir tür. Bir yönüyle inceleme araştırma, bir yönüyle günlük. Kimi yazılarla seyahatname, kimi konuşmalarla röportaj. Bazen şehrengiz, bazen de kronoloji.

šarenalaža
16. March 2008, 13:57
The Falcon and Eagle: Montenegro and Austria-Hungary, 1908-1914 (Paperback)
by John D Treadway (Author)

http://ecx.images-amazon.com/images/I/41M3TVH1PHL._AA240_.jpg

--------------------------------------------------------------------------------
List Price: $26.95

Avusturya ile Karadağ arasında 1908-1914 ilişkilerini konu alan kitabın yazarı John D Treadway

http://www.amazon.com/gp/product/1557531463/balkanalysisc-20

vodolia
21. March 2008, 10:22
http://img149.imageshack.us/img149/2866/balkanocukbu7.jpg

Balkanlarda Türk Çocuk Siiri Antolojisi

Avrupa'nin güneydogusunda yer alan bir yarimada olan Balkanlar, tarihte Türk yerlesmelerinin de önemli bölgelerinden biri oldu.

Özellikle Osmanli yönetimi sirasinda Balkanlar, devletin iki kanadindan birini olusturan bir yöredir. Bu yüzdendir ki bölgede daima Türk nüfus olagelmistir. Balkan savasindan sonra bu nüfusta ciddi azalmalar olmakla birlikte günümüzde de yörede dikkate alinmasi gereken bize ait bir nüfus kütlesinden söz etmek gerekir.
Basta Bulgaristan olmak üzere Yunanistan, Makedonya, Kosova, Romanya ve Moldovya'da yasamaya devam eden soydaslarimiz, tarihi birikimlerinin etkisiyle baska kültürel faaliyetleri yaninda Türk edebiyati ile de iliskilerini sürdürmekte, buralarda dilimizin ses bayraklari olan sair ve yazarlar yeni bir heyecanla Türkçe'ye yeni ürünler eklemeye devam etmektedirler.

Elinizdeki kitapla sizlere bu ürünlerin çocuk siiri boyutunu sunmak istedik. Çünkü bölgede en gelismis alan, çocuk edebiyatidir. Bu çalismayla Makedonya, Kosova, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya ve Moldovya'da yasayan Türk sairlerinin çocuk siirleri ilk defa bir araya toplanmis oluyor.

vodolia
21. March 2008, 10:27
http://img514.imageshack.us/img514/2294/balkanocuk2oq1.jpg

Mustafa İsen, Tuba Işınsu İsen; Editör: Murat Adalı

Tarihte Türk yerleşmelerinin en önemli bölgelerinden biri olan Balkanlar, günümüzde de Türk nüfusu barındırmaya devam etmektedir.

Başta Bulgaristan olmak üzere Yunanistan, Makedonya, Kosova Romanya ve Moldavya'da yaşamaya devam eden Türkler, günümüzde de Türkçe'yi hem konuşma hem de yazı dili olarak kullanmaya devam etmekte ve dille yazılmış edebi eserler üretmektedir.

Elinizdeki kitapla sizlere bu ürünün çocuk hikayesi örneklerinden bir demek sunuyoruz.

Balkanlarda Türk Çocuk Hikayesi Antolojisi, Bulgaristan'dan on beş, Makedonya'dan on beş, Kosova'dan dokuz, Yunanistan'dan dört, Romanya'dan bir ve Moldavya'dan on hikayecinin ana dilleri Türkçe ile yazılmış örneklerini içeriyor. Böylece sözü edilen ülkelerde yaşayan Türk hikayecileri ilk kez bu kitapta bir araya gelmiş oluyorlar.

(Tanıtım Yazısından)

šLjiVoVicA
26. March 2008, 23:15
Imaging The Balkans...


http://upload.wikimedia.org/wikipedia/en/1/14/ImaginingBalkans.jpg


Balkanlar'i Tahayyül Etmek

Maria Todorova Balkanlar’i Tahayyül Etmek’e çarpici bir giris cümlesiyle basliyor: "Bati kültüründe bir hayalet geziniyor: Balkanlar hayaleti." Bu kitap, bir anlamda bu "hayalet"in nasil olusturulup kullanildiginin, hangi islevleri yerine getirdiginin derinlemesine açiklanmasindan olusuyor. Todorova’ya göre, Balkanlar etrafinda insa edilen söylem, "Bati"nin kendine iliskin imgesinin kurulmasinda da kritik bir rol oynuyor. "Dogu"dan farkli bir damgalanmaya maruz kalan Balkanlar, Bati’nin kendi içindeki ötekiyi temsil ediyor. Bati içindeki farkliliklara da duyarli olan yazar, homojen bir "Bati" kavrayisina karsi çikiyor, çesitli Bati uluslarinin Balkan tahayyüllerindeki ortak noktalarin yani sira degisik (ve zaman içinde degisen) vurgulari da inceliyor. Todorova, inanilmaz derecede zengin bilgi birikimiyle, yarimadaya iliskin olarak disaridan bakisla yaratilan çok çarpici imgelerin tarihini sunmakla yetinmiyor, ayrica çesitli Balkan uluslarinin içeriden bakislarini da arastiriyor, hatta bu konuya öncelik veriyor. Söz konusu uluslarin kimliklerinde Balkanli olmanin ne ölçüde önemli bir yer tuttugunu arastiriyor. Örnegin, Balkanlar bir Osmanli mirasi olmasina ragmen, Türk ulusal kimligini kuran çesitli ikili karsitliklar içinde Balkanli olmanin neden marjinal bir konumda kaldigini inceliyor. Belki de, kitabin en göz kamastirici yönü, bütün somut sorunlari ve degerlendirmeleri, çok incelikli kuramsal tartismalarla temellendirmesi. Balkanlar’i Tahayyül Etmek, pek çok açidan klasik sayilan, önemi tartisilmayan bir basyapit.

-alıntı-


http://en.wikipedia.org/wiki/Imagining_the_Balkans


* Kitap "Balkanları Tahayyül Etmek" adı ile Türkçe'ye çevrilmiştir...



http://www.tulumba.com/mmTULUMBA/Images/bk/zBK980045YH824_250.jpg

vodolia
2. April 2008, 13:14
http://img219.imageshack.us/img219/7563/kalezf8.jpg

Boşnak yazar Meşa Selimoviç'in Ötüken'den çıkan 'Kale' romanı, her insanın öz benliğini, kendi içinde ördüğü kalesinin ardına saklamasını hikaye ediyor.


Yugoslav edebiyatının dünyaca ünlü Boşnak asıllı yazarı Meşa Selimoviç'in 'Kale' adlı romanı, Ötüken Yayınları arasından çıktı. 'Derviş ve Ölüm' adlı romanıyla dünya edebiyat çevrelerinde geniş yankılar uyandıran Selimoviç'in olgunluk dönemlerinde yazdığı Kale'nin konusu, Sultan I. Abdülhamit döneminde geçiyor. Saraybosna'dan çok uzaklarda, Hotin'e savaşmaya giden bir grup Boşnak savaşçının içinde yer alan şair ve öğretmen Ahmet Şabo'nun, korkunç ve gayr-i insani savaş anılarıyla başlayan roman, Şabo'nun savaş sonrasında ülkesine döndüğü zaman başından geçen olaylarla gelişiyor. Çok kısa bir süre içinde, barış zamanında ayakta kalmanın savaş sırasında ayakta kalmaktan daha zor olduğunu öğrenen Şabo, insanların içlerindeki vahşi kurdu sadece savaş dönemlerinde değil hayatları boyunca beslediklerini farkedecektir. Savaştan döndüğünde ailesinin veba salgınından yok olduğunu ve evlerinin yandığını öğrenen genç, zeki, sivri dilli ve iyi niyetli Şabo'nun, kasabanın ileri gelenlerinin katıldığı bir toplantıda keskin bir çıkış yapması, onun yaşamını idame ettirecek bir işten yoksun olmasına neden olur. Kendini birden iktidar savaşlarının ortasında bulan ve kasabadaki sosyal yaşamdan izole edilen Şabo'nun, bu zor günlerindeki tek destekçisi ise daima onun yanında olan Hıristiyan asıllı eşi Tiyanadır.

Osmanlı tarihine yelken açacaksınız

Hayatta sahip olduğumuz en önemli şeyin sevgi olduğunu vurgulayan Ahmet Şabo, aynı zamanda döneminin Saraybosnası'nın sosyo-kültürel yapısını, Bosna'nın siyasal atmosferini mükemmel tasvirlerle özetliyor. Bilge ve herşeye rağmen insani olanı savunan Ahmet Şabo'nun serüvenlerini okurken, Osmanlı'nın Balkanlar'da kan kaybetmesinin asıl sebeplerini de görüyorsunuz. Balkan ülkelerini, halkın gündeminden uzak yöneticileri atayarak yönetmeye çalışan İstanbul'un, bu ülkelerdeki yönetim kadrolarına üç kağıtçılar, hırsızlar, kendi menfeatlerini her şeyin üstünde tutan dalkavuklarla doldurduğunu farkedememesi, bu ülkelerdeki insanların kendi milli bütünlüklerini inşa edemeden imparatorluğun dört bir yanına savaşmak için gönderilmesi, Osmanlı'nın Balkanlar'daki damgasının neden silindiğini anlamamıza yardımcı oluyor. Romanında, evrensel ve her dönemde geçerli olacak konuları ustalıkla işleyen Selimoviç, Saraybosna Müslümanlarının I. Abdülhamit döneminde içinde bulunduğu psikolojiyi başarıyla yansıtıyor. Yazarın tanımıyla, "Hayatın çıraklık dönemini savaşta harcayan, tıpkı nehrin çakıl taşlarını biçimlendirdiği gibi hayatın da kendisini biçimlendirmesi fırsatını kaçıran, bu yüzden de başkalarının gözünde tuhaf, kendi gözünde ise yabancı biri olan" Ahmet Şabo'nun, bütün olmusuzluklara rağmen umudunu yitirmeden güzel olana yönelme gayretini ilgiyle okuyacaksınız.

Bosna'dan çıkan edebiyat devi

Batı'nın belli başlı klasikleri ve birkaç yerli romancı dışında, belleğini diğer ülkelerin romancılarına kapatmış olan bizler için, Meşa Selimoviç'in 'Kale'sini okumak, kültürünü yeterince tanımadığımız halde Osmanlı yadigarı gözüyle baktığımız Saraybosna insanını anlamamız için güzel bir fırsat. Bu roman, eski Osmanlı hinterlandına dahil olan halklara sahip çıkanlara, bu halklara, sadece Osmanlı'dan kalma miras olduğu için sahip çıkılamayacağını, bu halklar üzerinde hak iddia etmek için belli bir emek sarfetmek gerektiğini gösteriyor. Kale, Osmanlı hinterlandına sahip çıkabilecek yeterli bilgilere sahip olmadığımızı, onların sesine kulağımızı tıkadığımızı ve onların ilgisine layık olmadığımızı anlatıyor aynı zamanda. Savaşın insanlar üzerindeki yıkıcı etkisini eserlerinde sık sık işleyen Selimoviç'in, savaş günlerini yaşaması ve savaşın getirdiği kargaşa dönemlerinde kardeşini feci bir şekilde kaybetmesi, hayatı boyunca onun peşini bırakmaz. İslamiyet'in öğretilerine sıkı sıkıya bağlı olan bir ailede yetişen Selimoviç, Belgrad Üniversitesi'nin Felsefe Bölümü'nde okuduğu yıllarda Batı kültürü hakkında edindiği bilgilerle Doğu felsefesi hakkındaki birikimini kafasında başarıyla harmanlar. Mükemmel gözlemleme yeteneğini, felsefe birikimiyle sentezleyen Selimoviç, kişilik tahlillerindeki ustalığıyla çağdaş psikolojik çözümleme tekniklerinde ne kadar yetkin olduğunu gösteriyor. Yugoslavya'da yazarlığının ilk dönemlerinde anlaşılmayan, hatta kitap eleştirmenleri tarafından küçümsenen Selimoviç, yaşamının son zamanlarında Sırplar ve Boşnaklar arasında paylaşılamayan yazar olur. Kale dışında Derviş ve Ölüm, Ada, Yabancı Ülke, Sessizlikler, Sis ve Ay adlı eserlere imza atan Meşa Selimoviç, Yugoslav'ya da pek çok önemli göreve getirildi. (Ötüken yayınları/ Tel: 0212-251 03 50)

yeni şafak

vodolia
8. April 2008, 08:05
http://img144.imageshack.us/img144/3029/ortacc2.jpg

Tür / Cins : TARİH / REFERANS
Dil : TÜRKÇE
Yazar : DOĞAN KUBAN , ERGUN ÇAĞATAY
Yayın Evi : TETRAGON A.Ş
ISBN : 975947896X
Baskı Tarihi : 01.12.2007

Konu

Orta Asya'dan Balkanlar'a 2000 Yıllık Yolculuk!

Bu eşsiz değerdeki kitabın, akıllara durgunluk veren serüveni, birkaç bin yıl önce Orta Asya'da başladı...

Orly Havaalanı'nda on kişinin ölümüne ve onlarca insanın yaralanmasına yol açan ASALA'nın terörist saldırısından sağ kurtulanlardan biri de yıllarca Accociated Press, Gamma gibi ajanslarda, Time /Life gibi dergilerde çalışmış "foto-gazeteciliğinin" önemli bir adı olan Ergun Çağatay'dı. Sağ, ama tepeden tırnağa yanmıştı... En büyük kâbusu, ellerini bir daha asla kullanamamaktı. En büyük düşü ise "Türkçe Konuşanlar" kitabını gerçekleştirebilmekti...

Çok uzun ve zorlu geçen tedaviden sonra, ellerini kullanabildiğini gördüğünde, bu pahalı düşün peşine düştü. Orta Asya'dan Balkanlar'a, Akdeniz'i de içine alan çok geniş bir coğrafyayı ve iki bin yıllık tarihi bir birikimden damıtılanları içeriyordu bu megaproje. Orta Asya'nın olan ve olmayan yollarında 150 bin kilometre yol kat ettikten, 50 bin fotoğraf çektikten ve "Bir zamanlar Orta Asya'da" başlıklı sergisini Japonya'dan, Amerika'ya çeşitli ülkelerde açtıktan sonra nihayet bu proje gerçekleşti. Önce Türkiye'de, ardından yurtdışında yayınevi arayan Çağatay, Türkiye'de 50 yayınevine başvurmuş, yanıt veren olmayınca arayışını yurtdışında sürdürmüş ve kitap, Alman Prestel Yayınevi tarafından, Hollanda'nın "Prens Claus Vakfı"nın yatırımıyla İngilizce basılmıştı.

Kitabın editörlüğünü üstlenerek projeye yürekten sarılarak katılan Doğan Kuban, geniş açılımlı, aynı zamanda batılı yazarlara, tarihçilere, sanat tarihçilerine eşsiz bir ders niteliğindeki "Giriş" yazısını yazdı... Kitaba girecek konular ve yazarlar birlikte seçildi.

Türk, Alman, Amerikalı, Fransız, İsveçli, Kazak, Norveçli, Özbek, Rus, Ukraynalı uzmanların da yazılarıyla yer aldığı kitapta, Oslo Üniversitesi'nden Prof. Bernt Brendemoen'in takdim, Ergun Çağatay'ın önsöz ve Doğan Kuban'ın Giriş yazılarından sonra 400 fotoğraf ve 34 makale yer alıyor.

Kitabın içeriğini, iç kapaktaki Svat Soucek imzalı sözler yeterince açıklıyor:

"Bu kitap Türklerin mirasını, kültürel değerlerinin önemini ortaya koyarken okurları da yeryüzünün en zengin uygarlıklarından birini keşfetmeye ve günümüz dünyasındaki rolünü anlamaya yöneltiyor."

Birbirinden çarpıcı fotoğraflar eşliğinde dil ve kimlik üzerine; göçebelik etkileşimleri, Türklerle Orta Asya İran- Arap Slav Avrupa etkileşimleri üzerine, sözlü edebiyattan mimariye, yemek kültüründen çeşitli sanat alanlarına, insan davranışlarına, eşsiz bir yolculuk!

Kitap, sayfalar boyu ilerledikçe yeryüzünde en güçlü silahın ne para, ne iktidar; yeryüzündeki en etkili iletişim ve tanıtım aracının ne ticaret ne sanayi olmadığını, sadece kültür olduğunun bir kez daha ayrımına varmamızı sağlıyor.

lazkizi
18. April 2008, 09:41
Balkanlar
Bir Tarih Laboratuarı


http://img524.imageshack.us/img524/5910/balkanlarsloanaif6.jpg


William M. Sloane
Nesnel Yayınlar

1910-1914 yılları Balkan haritasının yeniden çizildiği yıllardı. Batı Avrupa destekli milliyetçilik hareketleri Balkan topluluklarını birer birer güçten düşmüş Osmanlı İmparatorluğu'ndan koparıyor, emperyalist güçlerin nüfuz mücadelesi bu yeni ve büyük ölçüde zorlama devletleri kendi aralarında kanlı çatışmalara sevk ediyordu. Yazar bölgeye ve Avrupa'ya ilgisini yeni çeviren ABD'nin oluşmakta olan yeni dengelerde yerini arayışını temsil etmektedir. Sureti haktan görünüşünün ardındaki Batı-merkezci tutumu, devrin Batılı güçleri arasında hâkim olan değerlerin bir yansımasıdır. Osmanlı'nın dağılış sürecinde Batılı devletlerin "Hasta Adam"a bakış açısının günümüz için de ibret verici dersler içerdiği kanısındayız.

belmak
7. May 2008, 08:51
Luan Starova'nın `Keçiler Dönemi`, `Babamın Kitapları ` ve `Tanrıtanımazlık Müzesi ` üçlemesi (YKY)

Luan Starova 1941'de Arnavutluk'ta, Ohrid Gölü'nün güney yakasındaki Pogradec/Pogradeci kentinde doğdu. 1945'ten beri Makedonya'da yaşıyor. Babaannesi Türk. Babası Kait Starova Türkiye'nin ilk başbakanlarından (22 Kasım-Mart 1925) liberal eğilimli Fethi Okyar'ın kuzeni. Üsküp Üniversitesi'nde karşılaştırmalı Fransız edebiyatı profesörü olan Starova halen Makedonya'nın Fransa büyükelçisi. Evli ve üç çocuklu. Altı yabancı dil biliyor. Keçiler Dönemi Fransa'da 1997 yılının En İyi Yabancı Roman Ödülü'nü kazandı.

Yazar ve Kitaplar hakkında bir eleştiri yazısı:

Starova kitaplardan bir `Balkan Babil`i inşa ediyor

Balkanlar , özellikle Arnavutluk ve eski Yugoslavya `nın Makedonya `sı İkinci Dünya Savaşı `ndan başlayarak, doksanlı yıllardaki Bosna Hersek `in kaderine benzeyen işgallerle ve tehditlerle sürekli karşı karşıya kaldı. İtalyanca , Yunanca konuşan askerlerin dipçiklerine maruz kalan halk, aynı zamanda Rusça söylev veren Büyük Ağabey`in, Stalin `in tehdidini ve küçük ağabeyler Tito ile Enver `in Sırpça ve Arnavutça baskısı altında yaşadı. Bir üçlemenin parçaları olan `Keçiler Dönemi`, Babamın Kitapları ` ve Tanrıtanımazlık Müzesi ` kitapları boyunca, geçtiğimiz yüzyılın Balkanların bu yönünü keşfediyoruz. Yazar Luan Starova`nın dünyanın eski ve modern dilleriyle yazılan kitaplarının önünde tuttuğu bu notlar 1997 yılında Fransa `da en iyi yabancı roman ödülünü alan `Keçiler Dönemi` romanıyla başlar ve mozaik romanın bir örneği sayılabilecek `Babamın Kitapları `yla devam eder. Üç kitabın da neredeyse tek kahramanı Arif Ahmet Starova, Balkanların bu yazgısını soruşturan çalışkan bir entelektüel ve bilge bir kalp. Yazar, okura babasının hayatı eşlikçiliğinde kutsal dinlerin, Batı-Doğu ayrımının, sosyalizmin Balkanlardaki etkilerini sonuçlarıyla sunar. Ahmet Starova, büyük devletlerin ve ardından kendi ifadesiyle `Stalin İmparatorluğu `nun kimliksizleştirme eylemleri sonucunda Balkanların silinen yüzünü, Balkan halklarına yeniden kazandırma peşinde olan bir Don Kişot . Hatta bu Don Kişot amacı uğruna, binlerce yol öncesine gidip eski bir Balkan inancı olan progomopleksia (atalara tapınma)`yı bile inceler.

DAUDET`İN KEÇİSİ BALKANLADA GEZİNİYOR

Arif Starova, zihni ve kitaplarıyla ilk savaşımını `Keçiler Dönemi`nde verir. Serinin ilk kitabı olan `Keçiler Dönemi` soluk soluğa okunabilecek bir av partisini andırıyor. Starova, Moskova `dan verilen emirle Arnavutluğun şirin bir göl şehri olan Pogradec`te Parti İl Komitesi `nin keçi avını anlatırken, babasının aracılığıyla insanların uygarlaşmaya evcil hayvanlarla birlikte girdiklerini vurguluyor. Arif Ahmet , okuma yazma bilmeyen keçi çobanı Çanga`ya sadece Balkanlar `da değil, diğer uygarlıklarda da keçinin önemli bir sembol olduğunu söylüyor. Hindistan `da iki temel nedenden biri olan Praktika`nın ve Dünyanın anasının, Çin `de yıldırım tanrısının, Roma tapınaklarında gezinme serbestisine sahip tek hayvanın keçi olduğunu duyduğunda Çanga`nın yüzü gülüyor. İşin içine bir de ünlü Fransız Alphonse De Daudet`in cesur keçisinin öyküsü girdiğinde, Çanga alfabeyle haşır neşir olmaya koyuluyor.

Sesi ve sakalıyla mizahi bir figür gibi keçinin bu romanda dilediği dolaşması boşuna değil. Stalin İmparatorluğu `na hizmet eden Pogradec İl Parti Komitesi , bütün Yugoslavya `da olduğu gibi keçilerin çobanları fabrikada birer işçi olmaktan alıkoyduğunu düşünmesi, keçi figürünü romanın temel dayanağı yapıyor. Keçiler Balkan sosyalizminin katılığını yumuşatırken, okura insan-doğa ilişkisini böylesi bir ortamda yeniden sorgulatıyor. Roma , Bizans , Osmanlı ve Sovyet baskılarının bağladığı zincirleri keçi sesinin yerelliğinin çözdüğünü düşünüyor Baba Starova.

Babamın Kitapları `nda ise sohbet arkadaşı bir entelektüel `Bay K .` Baba Starova Doğulu olduğunu düşünerek elindeki kitaplara sarılıp tekrar tekrar okur. K. ise bir batılı olduğunu varsayarak ömrünün okumaya yetmeyeceği bir kütüphane oluşturma peşinde. K. Paris `e giderken, Arif Ahmet Balkanların Doğulu olabileceğini hesaplayarak İstanbul `u tercih ediyor. Arif Ahmet , kendisine kitaplarından bir `Balkan Babili` inşa ediyor ve kitapların arasında Balkan halkları için bir yurt oluşturma gayretine girişiyor; insanı odağında tutarken din, dil millet ve coğrafyayı sadece birer araç olarak görüyor. Bir yurt imgesine dönüştürülmüş Balkanlar aynı zamanda yurtsuzluk kliğini de içeriyor. Bir istikrar unsuru olarak gördüğü eski başkent İstanbul `a Proust `un çocukluğuna yaptığı gibi yolculuklar yapıyor.

Yazar, yıllar sonra Enver Hoca `nın yönettiği yurduna dönüp `Tanrı tanımazlık Müzesi `nde Stalin `in sert bakışlarını ve diğer ikonaları yorumluyor, ama sıklıkla babasından devraldığı varsayılan kitaplığı, yani belleği ziyaret eder. Şehir şehir kucakta taşınmış bu kitaplık, Balkan uluslarının büyük devletler ve Stalin İmparatorluğu altında yaşadıklarının bir özeti niteliğinde.

Üçleme , açıkçası kronolojik bir bağla birbirlerine bağlanmış ve ayrı ayrı okunabilecek bir özenle hazırlanmış. `Keçiler Dönemi`, `Babamın Kitapları ` ve `Tanrıtanımazlık Müzesi `, geçtiğimiz yüzyıl Balkanlarının ikinci yarısındaki olaylar dizgesini sunduğu gibi Starova`nın kendi hayatının ve kişisel bilincinin belirgin çizgilerini Balkanların bu tarihine yaklaştırıyor. Balkanların köklerine ve geleceğine ışık tutan bu romanlar, böylesi bir babanın yokluğunda bıraktıklarının, buruk ama güçlü varlığını yakalıyor; babanın zorlu hayatı, insanlığın kurtuluşu için küçük, alçakgönüllü bir istek gibi duruyor.

Her birinde farklı roman tekniklerinin denendiği bu üç kitap, Balkan edebiyatında yerini daha da sağlamlaştıracak ve çok büyük olasılıkla Starova`nın adı, Canetti, Selimoviç ve Andriç gibi yazarlarla birlikte anılacak.

SÜREYYA KAYACAN
2008-05-07 Yeni Şafak

vodolia
8. May 2008, 11:22
Eski Yugoslavya sınırları içinde basılmış Osmanlı Paraları

http://img175.imageshack.us/img175/8262/sskitap1b233x331iu7.jpg

Eski Yugoslavya Federal Cumhuriyeti sınırları içinde darpedilmiş Osmanlı paralarını kapsayan bu kitap Sıprça, İngilizce ve Türkçe olarak üç dilde hazırlanmıştır. Tarihi geçmişleri, darp yerleri, darp işaretleri, fotoğraf ve çizimleriyle II.Murad'dan II.Süleyman'a kadar olan dönemde basılmış bilinen bütün paraları bulabilirsiniz.
Baskı adedi : 500 (numaralandırılmış), 202 sayfa, yumuşak kapak. Belgrad 1987. Fiyat: 35 €


http://img175.imageshack.us/img175/5333/para1xb4.jpg

šLjiVoVicA
9. May 2008, 09:54
http://www.kitapyurdu.com/getimageV2.asp?resimkod=103502&boyut=185

Prizren - Dersaadet

Prizren-Dersaadet
Abbas Erdoğan Noyan
Birun

Osmanlı Türk’ü ile Arnavut etkileşimi günümüze kadar uzanmıştır. Meselâ, Arnavut kökenli dil bilgini Şemsettin Sami Fraşeri, iki dilin zenginliğine de katkı yapan çok değerli yapıtlar vermiştir. Osmanlı ve daha sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin siyasal, sosyal ve kültürel yaşamındaki bu Arnavut-Türk etkileşimi günlük hayatta kendisini; Arnavutköy, Arnavut çeşmesi, Arnavut çileği, Arnavut biberi, Arnavut ciğeri, Arnavut kaldırımı, “Neka küfte, oka ekmek” gibi deyişlerle göstermiştir.
Şemsettin Sami aynı zamanda Türk sporuna ve özellikle futbola başlangıç hizmetleri vermiş olan Ali Sami Yen’in babasıdır. Bunun dışında Arnavut kökenli şairler, yazarlar, ressamlar, siyaset adamları gelip geçmiştir.
Arnavutlar kendilerine kartal anlamına gelen “Şkiptar” derler. Bu sebepten Anadolu’ya yerleşmiş Arnavutlar, soyadı aldığında, Şipal, Çupi, Şar, Şardağ, Alpan gibi isimleri seçmişlerdir. Arnavutluk’taki yerleşim birimlerini, (Priştina, Borova, Grebene, Kumova) soyadlarında değerlendirenler de vardır. Asıl ilginç soyadları ise Tuna kelimesiyle başlayan ve bitenlerdir: Gürtuna, Aktuna, Zorlutuna gibi...
Arnavut sözcüğünün, Osmanlılarla ilk anlaşmayı yaptığı sanılan bir güney bölge derebeyliğinin “Arianitis”’in adından kaynaklandığı üzerinde durulmuştur. Ayrıca saf, temiz, dürüst anlamındaki “Arian” kelimesinden türetilmiş olduğu da dile getirilen görüşler arasında yer almıştır.
Siyasal ilişkiler konusunda, özellikle Avrupa’yı ve bu arada Balkanları saran bağımsızlık ve milliyetçilik akımları ile bunların yarattığı sosyal olaylar, Arnavutları da içine almıştır. Bu, başlı başına büyük bir inceleme alanıdır. Osmanlı’nın en üst düzeylerinde olduğu kadar (otuz kadar Arnavut kökenli sadrazam var), diğer hizmetlerinde de çalışan Arnavutlar, Balkanlarda topluca Müslümanlığı seçen ilk millettir. Arnavutlar, sâdece Osmanlıya karşı değil, diğer devletlere karşı da uzlaşma yolunu seçmişlerdir.

Arnavutlar’ın Türkiye’deki yaşamının unutulmamasını isteyen yazar, bu kısa öyküde, genel anlamda yazılı tarih ile yaşanılan sözlü tarih arasındaki farkı ortaya koymaya çalışıyor. 1923 doğumlu bir sinir ve ruh hekimi olan Noyan, çocukluğunu kuşatan söylemleri, araştırmaları ile destekleyip; Sultan II. Abdülhamit’in Yıldız Sarayı muhafızlığına getirilen Arnavut taburunun öyküsünü yazmış. Kitap, kurulmuş ve ayrılmayacak biçimde gelişmiş bir köprüyü topluma sunmayı amaçlıyor.

vodolia
17. May 2008, 09:54
http://img84.imageshack.us/img84/3442/sarajevomarlboroay6.jpg
Miljenko Jergovic

Saraybosna´da çekilen eziyetleri ve yaşanan zulmü anlatan pek çok kitap yazıldı, bunların arasında Miljenko Jergovic´in kitabının özel bir yeri var. Jerfovic bir şair; ayrıca, Müslümanlarla dayanışmayı sürdürmek için Saraybosna´da kalmayı tercih eden bir Hırvat. Sarajevo Marlboro, duygu sömürüsüne kaçmayan, nesnellik uğruna soğuk ve ruhsuz bir anlatıya da dönüşmeyen, içerdiği ayrıntılarla bir insanlık durumunu bütün çıplaklığıyla yansıtan olağanüstü bir eser. Bombardımanın ortasında kente hakim olan festival havası, iyi giyinmeyi, süslenmeyi ihmal etmeyen genç kız ve kadınlar, en kötü koşullarda müzik dinlemekten vazgeçmeyen insanlar, unutulmayan sahnelerle okurun zihnine kazınıyor.

Künye
Adı Sarajevo Marlboro
Orjinal Adı Sarajevo Marlboro
EAN 9789754708868
ISBN 975470886X
Yayın No İletişim 708
Dizi Çağdaş Dünya Edebiyatı 155
Sayfa - Fiyat 172 Sayfa / 10.400.000 TL - 10,40 YTL
Baskı 1.Baskı Nisan 2001, İstanbul
Yazar Miljenko Jergovic
Çeviren Beliz Coşar
Editör Osman Yener
Düzelti Serap Yeğen
Kapak Utku Lomlu
Uygulama Hüsnü Abbas
Montaj Şahin Eyilmez
Kapak Filmi Diacan Grafik
Cilt Sena Ofset
Basımevi Sena Ofset

vodolia
29. May 2008, 09:19
http://img81.imageshack.us/img81/222/sarajevoupoezijimn9.jpg

"Grad i riječ - Sarajevo u poeziji" (Kent ve sözcük- şiirde Sarajevo)

sarajevo ile ilgili şiirlerin derlendiği yeni bir şiir kitabının tanıtımı yapıldı..başlıca bölüm başlıkları;

"Pogledi na Sarajevo"
"Sarajevo u sevdalinkama i baladama"
"Romanse sarajevskih Sefarda"
"Neron u Sarajevu" 1992-1995 (neron sarajevo'da)

sancho
31. May 2008, 02:23
Balkanlar'da Türk Çocuk Hikayeleri
http://i27.tinypic.com/2nm3wc7.jpg


Mustafa İsen/ Tuba Işınsu Durmuş
VARLIK YAYINLARI

Osmanlı yönetimi sırasında Türklerin yoğun olarak yaşadığı ve bugün bile kayda değer bir Türk nüfusu barındırmakta olan Balkanlar’da; Yunanistan, Makedonya, Kosova, Bulgaristan, Romanya, Moldova vatandaşı soydaşlarımız; tarihi birikimlerinin etkisiyle Türk edebiyatına yeni ürünler kazandırmayı sürdürmüşlerdir. Varlık Yayınları’nın kurucusu Yaşar Nabi gibi, Balkan kökenli bir edebiyat insanı olan Prof. Dr. Mustafa İsen’in Tüba I. Durmuş ile birlikte, bu yörenin Türkçe çocuk edebiyatı ürünlerini ilk kez derledikleri bu yapıt, Balkanlar’da TÜRK ÇOCUK ŞİİRİ başlıklı kitapla birlikte, 1933’de Türkçe edebiyatın varlığını sürdürmek ve yüceltmek için kurulmuş bir yayınevinin 75. yılına yakışan bir temel başvuru kaynağı.

vodolia
13. June 2008, 08:32
http://www.Photo-Host.org/thumb/515664kartpostallarla_balkan_sava351305.jpg (http://www.Photo-Host.org/view/515664kartpostallarla_balkan_sava351305.jpg)

Mehmet Nail Bey'in Derlediği Kartpostallarla Balkan Savaşı (1912-1913)
Dinç, Güney
Yapı Kredi Yayınları


Osmanlı'nın tek başına giriştiği son savaş. Acı bir yenilgi, onur kırıcı bir barış antlaşması. Bu hengâmede tutsak düşen genç bir Osmanlı subayının Sofya'daki tutsaklık günlerinde topladığı kartpostallarla oluşturduğu albüm. Bu acı savaşa Bulgar devletinin bakış açısını yansıtan ve Türk kamuoyunca bugüne kadar hiç bilinmeyen kartpostallar kitapta bütüncül bir belgeselin kareleri olarak değerlendiriliyor, yorumlanıyor. 20. Yüzyıl başında yaşanan ve Birinci Dünya Savaşı'nın küçük çaplı bir provası sayılan Balkan Savaşı ilk kez bu denli ilginç bir görsellikle Türk okurunun karşısına çıkıyor. Savaşı yakından izleyen gazeteci yazarların tanıklıkları da kitaba ayrı bir değer katıyor.

belmak
15. June 2008, 21:52
Balkans Beyond Nationalism and Identity

Author: Pavlos Hatzopoulos
Publisher: I. B. Tauris (February 19, 2008)
<http://www.ibtauris.com/display.asp?K=9781845115036&aub=Pavlos%20Hatzopoulos&m=1&dc=1>

For decades, we have come to accept that nationalism formed the basis of the modern history of the Balkans. In this bold and controversial study, Pavlos
Hatzopoulos turns this assumption on its head. Through a ground-breaking
examination of the non-nationalist ideologies in the Balkans during the interwar period, Hatzopoulos calls into question the supposedly inherent connection between the Balkans and nationalism and argues that nationalism
does not form the sole ordering principle of the modern history of the Balkan region. Focusing on the ideologies of communism, liberal internationalism and agrarianism, Hatzopoulos examines how these interact with nationalist ideology. He demonstrates how non-nationalist theories challenge the nationalist view of the Balkans as the sum of several national spaces. He even questions the nationalist understanding of the very term 'the Balkans'. "The Balkans Beyond Nationalism and Identity" revisits contemporary debates on a region that is still a European crisis point and challenges the nation-centric understanding that permeates it. In proposing a description of 'the Balkans' as a contested political concept, the book argues for a completely fresh interpretation of the region's composition.

vodolia
20. June 2008, 08:15
http://www.Photo-Host.org/thumb/748815zirve.jpg (http://www.Photo-Host.org/view/748815zirve.jpg)

Yazar: Ferid Muhiç
ISBN: 6055988050
Çeviri: Mariya Leontiç
Yayıncı: Bengü Yayınları
Yıl, Yer: Ankara, Mayıs 2008
Sayfa: 124

Bosna Hersek'in bilge Devlet Başkanı Aliya İzzet Begoviç'in yakın dostu ve Bosna direnişinin mimarlarından Ferit Muhiç'in şiirlerinde, çocuksu bir bilgi ve dünya algısı seziliyor. Bu kitap, bize Bosnalı bir filozofun ruh ve fikir dünyasını, görüşlerini tanıma imkânı veriyor. Zirve kitabıyla kâinat, varlık, yokluk, hayat, ölüm, dağlar, sema gibi birçok kavramlar idrakimize sunuluyor.

Dağları mekân tutan bir filozof!

Prof. Dr. Ferid Muhiç, şair, felsefeci ve dağcı. 1943 yılında Bosna’da Mahoye köyünde doğmuş. 3 yaşında hayvanlarla iletişim kurabildiği keşfedilmiş ve o zamandan bu yana da dağlara tırmanarak kendisine bu âlemden arkadaşlar edinmiş. Balkanlar’da yüksekliği 2000 metreyi aşan dağları tek başına, silahsız, çadırsız, yemeksiz ve susuz gezmiş. Halen Üsküp Aziz Kiril ve Metodiy Üniversitesi’nde çağdaş felsefe ve yeni çağ dersleri veren Muhiç’in 20’den fazla eseri var. Aslıhan Aydın

kakavje
21. June 2008, 11:04
http://www.ata.boun.edu.tr/Faculty/Sevket%20Pamuk/books/pamuk_faroqui_quatert_a.jpg


This major contribution to Ottoman history is now published in paperback in two volumes: the original single hardback volume (1994) has been widely acclaimed as a landmark in the study of one of the most enduring and influential empires of modern times. The authors provide a richly detailed account of the social and economic history of the Ottoman region, from the origins of the Empire around 1300 to the eve of its destruction during World War One. The breadth of range and the fullness of coverage make these two volumes essential for an understanding of contemporary developments in both the Middle East and the post-Soviet Balkan world. The text of volume one is by Halil Inalcik, covering the period 1300-1600. The second volume, written by Suraiya Faroqhi, Bruce McGowan, Donald Quataert and Sevket Pamuk, continues the story to 1914. Each volume examines developments in population, trade, transport, manufacturing, land tenure and the economy, and extensive apparatus and bibliographic information is provided for students and others wishing to pursue the subject in more detail. Both volumes will be fundamental to any future discussion of any aspect of Ottoman history.

pantolonlu bulut
25. June 2008, 09:48
http://kapak2.netkitap.com/075bk/T/tutun_37414.jpg

Tütün
Dimitri Dimov

Can Yayınları / Çağdaş Dünya Edebiyatı Dizisi

Toplumcu gerçekçi akımın büyük ustalarından Dimitır Dimovun yazdığı Tütün adlı bu dev romanda anlatılanlar, tütün dünyasının, Sarı Dünyanın kişileri arasında geçer. Tütün yapraklarının işlendiği atölyelerin tozlu, acı havasında çalışan, benizleri solmuş, ciğerleri çürümüş kalabalık bir insan topluluğu ve onların karşısında sömürgen bir avuç işbirlikçi. İkinci Dünya Savaşı öncesinde başlar roman ve savaş sonuna kadar toplumun on yıllık dünyasını destanlaştırır. Dimov, bu romanını 1951 yılında yayımlayınca büyük tepkilerle karşılaşmıştı. Bu tepkiler, romanın yapısından geliyordu. Romanda anlatılan kişilerin hepsi de capcanlı, yaşayan kişilerdi. Dimitır Dimov, inandığı bir gerçeği roman boyunca dirençle ve büyük bir sanatçı kişiliğiyle dile getiriyordu. İnsanlar ne toptan kötü, ne de kusursuz kimselerdir. İnsanlar iyi ya da kötü olarak doğmaz, içinde yaşadıkları toplum düzeni onları iyi ya da kötü yapar, diyordu. Toplumcu Gerçekçi roman anlayışının ilkel ve katı kurallarına böylece karşı çıkışı önce büyük tepkiler yarattıysa da, sonunda Dimov, bu romanıyla milyonların yazarı olmayı başarmıştır.

šarenalaža
5. July 2008, 00:57
Kitabın Adı Balkan Savaşı
Kitabın Yazarı İbrahim ARTUÇ
Yayınevi ve Adresi Kastaş A.Ş., İstanbul
Basım Yılı 1998

KİTABIN ÖZETİ

(E) Kur.Alb. İbrahim ARTUÇ tarafından hazırlanan bu kitapta, hepimizin "Balkan Savaşı" denince "O yarayı açma" dediğimiz ve neredeyse her Türk ocağından bir can alan "Balkan Bozgununun" öyküsü, bir ay gibi kısa bir sürede tüm Rumeli'mizi kaybedişimizin nedenleri ile aynı zamanda Rumeli'nden ana vatana göç eden Türklerin yazgıları, ders almamız açısından, belgelere dayalı olarak ortaya konulmaktadır.

Kitapta öncelikle; yirminci yüzyılın başlarında, yani 1910'larda, bir ayağı Adriyatik Denizinde, bir ayağı Yemen'de, bir eli GİRİT'te, diğeri Basra Körfezinde olan, üç kıtaya yayılmış Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu zorluklar vurgulanmaktadır. İmparatorluğu oluşturan değişik milletler, değişik dinlerden kurulu toplumlar, bağımsızlık istiyorlardı. Devlete karşı silahlı ayaklanmalara girişiyorlardı. Traplusgarp nedeniyle İtalyanlarla savaşırken Arnavutluk isyanı, o bitmeden Arabistan'da İmam Yahya ayaklanması, arkasından Makedonya Bulgar gizli ihtilal komitelerinin faaliyetleri yoğunlaşmaya başlıyordu. Yüzyıllardır beraber yaşayan, Bulgar'ı, Sırb'ı, Yunan'ı, Arnavut'u ve Türk'ü birbirine girmeye başlamıştı.

Bunlara karşılık Osmanlı yönetimi, otoritesini ve güvenilirliğini kaybetmiş, 1908 de kurulan mecliste, 60 Arap, 25 Arnavut, 23 Rum, 12 Ermeni, 5 Yahudi, 4 Bulgar, 3 Sırp, 1 Ulah olmak üzere toplam 133 çeşitli milletlere mensup milletvekili ve 127 de Türk milletvekili bulunuyordu. Bu durum yönetime olumlu katkı sağlayamıyorlardı. Meşrutiyet aleyhtarı faaliyetler yoğunlaşıyordu. Şeriat taraftarları, 13 NİSAN 1909 da (eski tarihle 31 Martta) ayaklanarak hükümeti düşürüyor ve yeni hükümeti kuruyorlardı. "İttihat ve Terakki Cemiyeti", zor elde edilen meşrutiyet yönetimini tekrar tesis etmek maksadıyla, Selanik'te bulunan bir Tümen gücünde "Harekat Ordusu" ile İstanbul'a intikal ediyor, ayaklanmayı bastırıyorlar ve yönetimi tekrar kontrol altına alıyorlardı. Yani Osmanlı devletini saran alev çemberi yavaş yavaş daralırken, içerde de iktidar mücadeleleri nedeniyle otorite boşluğu, bu ateşi daha da körüklemekteydi.

Yüzyıllar süren Osmanlı egemenliğinden daha dün kurtulup, ayrı devletlerini kuran küçük Balkan milletleri, yalnız başlarına Osmanlı Devleti ile başa çıkamayacakları bilinciyle ve Rusya'nın da desteğiyle kendi aralarında gizli gizli anlaşarak "Hasta Adamın" ölümünü hızlandırmayı amaçlıyorlardı.

Balkan Devletleri birbirleriyle anlaşırken, Babıâli gözleri görmeyen, kulakları duymayan bir ama gibi, beliren tehdidin farkına varamıyorlardı. Dışİşleri Bakanı Noradunkyan "Bulgar Devletinin Osmanlı Devleti'ne saldırmayacaklarına dair, Yüce Meclise teminat veririm" diyor. Başbakan Sait Paşa "Balkan Hükümetleriyle ilişkilerimiz en iyi şekilde yürümektedir" ifadesini kullanıyor ve Yunanistan Kralı Venizelos ve Rus Dışişleri Bakanı Sazanof'a övgüler yağdırıyordu. Avrupa'da Le Tamps gazetesi, Bulgar-Sırp gizli anlaşmalarını kamuoyuna duyuruyordu. Fakat Osmanlı yönetiminin hale büyüyen tehdidin farkına varamayarak, eğitimli ve son tertip 120 bin yedek Nizamiye ve Redif askeri terhis ediyor, bu yetmezmiş gibi Genelkurmay Başkanı Ahmet İzzet Paşa komutasında 35 taburluk usta erlerden oluşan hatırı sayılır bir kuvveti, Yemen isyanını bastırmak için uzaklara gönderiliyordu. Babıâli Hükümeti; yaklaşan kış nedeniyle artık savaş tehlikesinin atlatıldığını düşündüğü 30 Eylül 1912 tarihinde, Balkanlıların birbiri peşine seferberlik ilan ettiklerini hayretle öğreniyordu. Artık saç kesilmiş, kel görülmüştü. Osmanlı Hükümetimde seferberlik ilan ediyor ancak Balkan devletlerini kışkırtmamak ve barışçı niyetini göstermek için seferberliğin sadece Rumeli ve Batı Anadolu'da uygulanmasına karar veriyordu. Oysa Balkanlılar 4 ay önceden gizli anlaşmalarını yapmış ve savaş hazırlıklarını olanca güçleriyle tamamlamışlardı. Nihayet Balkanlardaki ateşi, 2 Ekim 1912'de Karadağ tutuşturuyordu.

Babıâli'nin ayakları yavaş yavaş suya değiyordu. Büyük devletler engel oluyorlar, Balkanlılar Osmanlıya saldırmaya korkuyorlar, "Kış yaklaştı böyle bir mevsimde savaş olmaz" savlarının, bir yanılgıdan başka bir şey olmadığı ortaya çıkıyordu.

Yunanlılar "Megalo İdea"'yı, Bulgarlar dokuzuncu yüzyılda kurdukları "Büyük Bulgaristan'ı", Sırplar on dördüncü yüzyılda kurdukları "Sırp İmparatorluğu'nu", Karadağlılar ise güneye doğru büyüme isteklerini gerçekleştirmek için doğan fırsatı değerlendirme heves ve arzusuna kapılıyorlardı.

Osmanlı Hükümeti, daha seferberliğini tamamlamadan 16 Ekim 1912 sabahı İstanbul'daki Bulgar ve Sırp Maslahatgüzarlığına verilen bir nota ile Bulgaristan ve Sırbistan'a harp ilan ediyor, Yunanistan'ı harbin dışında tutmak manevrasıyla, bu ülkeye savaş ilan etmiyordu.

Evet, Osmanlı Hükümeti 16 Ekim 1912'de harp ilan etmekte, ancak ordusunun son tertip 120 Askerini terhis etmiş, 35 taburunu başında Gnkur. Bşk. olmak üzere Yemen'e göndermiş, İtalyanların İzmir'e çıkarma ihtimaline karşı Balkanlardaki kuvvetlerinin bir kısmını İzmir'e intikal ettirmiş, seferberliğini tamamlayamamış, silahlı kuvvetlerini bir salgın hastalık gibi saran "Mektepli", "Alaylı", "Redif", "Zadegan", "Kurmay" subay çekişmelerini giderememiş, ordunun silah ve teçhizattaki eksikliklerini tamamlayamamış, yeterli eğitim ve tatbikat yaptırılamamıştı. Bu şartlarda Osmanlı Silahlı Kuvvetleri Balkanlarda, Doğu Ordusu ve Batı Ordusu halinde tertiplenmişti. Her iki ordu da sefer mevcudunun çok altında muharebeye gireceklerdi. (Doğu Ordusunun sefer kadrosu 478.848, mevcudu 115.000, Batı Ordusunun sefer kadrosu 418.899, mevcudu 188.000 dir.)

2. Doğu Cephesi :

Başkomutan Vekili Nazım Paşa başta olmak üzere, bir kısım bakanların katılımıyla, Bulgar ordusunun seferberlik ve yığınaklanmasına vakit bırakmadan hemen taarruza geçilmesine karar verildi. Oysa ki Bulgar Ordusuher türlü hazırlığını tamamlamıştı. Hazırlığını bitiremeyen ise Osmanlı Ordusuydu. Bulgarlar 18 Ekim 1912'de birinci ve ikinci Bulgar Ordu'ları Edirne doğrultusunda hududu geçerek, Üçüncü Ordu ise Istranca Dağları'nı aşmak üzere ileri harekata başlamışlardı. 22 Ekim 1912'de Türk Doğu Ordusu da 1,2 ve 4ncü Kor. ile Kırıkkale istikametinde kuzeye, 3ncü Kor ile Bulgar ordusunu kuşatmak maksadıyla, batı istikametinde taarruza başlamışlardı. 23 Ekim 1912 sabahı, öncü birliklerin arasında savaşın başladığı anda, 3ncü Kor. bölgesinde Afyon Redif Tümeni askerleri paniğe kapılıyor ve kaçmaya başlıyorlardı. Bu durum geriden gelen Nizamiye birliklerini de etkiliyor, birliklerin büyük kısmı düzensiz olarak daha muharebeye başlamadan çekilmeye başlıyordu. Diğer Kor. bölgelerinde de gelişmelerin pek iç açıcı olmadığını değerlendiren Ordu Komutanı Lüleburgaz hattına çekilme emrini veriyordu. Bulgarlar kuşkularını giderdikten sonra, Türklerin yerini öğrenmek maksadıyla keşif birlikleri ileri harekata başlamıştı.

Bu arada Başkomutan Vekili Nazım Paşa ile Doğu Ordu K.nı arasında yeni savunma hattının Lüleburgaz mı olsun, Çorlu doğusu mu olsun tartışması yaşanmış ve tahkimat için kaybedilen üç günden sonra Lüleburgaz'da savunmaya karar verilmiş ve iki ordu halinde tertiplenilmişti. 28 Ekim-2 Kasım 1912 tarihleri arasında icra edilen muharebelerde, kuzeyde Türklerin, güneyde Bulgarların harekatı gelişmişti. Güneydeki Birinci Ordu'nun Birinci Kor. bölgesindeki Uşak Redif Tümeni'nin bozgun halinde çekilmeye başlaması nedeniyle, Birinci Ordu Komutanı, kuzeydeki 2 nci Ordu'nun Pınarhisar istikametindeki gelişen taarruzlarından habersiz olarak geri çekilme emri veriyordu. Başkomutan Vekili Nazım Paşa'da durum değerlendirerek, 2 nci Ordu'nun kuşatılmasını önlemek maksadıyla, her iki ordunun da Çatalca hattına çekilmesini emrediyordu. Ordu çekilme harekatı icra etmiyor, korkunç bir sel gibi geriye doğru kaçıyordu.

Başkomutan Vekili Nazım Paşa, tüm Çatalca Ordusunun emir komutasını alıyor ve cepheden çekilenler ile Anadolu'dan gelenleri yeniden teşkilatlandırarak, bu hatta tertipliyordu. Artık bu son şans idi. Ya İstanbul düşecek, ya İstanbul kurtulacaktı.

Bulgarlar, 17 Kasım 1912 tarihinde tekrar taarruza başlanmıştı. Ancak bu defa karşılarında, toprağa tırnaklarıyla yapışmış, her ne olursa olsun buradan geri çekilmeyeceğine inanmış Türk ordusunu karşısında bulmuştu. 3 Aralık 1912'ye kadar iki tarafta, karşılıklı mücadeleyle birlikte kolera ve dizanteri salgınıyla uğraşmışlar ve bu tarihte ateşkes imzalamışlardı.

3. Batı Cephesi :

Seferberliğin ilanından sonra Batı Ordusu K.lığına atanan Ali Rıza Paşa 8 Ekim 1912 tarihinde Selanik'e ulaştığında, Karadağ'ın harp ilanı ile karşılaşmıştı. Türk Batı Ordusu büyük kısmıyla Kocana, Kumanova, Üsküp, Manastır bölgelerinde yığınak yapmış, kalan kısmı tali cephelere dağılmış durumdaydı. Plan gereği önce Sırp kuvvetlerine taarruz edilecek onlar ezilecek, müteakiben Yunan kuvvetleri üzerine yürünecekti. 8 Ekim 1912'de başlayan Karadağ Ordusunun taarruzları amacına kavuşmamış, verdiği ağır kayıplar nedeniyle çok güçsüz duruma düşmüştü. 18 Ekim 1912 tarihinde Sırp orduları ileri harekata başladılar. Muharebe, 22 Ekim 1912'de Osmanlı Batı Vardar Ordusunun taarruzlarıyla başladı. Sırplar başlangıçta büyük kayıp verdiler. Türk ordusunun taarruzlarının başarıya ulaştığı bir sırada, 23/24 Ekim 1912 gecesi Redif'lerin yağmur nedeniyle ayrıldıkları mevzilerin kapatılamaması nedeniyle, "Kumanova Muharebesi" yenilgiyle sonuçlandı. Geri çekilen Türk birlikleri Üsküp-Köprülü hattında savunmaya geçti, burada da tutunamayınca Kırçaova-Manastır hattına çekilindi. 16-18 Ekim 1912 tarihlerinde icra edilen "Manastır Muharebesi'nde" de yenilen Batı Ordusu Arnavutluk dağlarına doğru çekildi. Bu arada Sırp-Bulgar karma ordusunda Selanik istikametinde ileri harekatına devam ediyordu.

Tesalya bölgesine yığınak yapan Yunan Ordusu, 18 Ekim 1912'de sınırı geçmişti. "Yenice Muharebeleri'nde" yenilen Osmanlı kuvvetleri Selanik bölgesine çekilmişti. Vardar kıyısında savunmayı göze alamayan, Hasan Tahsin Paşa 40.000 kişiye yaklaşan kuvveti ve bütün silah, araç ve gereçlerini 9 Kasım 1912'de Yunanlılara teslim ediyordu. Öte yandan Epir cephesinde, Yanya Kolordusu başarıyla harekatı icra etmiş ancak 6 aya yakın mücadeleden sonra son kurşununu da atıp ve son lokmasını da tüketip 6 Mart 1913'de teslim olmuştu. Rumeli'de son silah seslerinin duyulduğu İşkodra'da 27 Nisan 1913 günü sabahı teslim olmuştu.

Süleyman Paşa'nın liderliğinde 1354'de iki sal dolusu bir avuç kahramanla Gelibolu kıyılarında başlayan Avrupa'daki Türk yayılması, Viyana'ya kadar ulaştıktan sonra, yine başladığı yere dönmüş oluyordu. 558 yıl süren bu hakimiyet artık son buluyordu. Ancak İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri bunu kabullenemeyerek, 23 Ocak 1913 tarihinde "Babıâli Baskını" ile yönetimi ele geçirmişti. Yeni hükümet, Edirne'yi kurtarmak için Şarköy bölgesine 10ncu Kor. ile çıkarma yapılmasını ve Gelibolu'da bulunan Mürettep Kor. ile koordineli olarak Edirne istikametinde taarruz edilmesini planlıyordu. Ancak bundan da sonuç alınamadı ve Edirne halkı ile Şükrü Paşa komutasındaki kahraman Türk askerleri, son lokmasını yiyerek ve son kurşununu da atarak 26 Mart 1913'de teslim oluyordu.

4.Edirne'nin Kurtuluşu :

Osmanlı Devletine karşı birleşen Balkanlılar, artık miras kavgasına tutuşmuş, birbirlerinin üzerine atılmışlardı. Balkan Savaşı'nın bitiminden 2,5 ay sonra, yani 29 Haziran 1913'de tekrar top sesleri duyulmaya başlamıştı. Balkan Savaşı'na öncülük eden Bulgarlar, savaştan önce Sırplarla toprak bölüşülmesi konusunda temelde anlaşmışlar, anlaşamadıkları yerler için Rus Çar'ının hakemliğini kabullenmişlerdi. Ancak Yunanlılarla bir anlaşmaya varamamışlardı. Bulgarlar, Doğu Makedonya'daki bazı toprakları istiyordu. Yunanlılar, Bulgarların çok yer aldıklarını, İstanbul yolunu kapattıklarını ileri sürüyor, Sırplar ise kendi paylarına düşeceğini umdukları bir kısım toprakları elde edemediklerini ifade ediyorlardı. Öte yandan Romanya, Bulgaristan'ın büyümesinden rahatsızlık duyuyordu. Böyle bir ortamda Yunanlılar ile Sırplar anlaşıyor, bu birlikteliğe Romanya'da katılıyordu.

Bulgarların, Sırp ve Yunanlılara karşı 29 Haziran 1914 tarihinde baskın tarzında icra ettiği taarruz başarısızlıkla sonuçlanıyor ve Romenler Sofya'ya doğru ilerliyordu. Durumu değerlendiren Osmanlı Devleti, 15 Temmuz1913'de ordunun ileri harekatına karar veriyordu. Ordu Midye-Enez hattında 4 gün bekledikten sonra Avrupalı büyük devletlerin tehdit ve protestolarına aldırmayarak 21 Temmuz 1913'de Kırklareli'ni, bir gün sonra 22 Temmuz 1913'de de Edirne'yi kurtarıyordu. Nihayet, Edirne'nin kurtarılışından bir ay kadar sonra 29 Eylül 1913'de Osmanlı ve Bulgar hükümeti arasında "İstanbul Anlaşması" ile barış sağlandı. Yunanlılarla 14 Kasım 1913 tarihinde Atina'da, Karadağ'la 14 Mart 1914' de ayrı ayrı anlaşma imzalanarak Balkan savaşının hukuksal yanı tamamlandı.

Sonuç olarak; Balkan Savaşı, Türk tarihinde, benzeri olmayan büyük bir yenilgidir. Hatta yenilginin ötesinde facia ve bir tersyüz oluştur. Bu savaşlardan en karlı çıkan Yunanistan olmuştur. Osmanlı İmparatorluğunun Balkanlardaki dört ili, Selanik, Manastır, Kosova, Yanya, İşkodra'nın bölüşülmesinde;

a. Yunanistan 50 bin kilometrekare toprakla,1.600.000 nüfus,
b. Sırbistan 30 bin kilometrekare toprakla, 1.200.000 nüfus,
c. Bulgaristan 18 bin kilometrekare toprakla , 100.000 nüfus,
d. Karadağ 5 bin kilometrekare toprakla,150.000 nüfus kazanmışlardır.

Bu arada Arnavutluk bağımsızlığına kavuşmuş ve İşkodra içinde olmak üzere kendi topraklarına sahip çıkmıştır.

Balkanlarda post kavgası bitmiş gibi gözüküyordu. Ancak Avusturya-Macaristan ile Rusya'nın, Balkanları kontrol etme mücadelesi olağan hızıyla devam etmekteydi.

Sonuç olarak bu kitap da, siyasete bulaşmış, kendi içinde birlik ve bütünlüğünü muhafaza edememiş, eğitimsiz ve teçhizatsız ordu ile devletin bekası ve milletin geleceğini düşünmeyen, kifayetsiz, yeteneksiz, öngörüsü zayıf devlet adamlarının, ülkeyi ve milleti nasıl karanlığa sürüklediği, belgelerle anlatılmaktadır.

šarenalaža
15. July 2008, 21:59
http://kitap.antoloji.com/media/erenbooks/k/26/260308_k_8185.gif

Osmanlı Arşiv Belgelerinde Kosova Vilayeti: Vilajeti I Kosoves Ne Dukumentet Arkivore Osmane

Hazırlayan: H. Yıldırım Ağanoğlu, Sabahattin Bayram

Kosova Vilayetine bağlı sancak, kaza ve nahiyelerin yazışmalarının, fotoğraf be belge niteliğinde olan evrakların yayımlandığı kitap İdari ve mülki düzenlemeler, siyasi hayat, Askeri konular, İktisadi ve sosyal hayat, Hukuk, İmar faaliyetleri, Din, Eğitim, Nüfus, Vakıf ve Ekler başlıkları altıda bölümlerden oluşuyor.

vodolia
18. July 2008, 08:40
http://www.Photo-Host.org/thumb/048204tarik.jpg (http://www.Photo-Host.org/view/048204tarik.jpg)

Zagrep doğumlu fotoğraf sanatçısı Tarık Samarah'ın "Srebrenica" isimli fotoğraf kitabının, İngilizce ve Katalanca'ya çevrildiğine ilişkin bir haber...haberi okuyunca Hollanda'da konuşulan dil olan Felemenkçe'ye de çevrilmiş midir aceba diye sordum kendi kendime:confused:

Monografija "Srebrenica" Tarika Samaraha na katalonskom

Fotomonografija "Srebrenica" autora Tarika Samaraha, objavljena u IK "Synopsis" 2005. godine, ovih dana je prevedena na katalonski.
Izdavači iz Katalonije ispoštovali su autorovu želju da se monografija pojavi u izvornom obliku, što je rijetkost kada je riječ o ovoj vrsti umjetnosti. Osim što je monografija objavljena u istoj dimenziji rađena je i u istoj šatampariji MKT Print Ljubljana.

Monografija je štampana na katalonskom i engleskom jeziku. Promocija katalonskog izdanja monografije "Srebrenica" održana je prije par dana u Barseloni.

Monografija "Srebrenica" s potresnim fotografijama Tarika Samaraha i faktografskim tekstom Emira Suljagića, autentičan je dokument za vječnost. U monografiji se nalaze fotografije izbjegličkih kampova, masovnih grobnica, tijela žrtava, njihovih stvari iz svakodnevnog života, porušenih kuća, porodica koje tragaju za svojim najbližima. I spiskom od 7.109 ubijenih u Srebrenici.

Tarik Samarah rođen je 1965. u Zagrebu. Živi i radi u Sarajevu. Umjetničkom i dokumentarnom fotografijiom bavi se posljednjih deset godina. Član je Udruženja likovnih umjetnika primijenjenih umjetnosti BiH. Dobitnik je nagrade Grand Prix 2005. ULUPUBiH-a, te brojnih drugih priznanja.
(FENA)

vodolia
7. August 2008, 09:20
http://www.Photo-Host.org/thumb/824165raifvirmica.jpg (http://www.Photo-Host.org/view/824165raifvirmica.jpg)

Raif VIRMİÇA'nın KOSOVA'DA TARİH, KÜLTÜR GELENEK VE GÖRENEKLERİMİZ eseri üzerine... Ahmet S.İğiciler

GELENEK VE GÖRENEKLERİMİZ BAKİLİĞE KAVUŞTU

Osmanlı döneminde olduğu gibi bugün de Kosova’da kültürün ve sanatın, belirli bir seviyeye ulaşmasında, Prizren şehrin özel bir yeri ve katkısı olmuştur. Tarih boyunca Prizren, içinde barındığı çok sayıda Osmanlı mimari eserleriyle, vakfiyeleriyle, zengin kültürüyle, örf, adet, gelenek ve görenekleriyle huzurumuza çıkmıştır ve bütün bu edinimlerimizin hamisi olmakla birlikte ve onları yaşatmakta, Balkan şehirlerinin başında bulunmaktadır.

Osmanlılar döneminde “Şairlerin Yuvası” adıyla bilinen Prizren her zaman karşımıza zengin tarihiyle, Vilayet merkezi olduğu dönemde oynadığı siyasi rolüyle zengin kültürü, örf, adet, gelenek, görenek ve diğer edinimlerimizle huzurumuza çıkmaktadır.

Prizren’in yüzyıllara uzanan tarihinde yaşayan insanların hayatlarının büyük bir bölümünde ve sıralı yaşam mücadelesi yanında, örf, adet, gelenek ve görenekler ve onların yaşatılması da önemli bir yer tutmuştur. Çünkü bu geleneklerimiz halkımızın diğer özellikleriyle birlikte duygusunu ve düşüncesini yansıyan bir ayna olarak, maddi ve manevi değerlerinin kuşaktan kuşağa da taşıyıcısı olmuştur. Bu yüzden gelenek ve göreneklerin her toplumun önemli ve çok değerli unsuru olmakla ona sahip çıkmanın da o halkın ve toplumun değerli vazifelerinden biri sayılmaktadır.

Uzun zamandan beri varlığımızın mihenk taşlarından örf, adet, gelenek ve göreneklerimizle ilgili bütün gerçek ve özellikleri, kaleme alıp bu eserinde Kosova’da ad yapmış gazeteci yazar araştırmacı Raif VIRMİÇA ayrıntılı bir şekilde dile getirmektedir. Unutulmuşluktan gün yüzüne çıkarma özleminde bulunma arzusuyla Vırmiça, ilkin çoğu gelenek ve göreneklerimizi tefrika şeklinde Yeni Dönem Gazetesinde ve belgesel yapımıyla TV izleyicilerine tanıtma fırsatında bulundu. Çalışmamın sadece gazete ve TV de sınırlı kalmaması yönünde daha geniş bir kamuoyuna tanıtmak maksadıyla, bu çalışmasını daha da genişleterek kitap haline getirmiştir. Amacını da şöyle açıklamaktadır: “Oluşturduğumuz bu eserimizle, bizi biz kılan bu varlıklarımızın diğer edinimlerimizle birlikte hayatımızın kopmayan parçaları olmakla birlikte, bu topraklarda geleceğimizi ve mevcudiyetimizi belirleyecek ve yaşatacak unsurlarımızın başında geldiklerinden dolayı, kitabın bir kaynak eseri olarak kullanımında büyük değeri olacağına inanıyorum” Vırmiça, eserinde sergilenen örf, adet, gelenek ve göreneklerimizi yaşatmak ve unutmamak maksadıyla bu eserinde, titiz bir çalışmadan sonra bizzat yerinde ve kaynak kişilerden topladığı bütün örf, adet gelenek ve göreneklerimize yer verirken, onları geçmişten günümüze kadar taşıyarak, genç neslimize atalarımızdan kalan zengin medeniyetimiz muhtevasında yer alan gelenek ve göreneklerimizin bütün örnekleri sergileyerek, günümüz hayatında da onların kullanılması yönünde önemini vurgulamaktadır.

Prizren’deki örf, adet, gelenek ve göreneklerle ilgili bugüne kadar derli toplu yayınlanmış bir eser olmadığından dolayı, Prizren’deki örf, adet, gelenek ve göreneklerle ilgili ilk defa bu çalışma aracılığıyla geniş bir araştırmaya konu teşkil ederek, bilim kamuoyuna sunulmaktadır ki bu yönde bu kitabı bir kaynak eseri olması yönünde büyük önem taşıyacaktır.

Bu çalışmasında Vırmiça, Prizren’deki bütün örf, adet, gelenek ve göreneklerimizi en gerçek halleriyle yansıtmak amacıyla, bu konu üzerinde bilgi sahibi olan yaşlı kadın ve erkeklerle uzun süredir oturup bilgiler edindiğini bizzat biliyorum, çünkü Bahar Bayramları törenleriyle ilgili benimle de uzun uzadıya konuşmalarda bulundu. Daha sonra bütün bu bilgileri ayrı ayrı başlıklara toplayıp değerlendirdi ve hacet olan noktalardan başlayarak, kayıtlamasıyla, resimlemesiyle, dosyalaştırdı ve başkanı olduğu Kosova Türk Araştırmacılar Derneği Arşivine kullanımı için hizmete sunmuştur. Onun bugüne kadar yapmış olduğu bu tür araştırmalarının çoğu kişiler tarafından, sınav testi, mastıra tezi, doktora tezi olarak kullanıldığını da bildirmekte yarar görüyorum.

Eserinde örf, adet, gelenek ve görenek ve inançlarla ilgili ele alınan temaların, Prizren’de ne zaman ve nasıl gerçekleştiğini tespit edip, olduğu kadarıyla özelliklerini incelemek, hakkında bugüne kadar bilinen veya bilinmeyen bilgileri ve özellikleri vererek, derli toplu olmaya özenen bir belge halinde bilim kamu oyununa tanıtabilmektir.

Bu eseriyle Vırmiça biz, Kosova coğrafyasındaki en belirgin olan Prizren’de, atalarımızın yadigârı olan örf, adet, gelenek ve göreneklerimizin her günkü hayatımızdan silinmemesine damga vurmaya çalışmaktadır. Örf, adet, gelenek ve göreneklerimizin her geçen gün biraz daha unutulmasına katlanmak istemediğinden dolayı bizi biz kılan bu unsurlarımızı daha uzun yıllar yaşatılması için bura Türk ve diğer Müslüman toplumuna büyük yararlı olacağı inancıyla bu işe girişen Vırmiça’y ı sadece takdir etmek değil, ödüllendirmek gerekir. Çünkü Vırmiça’ya göre “belirli bir tarih döneminde, toplumsal-ekonomik ve sosyal-politik koşulları altında yaşatılan örf, adet, gelenek ve göreneklerimiz, kültürel ve maddi değerler içinde yer alırken, bugün onların incelenmesi ve araştırılması eskilerde olduğu gibi, bugün de buralarda yaşamakta olan Müslüman toplumunun geçmişinin incelenmesi ve tetkiki yönünden, özel bir ehemmiyet taşımaktadır. Bunca yıl Türk zevkinin ürünü olan örf, adet, gelenek ve göreneklerimiz diğer edinimlerimizle birlikte her nevi törenlerimizde tatbik edilerek, buralarda eskiden kalan yenisi de dâhil sanat dehamız sergilenmeye devam edilecektir, dilimiz, dinimiz tek sözle benliğimiz daha uzun yıllar yaşayacaktır”. İfadesinin devamında Vırmiça, “zaman ilerledikçe çoğu eski geleneklerimiz bazı yerleşim yerlerimizde önceleri gibi hâkimiyetini koruyarak, çoğu yerleşim yerlerimizde çağdaş toplumun etkisinde kalarak, bazı uygulamalarda farklılıklar oluşturmuştur, ama hiçbir zaman sönmemiştir. Çağdaş toplumun tesirinde kalmalarına rağmen çoğu geleneklerimiz hala her günkü hayatımızın bir parçası olmakla birlikte, nesilden nesle aktarılarak günümüze kadar yaşatılmaktadırlar. Dolayısıyla bunun farkında olan halkımız hem çağdaş olmaktan hem de atalarından kalan bu geleneklerinden pek kolay vazgeçmez. Bunun en büyük kanıtı da bu geleneklerimizin hala her günkü hayatımızda capcanlı kalması ve uygulanmasıdır”.

Vırmiça eserinde, Kosova’da Osmanlı medeniyetinin mihenk taşları olarak hala her günkü hayatımızda devam eden gelenek ve göreneklerimizi yedi ana başlık altında toplayarak okurun zevkine sunmaktadır.



- Bahar tören ve gelenekleri: (Daltulum, Sultani Nevruz Hıdırelez, , Hıdır Nebi vb)

- Düğün tören ve gelenekleri

- Doğumla ilgili adet, inanç ve gelenekler

- Sünnetle ilgili adet ve gelenekler

- Ölümle ilgili adet ve gelenekler

- Batıl İnançlar

- Halk Kıyafetleri



Kitabın özel bir yanını kitapta neşredilen örf, adet, gelenek ve göreneklerle ilgili mevcut olan çok sayıda bilgiler bizzat Vırmiça tarafından yerinde tespit edilen durumlar olmakla, çoğu adet ve gelenekler için çok sayıda eski ve yeni fotoğraflara da yer verilmektedir. Kitaba bir bütünlük kazandırmak maksadıyla ve kitabın genel temasını Kosova ve bu yörede kullanılan örf, adet, genel ve görenekler oluşturduğu için hemen kitabın başında Vırmiça, ayrıntılı ama özlü bir biçimde Kosova’yı geçmişten günümüze kadar taşıyarak, tarihiyle ilgili çok değerli bilgilere yer vererek okurunu bu konuda da bilgilendirmektedir.

Bugüne kadar Kosova’da gelenek ve görenekler konuları üzerinde yazılan ilk kitap olduğu için, bu eserin burada yaşamakta olan bütün Türk ve Müslüman toplumu için çok değerli ve önemli bir eser olacağında hiç şüphemiz yoktur. Kitapta ihtiva edilen bütün konular iyi bir yazılış tarzıyla ele alınırken, uzun yıllardan sonra ilk defa Kosova okuruna Türkçe olarak örf, adet, gelenek ve göreneklerle ilgili böyle kapsamlı bir araştırma ve belgesel eserin Raif Vırmiça gibi uluslar ve uluslar arası sahnede ad yapmış bir araştırmacı tarafından araştırılıp sunulmasından ve bir hayrat eseri olarak (hiçbir ücret almadan) yayınlamasından gurur ve mutluluk duyduğumu ifade ederken, toplumumuza böyle değerli bir eser verdiği için ve bütün örf, adet, gelenek ve göreneklerimizi bakiliğe kavuşturduğu için Raif Vırmiça’yı kutluyorum, kitabın yayınlanmasında emeği geçen herkese özellikle de ilgilerinden ve maddi katkılarından dolayı Türk Temsil Heyeti Başkanlığına da yazar ve bütün halkımız adına teşekkür ediyorum.

vodolia
11. August 2008, 08:07
http://www.Photo-Host.org/thumb/453395351ar305k_tara.jpg (http://www.Photo-Host.org/view/453395351ar305k_tara.jpg)

A be Muhammed, var mı sende alti guruş?

Lidiya Kumbaracı-Bogoyeviç'in Üsküp'te Osmanlı Mimari Eserleri adlı çalışması, Dr. Şarık Tara'nın girişimi ve çabasıyla Türkçe'ye çevrildi.

Üsküp'te doğan Şarık Tara, kitapla birlikte gönderdiği mektupta, eserin yaygınlaşması için dağıtım politikasından söz ediyor: "Kültürel mirasımızı yeni kuşaklara tanıtmak amacıyla bu eser ülkemizdeki kütüphanelerin tamamına, üniversitelerimize ve yabancı ülkelerdeki temsilciliklerimize gönderilecektir."

Çok doğru bir iş yapmış Şarık Tara. Çünkü bu tür kitaplar yayımlanıyor, ilgisiz birçok kuruma, kişiye armağan olarak gönderiliyor, asıl okuması, incelemesi gerekenlerin eline ulaşamıyor.

Ben de bu kitabı yazmadan önce yukarıdaki açıklamayı koydum ki, kütüphanelere gidenler bu kitabı bulup okuyabilsinler diye.

Doğdukları kentleri tanıtan, onunla ilgili kitapların yayınlanmasını sağlayanları desteklediğimi okurlarım bilir.

GÜZELİM ÜSKÜP AĞZI

Üsküp, bizim tarihimiz, edebiyatımız için önemlidir.

Cemal Kafadar'ın yazısındaki ilk paragraf, bu kentin önemini yeterince vurguluyor:

"İstanbul fethedildiğinde Üsküp çoktan bir Osmanlı şehri olmuş, sokaklarında konuşulan dillerin arasında Türkçe de katılmış, belki de sonradan İstanbullular'ın sevimli ama tuhaf bulacakları o güzelim Üsküp ağzı oluşmaya başlamıştı. Hayat hikáyesini bu iki şehir arasında özetleyebileceğimiz, Üsküp doğumlu şair Yahya Kemal'in kulağı bu ağıza aşinadır. Öğrencisi Ahmet Hamdi Tanpınar'a aktardığına göre, mütareke yıllarında Balkan göçmenlerinin yığıldığı İstanbul'da dinlediği bir Üsküplü vaiz, borç almanın ne kadar doğal olduğunu anlatırken, Hazreti Ali'nin Peygamber'e sorusunu şöyle seslendirir: "A be Muhammed, var mı sende alti guruş?" Bu sadece Türkçe'nin değil aynı zamanda Müslümanlığın da Rumeli'de biçimlenen, Anadolu'nun çeşitli ağızları ile harcı karılmış, yerel bir lehçesidir: Yalın, güleryüzlü, düzayak, köşesiz, teklifsiz ve olabildiğince külfetsiz.

Bütün bu özellikleriyle Üsküp'ün lehçesi, şehrin Osmanlı mimarisine de sinmiştir. Hayranlık uyandırıcı derecede incelmiş, ama biraz uzak ve dışlayıcı bir gramerin mükemmeliyetindense, 'oranın' insanına yakın ve mekanı paylaştığı diğer geleneklerle barışık olmayı tercih eden bir mimari. Orta ölçekli birçok Osmanlı şehrinde görebileceğimiz bu özellik, Üsküp'te en şirin ve zarif örneklerinden birini bulur ve şehre karakterini verir. Tanpınar'ın ifade ettiği gibi: 'Her mimarlık eseri, bulunduğu şehrin hayatını bir ev tanrısı gibi farkına vardırmadan idare eder. Onların kalabalığı ruhumuzda öyle bir konser yapar ki, ömrümüzde bir kere olsun onu dinlemek fırsatını bulursak, bir daha kaybetmemek şartıyla kendimizi bulmuş oluruz.'"

Kitap iki ana başlık altında yazılmış:

I. Kısım - Dini Mimari Yapılar, II. Kısım - Sivil Mimari Yapılar.

I. Kısım'ın sınıflaması da şöyle:

1. Camiler: Ayakta Kalan Camiler, Harabe Hálindeki Camiler, Günümüzde Mevcut Olmayan Camiler.

2. Cami Külliyeleri Dışında Bulunan Türbeler.

3. Tekkeler: Ayakta Kalan Tekkeler, Günümüzde Mevcut Olmayan Tekkeler.

II. Kısım - Sivil Mimari Yapılar

1. Ticari Yapılar: Ayakta Kalan Hanlar, Günümüzde Mevcut Olmayan Hanlar.

2. Sosyal Yapılar: Hamamlar, Ayakta Kalan Hamamlar, Günümüzde Mevcut Olmayan Hamamlar.

3. Su Yolları ve Çeşmeler: Su Yolları, Köprüler.

4. Diğer Yapı Çeşitleri: İdari Yapılar, Eğitim Yapıları, Konut Mimarisi, Askeri Mimari.

Kitabın içindekiler listesi, kitabın sadece mimari açıdan değil, tarih içindeki sosyal konumunu da anlatıyor.

Her ana bölümün başında bir 'giriş', o konuda okura ön bilgiyi vermekte.

Bu tür çalışmalar, Osmanlı İmparatorluğu'nun devlet yönetimini, fethettiği yerlerdeki politikasını da bize gösteriyor.

Üsküp'te Osmanlı Mimari Eserleri, hiç kuşkusuz, dini yapıların yanı sıra başka yapıları da anlatarak, yaşama biçimi, ticaret üzerine de bize bilgiler veriyor.

Çünkü mimarlık insanın yerleşiminden ibadetine, günlük yaşamına kadar birçok konuda ipucu vermektedir.

Kitabı, yorumlarla, yargılarla tanıtmak yerine buradaki uzmanların yazılarından öğrenmenizin daha uygun olacağını düşündüm.

Tarihe, mimarlığa, geçmişimize meraklı herkesin zevkle okuyacağı bir çalışma.

KİTAPTAN

Üsküp camileri

Mahallelerin, genellikle mahalle sınırları içinde inşa edilen ve bánisinin adıyla tanınan camilerin adını almalarının, Üsküp'e has bir özellik olduğu da söylenebilir. Bununla ilgili birkaç örnek vermekle yetineceğiz: Hacı Gazi Camii - Hacı Gazi Mahallesi, Emir Hoca Camii - Emir Hoca Mahallesi, İbni Payko Camii - İbni Payko Mahallesi, Yahya Paşa Camii - Yahya Paşa Mahallesi, vb.

Geçmişte Üsküp'te çok sayıda cami inşa edilmiştir. Evliya Çelebi, "Üsküp'te yüz yirmi mihrabın, büyük ve küçük caminin ve özel ibadet mekánlarının bulunduğunu; fakat cemaatle kılınan Cuma namazının, sadece kırk beş camide kılındığını," söylemektedir.

İleri sürülen bu cami sayısı, ilk bakışta belki de büyük bir saygı gibi gelebilir, fakat sınırları içinde bulunan camilerin adlarını taşıyan, günümüze kadar ulaşan Üsküp mahallelerinin adları göz önüne alınacak olursa, üç aşağı beş yukarı, İslám ibadethaneleri için zikredilen sayıya yaklaşmış olabiliriz.

Yüzyıllar boyunca Üsküp'te inşa edilen bu kadar çok sayıda caminin ancak 21'i günümüze kadar korunabilmiştir.

Taş Köprü

Üsküp'ün merkezinde bulunan, Vardar Nehri'nin üzerinden geçen ve Taş Köprü adıyla bilinen eski köprü, kentin iki yakasını birbirine bağlamaktadır. Üsküp'ün en önemli mimari yapıları arasında yer alan bu köprü, güzelliği ve görkemiyle kentin simgelerinden biri haline gelmiştir.

Üsküp Taş Köprü'sü, bir Osmanlı yapısının bütün özelliklerini taşımaktadır. Fakat buna rağmen kimi yazarlar veya araştırmacılar, köprünün Romalılar'ın eseri olduğunu söylemekte, kimileri ise Sırp döneminden kalma olduğu iddiasıyla ortaya çıkmakta, hattá köprüden Duşan'ın Köprüsü olarak bahsetmektedirler. Köprüyü Krali Marko'nun yaptırmış olduğu bilgisine de rastlanır. Yapı üzerinde çok belirgin Türk yapı sanatına özgü mimari ve süsleme öğelerinin mevcut olmasına rağmen, bu mimari eserin inşa tarihi konusunda çelişkili düşüncelere rastlanmaktadır. Ancak yapılan arkeolojik araştırmalar sonrası, köprü alanı üzerinde eski bir buluntuya rastlanmamış ve tipik mimari özellikleri dolayısıyla bir Türk köprüsü olduğu tartışmasız gerçek olarak kabullenilmiştir.

Kurşunlu Han

XVI. yüzyıl ortalarında, Müezzin Hoca el-Ma'deni adıyla tanınan Muslihuddin Abdül Gani tarafından inşa edilmiştir. Kurşunlu Han, Üsküp, Yeni Pazar, Trepça ve Mitroviça gibi, Rumeli'nin birçok yerinde hayratı bulunan bu şahıs tarafından kurulan büyük vakfa aittir. İnşasından hemen sonra hanın giriş kapısı üzerine yerleştirilmiş olması gereken ve bu konuda birtakım bilgiler içeren kitabesi, maalesef günümüze ulaşabilmiş değildir. Fakat 1549-50 yıllarında inşa edildiği sanılan Kurşunlu Han'ın bánisi Muslihuddin Abdül Gani el-Ma'deni'ye ait tescil edilmiş vakıfname korunmuş, bu belgede hanın sınırları tam olarak belirlenmiştir.
28 Haziran 2008
Doğan HIZLAN dhizlan@hurriyet.com.tr

vodolia
3. September 2008, 07:53
http://www.Photo-Host.org/thumb/245242ky.jpg (http://www.Photo-Host.org/view/245242ky.jpg)

Yazar Mehmet Hacısalihoğlu
Yayınevi: Bağlam

Bu kitapta, "Güneydoğu Avrupa'da Yer İsimleri Konkordansı: Bulgaristan" konulu araştırmadan elde edilen sonuçlar değerlendirilmektedir. Osmanlı coğrafyası hakkındaki bilgiler günümüzde de ihtiyaçları karşılayacak düzeyde değildir. Öyle ki belli
başlı el kitapları ve kataloglarda bile yer isimlerinin azımsanmayacak bir kısmı yanlış yazılmış olup bir çok yerleşim yerinin haritadaki yeri bilinmemektedir. Bu çalışma öncelikle böyle bir ihtiyacı karşılamak amacıyla hazırlanmıştır. Doğu Rumeli vilayetinde ve günümüzde Bulgaristan'ın güneyinde bulunan İslimye sancağı ve sekiz kazasında (İslimye, Ahyolu, Misivri, Burgaz, Aydos, Karinabad, Yanbolu ve Yeni Zağra) yer alan köy isimleri Osmanlı, Rus, Bulgar, Avusturya, Alman ve diğer kaynaklarda tespit edilerek farklı şekilleriyle karşılaştırmalı olarak verilmektedir. Çalışmada, Bulgaristan'da uygulanan yer ismi değişikliği politikası ve göçler sonucunda boşalan ve harabe olan köyler ayrıntılı olarak incelenmekte ve örneklerle ortaya konmaktadır. Antik dönemlerden beri yerleşim yerleri savaş ve kuraklık gibi değişik nedenlerle boşalmıştır. 19. yüzyıldan itibaren ise bu etkenlere başka önemli bir etken eklenmiştir: ulus devletlerin kuruluşu. 93 Harbi ve Bulgaristan'ın kuruluşuyla başlayan göçler ve homojenleştirme politikaları sonucunda İslimye sancağı ve kazalarının geçmişle bağları tanınmaz hale gelmiştir. Bulgarca olmayan coğrafi isimler değiştirilmiş ve Türk ve Rum yerleşim yerlerinin önemli bir kısmı boşalmıştır. Bazı kazalarda Müslüman köylerinin üçte birine yakını haritadan silinmiş ve harabe olmuştur. İslimye sancağı örneğinde, ulus devletlerin uyguladığı homojenleştirme politikalarının sonuçlarını köy bazında ortaya koyan ilk çalışmalardan biri olan bu eser; yakın dönem tarihinin anlaşılması için bu tür çalışmaların diğer bölgelere de yaygınlaştırılması gerekliliğini ortaya koymaktadır.

šarenalaža
14. September 2008, 07:05
http://img217.imageshack.us/img217/2936/bosanskijandzik2ev4.jpg


Vares ve civarının sözlü kültür eserlerinden oluşan bir derleme.

yazar MUFTIC BLAZIC AZMIR
YAYINLAYAN:VARES RUFAI TEKKESI
Vares, 01 Ocak 2004


"BOSANSKI JANDZIK
pjesme,price,predaje,obicaji,vjerovanja, izreke i poslovice Varesa i okoline (Kriva Rijeka,Crna Rijeka i Vrhovina)"

şeklinde bilgi verilmiş.

šarenalaža
14. October 2008, 07:54
http://www.dogankitap.com/images/kapakResimleriBuyuk/Pagarusa.jpg


Pagaruşa
Aylin Süer



Yazar Doğan Hızlan, Aylin Süer ve "Pagaruşa" adlı öykü kitabı üzerine şunları söylüyor: "Göçmen psikolojisinin, aidiyetsizliklerin, sorgulamaların öyküsü.
Ramis, Paraguşa, birer tip olma yüzeyselliğinden birer kahraman olma derinliğine doğru yol alıyorlar.
Aylin Süer'in öyküsüne girenlerin buruk hüznü, kendilerini arayışları, hiç kuşkusuz bir toplumsal platformdaki ürkekliklerinin yansıtılışı, onu atmosfer yazarları arasına katıyor.
Anlatım ritmi, okurun tökezlemeden, öykünün içeriğine yönelmesini sağlıyor. Anlattığını önemserken, anlatış biçiminin kalitesini tutturmayı da unutmuyor."

lazkizi
14. October 2008, 09:25
http://www.dogankitap.com/images/kapakResimleriBuyuk/Pagarusa.jpg


Pagaruşa
Aylin Süer



Yazar Doğan Hızlan, Aylin Süer ve "Pagaruşa" adlı öykü kitabı üzerine şunları söylüyor: "Göçmen psikolojisinin, aidiyetsizliklerin, sorgulamaların öyküsü.
Ramis, Paraguşa, birer tip olma yüzeyselliğinden birer kahraman olma derinliğine doğru yol alıyorlar.
Aylin Süer'in öyküsüne girenlerin buruk hüznü, kendilerini arayışları, hiç kuşkusuz bir toplumsal platformdaki ürkekliklerinin yansıtılışı, onu atmosfer yazarları arasına katıyor.
Anlatım ritmi, okurun tökezlemeden, öykünün içeriğine yönelmesini sağlıyor. Anlattığını önemserken, anlatış biçiminin kalitesini tutturmayı da unutmuyor."

İşte yine oldu... Kitabın içeriğinden önce kapak, renkler, isim, fotoğraf beni çekti ... ben gider bu kitabı direk alırım (önce bir koklarım :))) böyle bir hastalığım var). İçeriğini de okuyunca, burnuma mis gibi kokular geldi...

isadora
26. October 2008, 15:33
http://img377.imageshack.us/my.php?image=2768bff9.jpg

Rumeli'ye Veda
Gökhan Gökçe


Yayın Evi :Kaynak Yayınları
Sayfa : 226
Piyasa fiyatı : 7.90 YTL

Kitap başlıkları

Vardar’ın Türküsü
93 Harbi
Demirhisar’da Hayat
İlk Hatıralar
Mektep Yılları
Misafir
Hürriyet
1910 Sonbaharı
Beş Yüz Yılın Ardından Gelen Nefret
İstanbul
Darülfünun
Gelgitler
Düğün
Nişan
Umumi Harp
Anadolu
Gayri Nizami Harp
Davet
Vuslat
Harbin Sonu
Rumeliye Veda

Tam 3819 kişi mübadele sonrası göç yollarında şehid oldu. Bu, sadece resmi verilere yansıyan rakamlar. Şehadete eremeyenler de sonbahar rüzgâralrının önündeki yapraklar gibi Türkiye'nin dört bir yanına sürüklendiler. Bütün zenginliklerini, komşulukalırnı, hatıralarını arkalarında bırakan bu insanları sadece yollarda değil vardıkları yerlerde de büyük sıkıntılar bekliyordu.

Bu kitap, göç yollarında dağılan, sonra yeniden toparlanan bir ailenin hikâyesi olmanın yanı sıra o dönem siyasetine de tarafsız bir gözle bakıyor

šarenalaža
26. October 2008, 17:53
Bir Balkan Şarkısı Saranda
Bir Balkan Şarkısı Saranda, Zeliha Midilli

KELEBEK YAYINLARI

"Dokuz defa dünyaya geldim. Hepsinde de Saranda'yı seçtim. Neden derseniz, dünyada Saranda misali bir cennet yoktur derim. Arşı alada defalarca vücut denen dünyevi elbiseye girmeyi beklerken, altında alacaklı bir küre gibi semah eden dünyayı seyredip durdum. Ruhum cihanın bütün kuytularına girdi çıktı. Billahi böylesine büyüleyici, eşi menendi olmayan, emsalsiz bir cennet köşesine rastlamadım." Zeliha Midilli'nin üç kitap boyunca sürdüreceği romanlar serisinde; Cumhuriyet dönemine kadar, bir ailenin fertlerinin yaşadığı unutulmaz aşkların etrafında; Bektaşilik, Rumeli göçleri, Balkan Savaşı ve bir imparatorluğun çöküşünün hikayesi anlatılıyor. Bu romanlar zincirinin ilki olan "Bir Balkan Şarkısı: Saranda", 1900 yılında Osmanlı İmparatorluğu'nun İyonya Denizi kıyısındaki Saranda isimli kasabada geçiyor. Zeliha Midilli daha ilk kitabında, bize usta bir yazarla karşı karşıya olduğumuzun müjdesini veriyor. Şiirsel bir üslupla kaleme aldığı bu roman, değişik tadı ve farklı tarzıyla, Türk edebiyat dünyasında daha şimdiden yerini almış görünüyor.


http://images.gittigidiyor.com/896/8965354_0.jpg

dahilaga
27. October 2008, 03:10
Bu bir oyku,roman,gezi yazisi falan degil..California Universitesinden bir adam Yunan lobisine kafayi takmis,alin bakin oyle degil boyle diye 1993 yilinda bu kitabi yazmis..
Yunanlilar bu kitabin yazdiklarini elstirmek icin web sayfasi bile kurmuslar...
İlginc bir kitap.Malesef Turkcesi yok..Zaten bildigim kadariyla artik orjinali de yok,satilmiyor,her ne olmussa yok olmus,satin almak icin bulmak cok zor....(ben de bir kopya var)...

šarenalaža
27. October 2008, 03:17
Bu bir oyku,roman,gezi yazisi falan degil..California Universitesinden bir adam Yunan lobisine kafayi takmis,alin bakin oyle degil boyle diye 1993 yilinda bu kitabi yazmis..
Yunanlilar bu kitabin yazdiklarini elstirmek icin web sayfasi bile kurmuslar...
İlginc bir kitap.Malesef Turkcesi yok..Zaten bildigim kadariyla artik orjinali de yok,satilmiyor,her ne olmussa yok olmus,satin almak icin bulmak cok zor....(ben de bir kopya var)...

http://www.amazon.com/History-Macedonia-R-Malcolm-Errington/dp/1566195195

burada yazılanlara göre bir kaç kopyası var. sanırım elden düşme satıyorlar.

šarenalaža
28. October 2008, 23:06
Kuramlar Boyunca Özyönetim Ve Yugoslavya Deneyi

http://kapak2.netkitap.com/075bk/K/kuramlar_boyunca_ozyonetim_ve_yugoslavya_deneyi_11 13.jpg

Prof. Dr. Alpaslan Işıklı

Alpaslan Işıklı "Kuramlar Boyunca Özyönetim ve Yugoslavya Deneyi'nde bir toplumsal model olan "demokrasi"nin geçirdiği kuramsal evrime genel olarak değindikten sonra, Yugoslavya Deneyi'nden çıkarılabilecek sonuçları tartışıyor. "İnsan kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olan emek; ancak, insan, üretim ilişkileri ve süreci içinde, insan olarak bir yere sahip olduğu ölçüde bir meta olmaktan çıkabilir. Bu ise insan emeği ve bu emeğin ürünü üzerindeki yetkinin, sermayenin tekelleşmesi yönünde devredilmesi biçimindeki uygulama yerine, herkesin, emeği ve emeğinin ürünü üzerinde her bakımdan özgürce ve insan olarak karar sahibi ve etkin olma durumuna ulaşması ile bağlantılı görünmektedir."

isadora
8. November 2008, 21:47
Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi - Ekonomik Açıdan Bir Bakış
Mihri BELLİ
Türkçesi: Müfide PEKİN

"Türkiye ve Yunanistan kendi ülkelerinin yurttaşlarını, onların isteyip istemediklerini asla sormadan, din esası üzerinde mübadele etti. Birçokları gittikleri ülkenin dilini bile bilmiyordu ve çok farklı iklim ve kültür ortamlarında buluverdiler kendilerini. Mihri Belli, 1940 yılında, Missouri Üniversitesi'nde okurken, tez konusu olarak bu konuyu seçti ve sıcağı sıcağına bir araştırma yaptı.
"Mübadele konusunun ilk kez alınmaya başladığı 1990'lardan tam yarım yüzyıl önce... İlgiyle okuyacaksınız.

Ragıp Zarakolu "

vodolia
18. November 2008, 10:48
http://img221.imageshack.us/img221/2448/muslimsh8.jpg

A Muslim Woman in Tito’s Yugoslavia
Munevera Hadzisehovic
Translated by Thomas Butler and Saba Risaluddin
Foreword by Sabrina P. Ramet


Born in a small river town in the largely Muslim province of
Sandzak, Munevera Hadzisehovic grew up in an area sandwiched
between the Orthodox Christian regions of Montenegro and Serbia,
cut off from other Muslims in Bosnia and Herzegovina. Her story
takes her reader from the urban culture of the early 1930s through
the massacres of World War II and the repression of the early
Communist regime to the dissolution of Yugoslavia in the early
1990s. It sheds light on the history of Yugoslavia from the interwar
Kingdom to the breakup of the socialist state.
In poignant detail, Hadzisehovic paints a picture not only of her
own life but of the lives of other Muslims, especially women, in an
era and an area of great change. Readers are given a loving yet
accurate portrait of Muslim customs pertaining to the household,
gardens, food, and dating—in short, of everyday life.
Hadzisehovic writes from the inside out, starting with her
emotions and experiences, then moving outward to the facts that
concern those interested in this region: the role of the Ustashe,
Chetniks, and Germans in World War II, the attitude of Serb-
dominated Yugoslavia toward Muslims, and the tragic state of
ethnic relations that led to war again in the 1990s.
Some of Hadzisehovic’s experiences and many of her views will
be controversial. She speaks of Muslim women’s reluctance to give
up the veil, the disapproval of mixed marriages, and the problems
between Serb and Croat nationalists. Her benign view of Italian
occupation is in stark contrast to her depiction of bloodthirsty
Chetnik irregulars. Her analysis of Belgrade’s Muslims suggests
that class differences were just as important as religious affiliation.
In this personal, yet universal story, Hadzisehovic mourns the loss
of two worlds—the orderly Muslim world of her childhood and the
secular, multi-ethnic world of communist Yugoslavia.
------------------------------------------------------------------------


Knjiga počinje poglavljem „Moj Sandžak“, koji se tematski stalno proširuje i sužava. Prvo opisuje Sandžak iz opće perspektive, kao geografski prostor naseljen većinom muslimanskim življem, dotiče se njegovog historijata, kako se živjelo pod turskim vladarom, kako nakon gubitka posjeda i privilegija, privredno stanje, rasipanje, oduzimanje ili prodaja imanja, iseljavanje u Tursku, pomori, katastrofe, ratovi… Onda se njen interes sužava na uži zavičaj: Prijepolje i njegova okolina, njena porodica, kuće u kojima se stanovalo, tradicija, vjera. Autorica je prije Drugog svjetskog rata imala skoro idilično djetinjstvo, zaštićena u krilu svoje porodice, otac ih je hranio od svog krojačnog zanata ali majka Fatima je bila pismena, učiteljica, kojoj čak ni zar nije smetao da cijelog života uči nešto novo. Ona je, jedina žena, sjedila u školskoj klupi da, pored arapskog, nauči i novo latinično-čirilično pismo koje je donijela promjena vladara. Tu volju za učenjem je Munevera naslijedila od svoje majke i ona joj je odredila poseban životni put. Idilu zbrinutog djetinjstva u baščama puno cvijeća i voća prekinuo je Drugi svjetski rat. Vojske i uprave su se smjenjivale: italijanska, njemačka, partizanska, četnička, razne milicije i komite. Svi su pucali i bombardirali ne obazirući se na civilne žrtve, zatvarali i strijeljali pripadnike i simpatizere onih drugih, četnici vršili nasilja i zatirli i brojne srpske porodice, jer su im djeca bila u partizanima. Saveznici su bombardirali Nijemce u povlačenju, a kao prvo grad Prijepolje, kojeg su srušili skoro do temelja. Ko je mogao, bježao je u sela visoko u planini, kamo vojske nisu zalazile i gdje je zaštitu našla i njena porodica. Nakon rata je došlo oslobođenje koje je promijenilo život iz temelja.

Izdavač: Bosanska Riječ
Jezik: Bosanski
ISBN: 3-939407-32-1
Broj strana: 472
Isporučivost: odmah

šarenalaža
20. November 2008, 23:10
Black Lamb and Grey Falcon
A journey through Yugoslavia
Rebecca West's vast, complex book Black Lamb and Grey Falcon is more than a timeless guide to Yugoslavia - it is a portrait of the author's soul and of Europe on the brink of war. Geoff Dyer explores one of the neglected masterpieces of 20th-century travel writing

http://ecx.images-amazon.com/images/I/41ljdHuZAZL._SL500_.jpg

As West wrote this Europe was hurtling towards just such a catastrophe; in 1993, when I first read Black Lamb and Grey Falcon, TV screens were full of images of the blackened foundations of houses in the very places she had described. West had enough of the disagreeable in her nature to realise that an affirmation of the agreeable is part of an ongoing personal and political struggle. Her faith in this idea is echoed by Auden in the commentary appended to his sonnet sequence In Time of War (published in 1938 while West was immersed in writing her book):

It's better to be sane than mad, or liked than dreaded;

It's better to sit down to nice meals than to nasty;

It's better to sleep two than single; it's better to be happy.

vodolia
1. December 2008, 10:40
http://img525.imageshack.us/img525/3608/titon1cg9.jpg

Predstavljena knjiga "Ko je Tito?" u izdanju SABNOR-a

"Ko je Tito?" naziv je knjige koju je Savez antifašista boraca narodnooslobodilačkog rata (SABNOR) Kantona Sarajevo predstavio danas u Narodnom pozorištu Sarajevo. Knjiga, koju je pripremio Ibro Čomić, donosi brojne informacije o Titovom životu, antifašističkoj orijentaciji i borbi, potezima na svjetskoj političkoj sceni, pa sve do smrti i sahrane na koju su došli najviši državnici iz 128 zemalja svijeta. Ilustrirana je i brojnim fotografijama.


Uz nekoliko prigodnih riječi knjigu su predstavili direktor NP Sarajevo Gradimir Gojer te novinarka Nagorka Idrizović. Govoreći o vremenu procesa fašizacije i jačanja nacionalističkog bloka u kojem živimo, Gojer smatra da je ova knjiga više od izdavačkog poduhvata. Riječ je o prosvjetiteljstvu na početku 21. stoljeća. On je mišljenja da današnje mlade generacije nemaju mogućnost da na jednom mjestu dobiju informacije o tome ko je zaista bio Tito te je ova knjiga izvrsna mogućnost za to.

"Tito je bio gigant koji je stao na čelo antifašističke borbe uime svih naroda bivše Jugoslavije. Ova knjiga stoga mora pokazati kuda su išli oni koji su osigurali daleko sretnije vrijeme prijašnjim generacijama", kazao je Gojer. Upozorio je i da živimo u vremenu u kojem se na teritoriji BiH uče tri historije te se o istim događajima i osobama govori na tri različita načina. U tom je kontekstu značaj knjige još veći, jer će novim generacijama pružiti istinske informacije o najvećem vizionaru onog vremena. Istog je mišljenja i Nagorka Idrizović, naglašavajući da će mladi moći steći jasnu sliku o liku i djelu Tita, njegovoj ulozi na Balkanu te svjetskom ugledu zbog antifašističkog političkog angažmana. Stoga je knjigu ocijenila dragocjenom, uvjerena da će naći put do srca mladih čitatelja da bi saznali nešto više o velikom humanisti, političaru i vizionaru. Knjigu je štampala kuća "Oko" Sarajevo. (Fena)

belmak
13. December 2008, 01:42
Makedonya Gamzesi

Üstün İnanç; Editör: Sabahattin Kanaş
Okul Yayınları; İstanbul, 2004
İkinci baskı: Babıali Yayınları, 2008

Kaybettiğinin farkına varmak..

Eskiler İstanbul'a Dersaadet derlerdi. Yani mutluluk yuvası, huzur yeri...Birinci cihan harbinde kaybettiğimiz birçok şey gibi, ona ait güzellik ve ihtişamı da kaybettik. Koskoca imparatorluğun kalbi olan İstanbul, herşeyin olup bittiği yerdi de aslında. Yemen'de olanlar İstanbul'u etkiliyor, İstanbul'da alınan bir karar Makedonya'nın kaderini değiştiriyordu.

Makedonya Gamzesi, işte bu çalkantılı dönemi hüzünlü bir öyküyle romanlaştırıyor. Okuyucusuna etkileyici bir dille kaybettiklerini hatırlatıyor. Belki de yeniden bulmanın şifresini değiştiriyor.

(Arka Kapak'tan)

vodolia
15. December 2008, 09:44
http://img301.imageshack.us/img301/2560/klkalesiha3.jpg

Osmanlı Kadı Sicillerine Dayanan Bir Balkan Hikayesi: Kül Kalesi


Kül Kalesi, merkezinde Osmanlı kadı sicillerinin bulunduğu bir roman. Osmanlı mahkeme sicillerinin Manastır kentinde ortaya çıkarılması, romanın kahramanı -ve cumhuriyet Türkiye'sinin ilk başbakanlarından Fethi Okyar'ın kuzeni- Baba'nın yaşamını derinden etkiler. Bunlar Osmanlının 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar olan dönemdeki mahkeme kayıtlarıdır. Dolayısıyla Balkan halklarının kimlik belgeleridir.

Bu belgeler üzerinde çalışmakla görevlendirilen Baba için siciller Balkan halklarının ortak hazinesidir. "Bu siciller olmadan, tarihimiz tam değildir. Bunların elimizde bulunmaması, yüzyılların eksik olması demektir. Geçmişsiz, en azından da şimdisiz, gelecek yoktur. Bu gerçeğin en iyi tanıkları sicillerdir." Siciller olmadan her Balkan ulusunun kimliği büyük bir muamma olarak kalmaktadır. "Osmanlı devrinde Balkanlar'da yaşayan ulusların kimliklerinin zorunlu olmayan vasiyetnameleri" olan siciller Balkan uluslarının aralarında ne kadar karışmış olduklarına tanıklık da etmektedir.

Luan Starova anadili Arnavutça, eğitim dili Makedonca olan Balkanlı bir yazar. Kül Kalesi onun Balkan Destanı'nın 6., YKY'de çıkan 4. kitabı.

“Siciller biziz oğlum; biz hepimiz. Biz lanetli Balkanlılar. Karışmış, ama bir potada eriyememişler. Göç etmişler, ama yurt tutamamışlar. Din değiştirmiş, ama yeni dinlerini tamamen benimseyememişler. Köklerinden edilmişler, ama köklerinden tamamen kopamamışlar. Sınırlarla bölünmüşler ama sınırlara sığamamışlar… Bu siciller olmadan tarihimiz tam değildir. Bunların elimizde bulunması, yüzyılların eksik olması demektir. Geçmişsiz, en azından da şimdisiz, gelecek yoktur, oğlum. Bu gerçeğin en iyi tanıkları sicillerdir. Her Balkan ulusunun kimliği büyük bir muamma olarak kalmaktadır. Siciller, Balkan uluslarının, aralarında ne kadar karışmış olduklarına tanıklık etmektedir.”

Yazar : Luan Starova
Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları
Sayfa Sayısı : 254
ISBN : 9789750814648
Basım Tarihi : Eylül 2008

šarenalaža
18. December 2008, 12:31
http://ecx.images-amazon.com/images/I/51V8T2A1MML._SL500_AA240_.jpg


Authors: Steven L. Burg, Paul Shoup

In this study, experts provide both a comprehensive introduction to the Bosnian crisis, and a detailed case study of the attempts of the conflicting parties, external powers, and international organizations to resolve it.
It draws out the long and short-term implications of the Bosnian case.

Paperback: 520 pages
Publisher: M.E. Sharpe (March 2000)
Language:English

vodolia
19. December 2008, 12:21
bosanska kuća....... (http://picasaweb.google.com/fotkanje/BosanskaKuca#)

http://img68.imageshack.us/img68/1891/scan10028vg0.jpg

kakavje
26. December 2008, 23:23
http://static.ideefixe.com/images/35/35338_2.jpg

Orjinal isim: L'Islam Balkanique
Aleksandre Popovic
İnsan Yayınları / Kaynak Eserler Dizisi


Balkanlar ve İslâm... Bu iki kelime İslâm beldesi olan diyarlarda bugün azınlık durumuna düşmenin, Arnavutluk, Bulgaristan ve Batı Trakya'da yaşanmış olanların; ve son olarak, Bosna dramının hüznünü taşır. Tüm bu ilgimize rağmen, Balkanlarda İslâm konusunda yeterince bilgisi olduğunu kim söyleyebilir?

Popoviç bu eserinde, 'Balkanlarda İslâm'ın dününü ve bugününü inceliyor ve 'yarın'ına dair öngörülerde bulunuyor. Çok konuşulan bu konuda, bilmediğimiz birçok olguya dikkatleri çekiyor. Ve bize, temelli, ayakları yere basan yorumlar ve tahliller yapma imkânın sağlıyor

Bratstvo
31. December 2008, 00:33
Bulgaristan Alevileri ve Demir Baba Tekkesi

Yazar: Ivaniçka Georgieva
Çevirmen: Türker Acaroglu
Yayınevi: Kaynak Yayınları
Basım: Istanbul, Ilkbahar 1998
Sayfa: 277

http://img218.imageshack.us/img218/8482/zbk982372rj424250hm8.th.jpg (http://img218.imageshack.us/my.php?image=zbk982372rj424250hm8.jpg)

Prof. Dr. Ivanicka Georgieva tarafından hazırlanan Bilgarskite Aliani (Bulgaristan Alevileri) adlı bu kitap, Kuzeydoğu Bulgaristan denilen Deliorman bölgesindeki Nasreddin (Bisertsi) ve Mesim-mahalle (Midrevo) köylerinde oturan Alevi Türklerinin halk kültürünün başlıca konuları ve sorunları üzerine derlenen bilimsel materyalleri içermektedir. Bu incelemede, ayrıca Demir Baba Tekkesi (Sboryanovo) üzerine de daha çok tarihsel-kazıbilimsel bilgiler bulunmaktadır. Alevilerin aile gelenek ve görenekleri, halk inançları, geleneksel giyim-kuşamları vb. ayrıntilarıyla incelenmiş, betimlenmiştir. Alevilerin moral birliğini desteklemek, halk geleneklerini korumak ve kuşaktan kuşağa iletmek üzere, gizli toplumsal ve dinsel-ritüel topluluğun rolü de gösterilmiştir. Rumeli Aleviliğinin bilinip anlaşılmasında önemli katkıları olacak bu kitabı okurlara sunuyoruz.
Alıntı (http://www.tulumba.com/storeItem.asp?ic=zBK982372RJ424)

http://www.balkanskidom.com/showthread.php?t=2409&highlight=alevi

šarenalaža
5. January 2009, 11:18
Seljačka buna

yayınevi: Jutarnji list
yazar: August Šenoa
293 sayfa.
Yayın yılı: 2004

http://ekiosk.tisak.hr/var/ekiosk/storage/images/knjige/hrvatska_knjizevnost/povijesni_romani/seljacka_buna/14830-2-cro-HR/seljacka_buna_medium.jpg

Kitap köylülerin ihtilalini anlatıyor. Romancı August Hırvat romancılığının babası kabul ediliyor.

http://knjizara.ekupnja.com/large_image.php?productid=17182

Ovo je povijesni roman iz razloga što opisuje seljačku bunu – povijesni događaj. Premda se radi o romanu u kojem su posebno izražene masovne scene, Šenoa je uspio izdvojiti Gupca kao individuu. On je simbol potlačene Hrvatske i njenog naroda. Patnje naroda Šenoa naglašava čestim biblijskim motivima. Kontrasti u djelu se zasnivaju na razlikama između plemstva i seljaštva, a u trenutku predaje Gubec postaje simbol velikog čovjeka koji se odrekao sebe za druge. Masovne scene su toliko realne da se čitatelj može uklopiti u djelo. Primjerice, borbe su opisane s toliko detalja da se možemo poistovjetiti s nekim od boraca. Tome pridonose mnogi akustični efekti te su te scene sve u svemu dinamične i zanimljive. Unutar velike i neumoljive povijesti Šenoa nalazi mjesta i za ljubavnu priču. Opisuje ljubav Jane i Đure Magdića. To je idealni model ljubavi jer draga čeka svog junaka da se vrati iz rata. Naravno, kako bi se potkrijepio opći ton knjige Jana je silovana, a Đuro se kad ju vidi takvu vraća u boj. To samo pokazuje kako je osobna patnja pretočena u patnju naroda. Roman ipak završava u oportunističkom tonu, koji predviđa svjetliju budućnost.

belmak
6. January 2009, 08:41
STEFAN LAZAREVİÇ
Yıldırım Bayezid’in Emrinde Bir Sırp Despotu
Konstantin Kosteneçki
Çeviri: Hüseyin Mevsim

118 sayfa
Ocak 2009
Sahaftan Seçmeler Dizisi - ISBN: 978-605-105-006-5

Bu kitap, Osmanlı tarihi açısından önemli bir yaşamöyküsünü dile getiriyor. Stefan Lazareviç, Yıldırım Bayezid’e vasallık ilişkisi ile bağlı bir Sırp despotu. Emrindeki birliklerle Yıldırım’ın yanında Ankara’da Timur’a karşı savaşmış. Kitapta, yaşamöyküsüyle birlikte başka kaynaklarda rastlayamayacağınız pek çok bilgi var. Stefan Lazareviç’in Yaşamöyküsü 1431’de Bulgar yazar Konstantin Kosteneçki tarafından kaleme alınmış. Hüseyin Mevsim’in Türkçeye kazandırdığı ve açıklamalarıyla zenginleştirdiği kitapta yer alan önemli konular şöyle: Osmanlı Türklerinin 14. yüzyıl ortalarına doğru Balkan Yarımadası’na geçişi; 1389 Kosova Savaşı ve sonuçları; Yıldırım Bayezid’in, Krali Marko ve Konstantin Dragaş’ın desteğiyle Eflâk Voyvodası Mirçea’yla savaşı; Yıldırım Bayezid ile Macar Kralı Sigismund arasındaki Niğbolu Savaşı (1396); Timur ile Yıldırım Bayezid arasındaki Ankara Savaşı (1402) ve doğumundan ölümüne kadar Timur’un yaşamı; Yıldırım Bayezid’in oğulları arasındaki taht kavgası ve kardeşlerden biri olan Musa’nın Balkan Yarımadası’ndaki zorbalıkları (1410–1413); Sırbistan’ın Bizans İmparatorları Manuel II Palaeologos ile İoannes VII Kantakuzines ile ilişkileri ve bağları; Çelebi Mehmet ile Musa arasında Çamurlu yakınlarındaki savaş ve Musa’nın ölümü (1413).

Alıntı (http://www.kitapyayinevi.com/ayrinti.asp?Id=789&kId=1)

vodolia
6. January 2009, 16:26
Saraybosna Kütüphanelerindeki Türkçe Yazmalarda Türküler

Yazarı: Dr. Hamdi Hasan
Yayınevi: Kültür Bakanlığı
Yayın Yeri: Ankara
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1987


http://img187.imageshack.us/img187/1732/hamdihasancw2.jpg

šarenalaža
10. January 2009, 21:44
Saraybosna´da çekilen eziyetleri ve yaşanan zulmü anlatan pek çok kitap yazıldı, bunların arasında Miljenko Jergovic´in kitabının özel bir yeri var. Jerfovic bir şair; ayrıca, Müslümanlarla dayanışmayı sürdürmek için Saraybosna´da kalmayı tercih eden bir Hırvat. Sarajevo Marlboro, duygu sömürüsüne kaçmayan, nesnellik uğruna soğuk ve ruhsuz bir anlatıya da dönüşmeyen, içerdiği ayrıntılarla bir insanlık durumunu bütün çıplaklığıyla yansıtan olağanüstü bir eser. Bombardımanın ortasında kente hakim olan festival havası, iyi giyinmeyi, süslenmeyi ihmal etmeyen genç kız ve kadınlar, en kötü koşullarda müzik dinlemekten vazgeçmeyen insanlar, unutulmayan sahnelerle okurun zihnine kazınıyor.

Künye
Adı Sarajevo Marlboro
Orjinal Adı Sarajevo Marlboro
EAN 9789754708868
ISBN 975470886X
Yayın No İletişim 708
Dizi Çağdaş Dünya Edebiyatı 155
Sayfa - Fiyat 172 Sayfa / 10.400.000 TL - 10,40 YTL
Baskı 1.Baskı Nisan 2001, İstanbul
Yazar Miljenko Jergovic
Çeviren Beliz Coşar
Editör Osman Yener
Düzelti Serap Yeğen
Kapak Utku Lomlu
Uygulama Hüsnü Abbas
Montaj Şahin Eyilmez
Kapak Filmi Diacan Grafik
Cilt Sena Ofset
Basımevi Sena Ofset

bir miljenko jergovic kitabı.

miljenko jergovic'in bu kitabını saraybosna'daki zulmü anlatan diğer kitaplardan ayıran en temel özellik yazarın müslümanlarla dayanışmayı sürdürmek için saraybosna´da kalmayı tercih eden bir hırvat olmasından kaynaklanıyor.

stratejik söylevleri, siyasal nutukları, önceden gösterilmiş hedeflere önceden belirlenmiş cümlelerle sövmek yerine saraybosnalı insanın o an ki durumunu bütün çıplaklığıyla ele alan bir kitap olması yönüyle ilgimi çekmişti evvela.

sarajevo marlboro'nun duygusal bir metin olmadığını söylemek lazım peşinen. yazarın saraybosna sevdası metinlerinin güzelliğini perdeleyecek derecede bir duygusallığa yol açmıyor. hemen burada bir dengeden söz etmeli. duygusal olmamak adına tamamen nesnel bir akışının ürünü olarak soğuk ve ruhsuz bir anlatıya da dönüşmüyor bu eser. umulmadık sürpriz ayrıntılarla saraybosnalı insanların savaş esnasındaki durumlarını bütün çıplaklığıyla yansıtan olağanüstü bir eser.

özetle söylemek gerekirse; sarajevo marlboro, moralsiz olmak için her şeyin varolduğu bir ortamda moralini ayakta tutmaya çalışanların hikayesini anlatıyor bize.
ekşisözlükten qazaq

šarenalaža
3. February 2009, 13:16
Adıma Mostar Diyeler

Yazan Feyyaz SAĞLAM-Ayşe KARADAN
Cumartesi, 09 Şubat 2008

http://www.unalkar.com/images/stories/yazarlar/mostar.jpg

Adıma Mostar Diyeler/Türk Dünyası Edebiyatı'nda Bosna adlı kitap KIBATEK Başkanı Feyyaz SAĞLAM ve KIBATEK Boşnakça Çevirmeni Ayşe KARADAN tarafından yayına hazırlandı.Türkoloji'de alanın da ilk olan kitap;
Türk Dünyası-Bosna Hersek ilişkilerini ele alan bir inceleme ile başlamakta ve ABD, Almanya, Azerbaycan, Avustralya, Belçika, Bulgaristan, Hollanda, Irak, İngiltere, Kosova, KKTC, Makedonya, Romanya, Sırbistan, Yunanistan'da yaşayan Türk Dünyası edebiyatçılarının Bosna konulu çalışmalarını bir araya getirmektedir.Farklı coğrafyalarda değişik ülkelerde yaşayan Türk Dünyası şair ve yazarlarının Bosna dramı ile ilgili duyguları,görüşleri,tepkileri iilk kez bu bilimsel çalışmada bir araya getirilmektedir.Kitap bu yönüyle Bosna Hersek -Türk Dünyası kültürel ilişkilerinde belgesel ve tarihsel bir öneme sahiptir...

vodolia
10. February 2009, 09:38
MÜBADELE GEMİLERİ

http://img19.imageshack.us/img19/1035/mbadeleop4.jpg

Mübadele konusunda yapılan ilk bilimsel içerikli çalışmalardan olan "Büyük Mübadele" isimli kitabın yazarı Doç.Dr Kemal Arı çok önemli bir esere daha imzasını attı. "Türk Ticareti Bahriyesi ve Mübadele Gemileri". Bu değerli çalışmaya aşağıdaki adresi adres çubuğunuza kopyalayarak pdf formatında ulaşabilirsiniz.

MÜBADELE GEMİLERİ (http://www.dtoizmir.org/türk_ticareti_bahriyesi.pdf)

glas
11. February 2009, 22:50
http://img87.imageshack.us/img87/1866/beyazzambaksm6.jpg

Gazeteci Nurten Ertul'un hazırladığı “Beyaz Zambak” isimli romanda, Bosna-Hersek başta olmak üzere Balkanlar'da tarih boyunca yaşanan din savaşları, aşkların izi sürülerek anlatılıyor

Müslüman kızı Ante'nin, Ortodoks genci Boris'in, Musevi kadını Lisa'nın, Katolik gazeteci Danny'nin tarihten günümüze uzanan aşklarını Nurten Ertul, “Beyaz Zambak” da romanlaştırdı. Gazete Araştırma Tekniklerini kullanarak hazırladığı ikinci tarihi romanında Ertul, Bosna-Hersek'in göç ve savaş üzerine kurulu öyküsünü gerçek yaşam hikâyelerinden yola çıkarak oluşturdu. Nesa Yayın Gurubu tarafından yayınlanan, Beyaz Zambak'ı hazırlayabilmek için Ertul, Bosna-Hersek'te ve İstanbul'da göçmenlerin yaşadığı merkezlerde çeşitli gözlemlerde bulundu. 1878 ile 1995 yılları arasında ki tarihi süreçte, yaşanan dramı, roman kurgusunda okuyucuya aktarmayı amaçlayan yazar Balkanlardan Türkiye'ye gerçekleştirilen zorunlu göç, sebepleri ve bu insanların, İstanbul'da kurmaya çalıştıkları yeni hayatları gözler önüne seriyor.

'Beyaz Zambak' Boşnakların tarihteki sembolleri olarak kabul ediliyor. Adını buradan alan roman, Bosnalı asil bir aileye mensup Salimoviç'lerin öyküsünden yola çıkılarak hazırlanmış. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu dünyanın değişik ülkelerine dağılan Salimoviçler'in, aile hayatı, yasak aşkları ve tirajik sonları, Beyaz Zambak'da okuyucuya aktarılıyor. Aynı ailenin üç kuşağının farklı ülkelerde verdikleri mücadele sırasında yaşanılan olaylar; Bosna-Hersek, Türkiye, Ortadoğu ile Avrupa ve ABD eksenli olarak ele alınıyor.

Tarihi olayları zarif bir kurgu ile işleyen yazar, okuyucuyu Balkanlar'da içinde aşk, göz yaşı, ayrılık ve hüznün yanı sıra savaşlarla, faili meçhul cinayetlerin ve katliamların olduğu uzun soluklu bir tarihi geziye çıkartıyor. 1878 tarihli Berlin Anlaşması, Osmanlı İdaresindeki Bosna-Hersek'in ilhakı, İttihat ve Terakki'nin kuruluşundan sonra Bosna'nın tamamen Avusturya-Macaristan'ın idaresine geçişi, Padişah II. Abdülhamit'in Bosnalı Müslüman ailelerle iletişimi, Osmanlı'nın ardından kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nde Bosnalı Müslümanların durumu ve yakın tarihin karanlık sayfası Bosna Savaşı romanın ele aldığı konuları arasında.


Kitabın Künyesi

Kitap Adı : Beyaz Zambak
Yazar : Nurten Ertul
ISBN : 978-975-8609-60
Yayınevi : Nesa Yayın Grubu
Basım Tarihi /Yeri: 2007 , İstanbul
Sayfa Sayısı : 250

belmak
16. February 2009, 08:33
Fresne- Canaye Seyahatnamesi 1573

Philippe du Fresne-Canaye
KİTAP YAYINEVİ

Fresne Canaye Seyahatnamesi ilk kez 1625’te bir seyahat anlatıları derlemesinde yer aldı. Tüccar ve hukukçu yetiştirmiş Parisli bir aileden gelen Philippe du Fresne 1551’de doğmuştu. Fransa’nın İstanbul Büyükelçisi Noailles’in maiyetine girerek , onlarla birlikte İstanbul’a geldi.Burada her fırsatta halkın arasına karışan Canaye’nin İstanbul’da gördüklerini, yaşadığı ilginç olayları günü gününe not ettiği, Venedik’e döndükten sonra yazdığı anlaşılıyor. Seyahatnamesinde, Ragusa’dan başlayıp İstanbul’a giden yol üzerinde karşılaştığı halkları titizlikle inceleyen Canaye, Bulgar kadınlarının saç biçimini, Pera sokaklarında dolaşanların giysilerini bile betimliyor. Konuk olduğu bir Rum düğününü, bir sünnet düğününü, esir pazarını, bayram şenliklerini, padişahın elini öpme törenini onun gözünden öğreniyoruz.Yapıtının değişik yerlerinde Edirne pazarı, Asya kıyıları kültürü gibi ticaret tarihiyle ilgili bilgilere de rastlıyoruz. Çok ilginç bir tarihte, hemen hemen İnebahtı bozgunundan iki yıl sonra, Türkiye’ye gitme şansını elde eden Canaye, Sadrazam Sokollu Mehmed Paşa’nın yeniden yapılanma çalışmalarını da izliyor. Osmanlı ordusunun disiplini ve padişahın elindeki uçsuz bucaksız kaynaklar onu şaşkına döndürüyor. Hıristiyan kökenli vezirlerin Osmanlı İmparatorluğu’nu akıllıca yönettiğine tanık oluyor. Ancak, “Türklerin sertliğine” çok kızıyor, karılarını özel hapishanelere koyan, yabanıl hayvanlarını ise sokaklara başıboş bırakan insanları anlamıyor. Ne var ki, bütün bunlar onun Türklerde bulunan birçok iyi niteliği görmesini engellemiyor ve bu niteliklerin başında da, Hıristiyanlara özgü olduğu ileri sürülen bir erdem geliyor: Tanrı sevgisi.

ALINTI (http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=446680&session=12038476316075632131&LogID=6360955)

bittersweet
17. February 2009, 14:25
Saraybosna Blues

http://img58.imageshack.us/img58/2429/9786055765088mw7.jpghttp://img58.imageshack.us/img58/5214/9786055765088awe1.jpg

'Saraybosna'ya kar düştüğünde, çam ağaçları buz kesip çatırdarken, toprağın altındaki kemikler bizden daha iyi ısınacaklar. İnsanlar tek kelimeyle donacak. Güneşsiz bir yaz geçti, ateşsiz bir kış geliyor.'

'S.: Harun, haydi, içeri gel, dışarıda kurşun yağıyor.'

'Bu sabah, avucumun içini oğlumunkiyle karşılaştırdım. Cildimize kazınmış çizgiler tıpatıp aynı derinlikte. Çektiğimiz acı hesabıyla, oğlum ve ben ikiziz.'


Yazar:Semezdin Mehmedinoviç

Çeviren: Ay Başman, Sina Baydur
Pupa Yayınları;
İstanbul, 2009, 143 sayfa
ISBN No: 9786055765088

glas
19. February 2009, 21:41
TEKERLEKLERİN ŞARKISI / BALKAN HİKAYELERİ
Yordan Yovkov
http://img214.imageshack.us/img214/7500/tekerleklerinsarkisicj5.jpg

Yovkov`u okumak XIX. Yüzyılın ilk yarısında Balkanların sosyo-kültürel yapısına tanık olmak demektir. Aşıklarıyla, eşkiyalarıyla, ağalarıyla köy yaşantısının canlı bir panoraması yer alır onun öykülerinde. Yöresel temaları işlemesine karşın evrenseli yakalamayı başarır. Dönemin içtimai, hukuki, ananevi açmazlarını belirtmekle yetinmez, olması gerekeni de dile getirir. Belgesel nitelikli ustaca yazılmış öyküleriyle ltanınan Yovkov`un bir diğer özelliği siyasi ve ideolojik oluşumların ötesine geçebilmesidir. Halkının Türklerle savaştığı bir zaman diliminde Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı yıllarında kaleme aldığı eserlerde Türk kültür, sanat ve felsefesine yansız bir yaklaşım sergiler. İlk Zafer ve Edirne Yakınlarında isimli öyküleri bunun en tipik örnekleridir.

Özgün Adı:
İZBRANİ RAZKAZİ

Çeviren:
Kemal Pınarcı

Kapak Tasarımı:
Mustafa Saldamlı

Sayfa Sayısı:
272

Baskı Bilgisi:
1. Baskı, 1999

šarenalaža
24. February 2009, 14:31
http://www.evinizekitap.com/images_buyuk/2008070812521272351.jpg

Rivayete göre , Hazar sözlüğünde irdelenen olay, is 8. ya da 9. yüzyılda geçmiştir. bu olay özel litaratürde "hazar tartışması" olarak bilinir. Hazar tartışması şöyle olmuştur : "Hazar kağanının sarayında bir müslüman din adamı, bir hıristiyan filozof ve yahudi bir haham arasında geçen, hazarların da kaderini belirleyen din değiştirme olayına vasıl olan tartışma şu şekilde gerçekleşmiştir: "Hazar önderi, kendisine "Tanrı niyetlerini onaylıyorsa da eylemlerini reddediyor." diyen bir meleği gördüğü bir düş görmüş. Daha sonra bu düşünü yorumlamaları için uzak ülkelerden üç bilge kişi getirtmiş. Olay Hazar devleti için önemliymiş. Çünkü kağan, halkıyla birlikte, düşünü en akla yakın biçimde yorumlayacak olan bilgenin inancını benimsemeye karar vermişmiş. bazı kaynaklar kağanın bu kararı aldığı gün, kafasındaki saçların yok olduğunu, kendisinin de bunu bildiğini, ama bir şeyin onu devam etmeye zorladığını söyler. Böylece üç yetkili, kağanın yazlık konutunda buluşurlar. Bir müslüman derviş (farabi ibn kurra), bir yahudi haham (sangari) ve bir hristiyan papaz (aziz kiril). Kağan herbirinie tuzdan bir bıçak verir ve tartışmaya başlarlar. Bu tartışmalara, hazarların prensesi, ateh' de katılmıştır. kağan, prenses ateh' in babası mıdır, kocası mıdır, kardeşi midir belli değildir. Üç bilgenin görüşleri, üç ayrı dinin dogmaları üzerine oturtulmuş tartışmaları, "hazar tartışmasının aktörleri ve sonucu, büyük bir merak uyandırır ve, olay ve sonuçları, galipler ve mağluplar üzerine çelişkili yargılar doğurur. hazarların çok uzun süre önce kaybolmuş olmalarına karşın, hazar tartışması yüzyıllardır ibrani, hristiyan ve islam çevrelerinde tartışmalara yol açmıştır.
Hazar Sözlüğü bu yorumu bir araya getirmiş ve 1691’de Daubmannus tarafından yazılmış bir kitaptır. Ama bir nüshası dışında bütün baskıları engizisyonca yakılmıştır. 1982 yılında ise üç Düşavcısı İstanbul’da buluşur: Yahudi Dorothea, Hıristiyan Kvaşnivskya ve Müslüman Dr. Ebu Kebir Muaviye. Her üçü de Hazar Sözlüğü’nün izini sürdürüyordu ve öteden beri yazışıyorlardı.


Ancak, bunlardan Dr. Ebu Kebir Muaviye kaldığı otelin odasında esrarengiz biçimde öldürüldü.


http://www.sonsuz.us/files/kha1.jpg

Hazar Sözlüğü, VI ve IX. yüzyıllar arasında, Transilvanya'nın ötelerinde bir halka, Hazarlara dair düşsel bir romandır. Hazarların IX. yüzyıldaki din değiştirmelerini anlatıyorsa da bununla kalmıyor. Tartışma XVII. yüzyıla sıçrıyor ve 1982'de yeniden alevleniyor ve İstanbul'da son buluyor (şimdilik). Bu sözlük-roman, üç büyük dine göre düzenlenmiş üç sözlükten oluşmakta.Geçmişle gelecek arasında gidip gelen maddeleri, üç günahkar bilgeyi, zehirli mürekkeple basılmış bir kitabı, düş avcılarını, ölümü ve daha birçok şeyi anlatıyor. Hazar Sözlüğü, sözlük görünümünde, bir macera romanı, bir öykü derlemesi, bir Kabala yapıtı, kayıp bir dinin incelemesi, fantastik bir anlatıdır.Hazar Sözlüğü bin yıllık eski bir hikayeyi anlatsa da XXI. yüzyılın ilk romanı olarak kabul edilmektedir.

http://img79.imageshack.us/img79/2872/attilaandnomadhordes08to2.jpg

šarenalaža
1. April 2009, 11:05
Bir Mübadilin Hatıraları

http://www.ykykultur.com.tr/picture/kitap/1776.jpg

Kategori: Edebiyat
Yazar: Kobakizade İsmail Hakkı
Sayfa: 88
Ölçü: 13.5 x 21 cm
ISBN: 978-975-08-1502-7
YKY'de 1. Baskı: Kasım 2008

Lozan mübadilleri bütün geçmişlerini bıraktıkları toprakları, bağlarını, bahçelerini, çocukluk ve gençlik günlerini tatlı anılarla, birbiri ardı sıra gelen harplerin ve işgallerin getirdiği açlık, sefalet ve verdikleri can kayıplarını ise büyük bir hüzünle hep hatırlamışlardır. Gemileri Çanakkale Boğazı'ndan geçerken denkleri içerisinde sakladıkları tabanca, tüfek ve mavzerleri çıkartıp ateşleyerek yaşadıkları coşkuyu göstermişlerdir. Ancak geldikleri yeni yurtlarında onları uyum zorlukları beklemektedir. Bazılarını da geride bıraktıkları ile burada edindikleri taşınmazlar arasındaki dengesizlik gibi sorunlar meşgul etmiştir. Elinizdeki kitap böylesine meşakkatli bir yaşamın sade bir özetidir.


TADIMLIK

Ben, 1298 (1882) yılında Sarışaban kazasının (Yunanistan’ın Kavala ilinin bir ilçesi) Nedirli köyünün Kobaklı mahallesinde dünyaya gelmiş Kobakoğlu Hacı Hüseyin Efendi namıyla maruf zatın oğluyum. Babamın babası İsmail ve onun da babası Hacı Hüseyin’dir. Babamın annesi Zeynep’tir. Babaannem Zeynep, Uzunkuyu’nun Karga mahallesinden Nalbantoğulları’ndandır.
Annem, Uzunkuyu’nun Eğribacak mahallesinden Köroğlu Mustafa Efendi’nin kızı Emine’dir. Anneannem, aynı köyün Musa mahallesinden Peramacıoğulları’ndan Mümine’dir. Babam zeki, okumuş, faal ve fevkalade misafirperver bir adamdı. Ziraat, tütün tüccarlığı ve aşar mültezimliği yapar ve aynı zamanda köyümüzde bir de bakkaliye işletirdi. Köyde evimizin avlusunda bir misafirhane vardı. Misafir eksiksizdi. Bir, bazı iki hizmetkârımız vardı. Misafirlerin kendileri ve hayvanları güzel bakılır, ikram edilirdi. Babam mahallemize bir mektep yaptırmıştı. Hoca çocukları okutur, cemaate namaz kıldırırdı. Ayrıca, her Ramazan ayında misafir odamızda da bir Ramazan hafızı bulunup teravih namazı kıldırırdı. Pek mesut bir hayat geçirilirdi; yokluk bilinmezdi. Gündüzleri mesire yerlerinde kuzu çevirmeleri, davetler, cümbüşlerle vakit geçirilirdi. Babam hükümet merkezinde ve kazada sözü nafiz bir zattı. Cesurdu, Köy İhtiyar Meclisi’ni kendi kurar ve bir çok vakitlerde Kaza İdare Meclisi azalığında da bulunmuştu.


http://www.ykykultur.com.tr/kitap/?id=1776

sancho
5. April 2009, 00:40
http://i39.tinypic.com/315czg9.jpg

Gölgedeki Kahraman-Mehmet Türker

Kendisi de Bulgaristan’daki ünlü zulüm kampı Belene’de uzun yıllar kalan Gazeteci Yazar Mehmet Türker’in, Bulgaristan Türklerinin millî kahramanı Nuri Turgut Adalı’nın hayatını ve hatıralarını içeren “Gölgedeki Kahraman” adlı kitabının 2. baskısı Çağrı Yayınları’ndan çıktı. Kitapta, o dönemdeki komünist sistemin yöneticileri tarafından tam altı defa tutuklanan Adalı’nın hayatı ele alınıyor. Adalı’nın ceza evi, ölüm kampı ve sürgün üçgeninde geçirdiği günler akıcı bir üslûpla anlatılıyor, 60 kadar fotoğrafla görüntüleniyor. Bulgaristan’da, 45 yıl hüküm süren komünizmin, insanlık tarihinde eşine rastlanmayan bir vahşet yaşatarak ayakta kalabildiği anlatılıyor. Bu sistemde insan haklarını arayanların, insanca yaşamak isteyenlerin, sadece maddi varlığı olduğu için tutuklanıp Belene Ölüm Adası’nda yaşadıkları vahşet, gözler önüne seriliyor. Kitabın kahramanı Nuri Adalı, Belene Adası’nda ölen on binlerce tutuklunun cesetlerinin yakınlarına verilmeyip, domuzlara yedirildiğine şahit olanlardan biri olarak vahşeti dile getiriyor. Hayatta mutluluğu cezaevi kapısından babasının evine gidene kadar yaşayan Nuri Adalı, hatıralarında ölüm sehpasına gitmekten nasıl kurtulduğunu insanın kanını donduran ifadelerle okurlara aktarıyor. İşte bu kitapla karanlık bir dönem kamuoyunun bilgisine sunuluyor.

vodolia
9. April 2009, 08:35
XV. Yüzyıldan Bugüne Rumeli Motifli Türk Şiiri Antolojisi

Rumeli, artık tarihe karışmış bir kavram olmakla birlikte, türkülerde, destanlarda ve şiirlerde varlığını bugüne değin sürdürmüş, gelecekte de sürdüreceği kuşkusuzdur. Çünkü geçmişimizin ve ulusal yazgımızın bir parçasıdır o topraklar. Oralarda geçen savaşlar, yaşanılan mutluluklar, kâbusa dönüşen huzur, art arda gelen yenilgiler, bozgunlar, göçler ve daha neler, neler, karmaşık biyografimizin birbirine ters düşen renkleridir hep. Şiir diliyle yansıtılmış bu renkler dünyası, bu kitapta bir bütün halinde sunulmaya çalışıldı. Tüm gerçekliği ve çıplaklığıyla hem de. Anonim halk şiiriyle birlikte 198 şairden örnekler içeren bu yapıt, Rumeli olgusunun beş yüzyıllık şiir serüvenidir. Tamamen zıt dünya görüşlerine sahip, farklı şiir akımlarına mensup, söylem, yorum ve yargılarında birbirlerinden çok uzak şairlerin bir araya getirilmiş olması, kitabı daha da ilginç hale getirdi kanısındayız. Halen Türkiye dışında (eski Rumeli topraklarında) yaşam ve yaratıcıklarını sürdüren şairlerden en belli başlılarının temsil edilmeleri de bu antolojiye ayrı bir değer kazandıracak ve okuyucuları ayrıca memnun edecektir. Bilimsellik ciddiyeti ve bilinciyle hazırlanan bu kitabın büyük bir ilgiyle karşılanacağını içtenlikle umuyoruz.

Yazar: Ahmet Emin Atasoy


XV. Yüzyıldan Bugüne Rumeli Motifli Türk Şiiri Antolojisi (http://kutuphane.tbmm.gov.tr:8088/2002/200200589.pdf)

putnik
22. April 2009, 11:54
http://www.kulturtv.com.tr/images/kitap/c5913a4c466652c393dcdeb52d006adf.jpg

Tek Perdelik Yugoslav Oyunları
Muharrem Şen D.
Yayın Yılı:1986 (internette satışı mümkündür)

glas
28. April 2009, 20:39
Balkan Masalları

http://img204.imageshack.us/img204/7310/balkanmasallari.jpg


Her toplumun kendine özgü masalları, destanları, masal kahramanları vardır. İnsanların hayallerini, arzularını, sevinçlerini, öfkelerini, sitemlerini ve sevgilerini insanlığın hayal gücüyle süsleyerek size getiriyor.


Dipnot Yayınları / Çocuk Kitapları Dizisi
Baskı Tarihi: Kasım 2008
Yazar: Tunç Tayanç

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:49
Bir Ulusun Doğuşu Geçmişten Günümüze Boşnaklar

http://www.kitapturk.com/images/book/102000/11024.jpg

Aydın Babuna
· Tarih Vakfı Yurt Yayınları



İlgili Kategoriler
Diğer [Genel] ,

Kitap Hakkında

Saraybosna'da 1993 yılının eylül ayında, kanlı çatışmaların ortasında, "Tüm Boşnaklar Halk Meclisi" toplantıya çağrıldı. Bu toplantıda temsilciler, Bosna halkının ulusal adını "Boşnak" ya da "Bosnalı" olarak kabul ettiler. Bu karar, bir yandan eski bir geleneğe geri dönüşe işaret ederken, bir yandan da Bosnalı Müslümanların ulusal hareketinin laikleşmesi yolunda atılan önemli bir adımı ifade ediyordu. Bosna tarihine yönelik birçok araştırmada bir kurgu-ulus olarak gösterilmek istenen Boşnaklar, aslında çok daha önce, Avusturya-Macaristan egemenliği döneminde modern anlamda siyasi taleplerle ortaya çıkmışlardı. Aydın Babuna'nın, Bosna-Hersekli Müslümanların tarihine yönelik oryantalist bakış açılarına bir eleştiri niteliğini de taşıyan bu çalışması, Osmanlı Bosna'sını inceledikten sonra Avusturya-Macaristan egemenliği dönemini eksen alıyor ve günümüzdeki trajik gelişmelere de ışık tutuyor.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:49
Saraybosna - Karanlıkta Konuşmalar

http://www.kitapturk.com/images/book/011996/52402.jpg

Ali Koçak,Münire Acım
· İmge Kitabevi



İlgili Kategoriler
Diğer [Tarih]

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:50
Bosnalı Samuraylar

http://www.kitapturk.com/images/book/011997/13115.jpg

Refik Erduran
· Vadi Yayınları



İlgili Kategoriler
Diğer [Edebiyat] ,

Kitap Hakkında

1995 Temmuz'u. Bosna tepelerinden birinin yemyeşil yamaçlarında, genç savaşçılar arasındayım. hemem hepsiyle dostluğumuz kısa sürede öyle pekişmiş ki, birbirletiyle bile konuşurken pek ağızlarına almadıkları şeyleri rahatça anlatıyorlar bana.
Onların de en acı veren anıları öldürülen değil, aşağılanan yakınları üstüne...

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:51
Yeni Dünya Düzeni'nin Av Sahası Bosna Hersek

http://www.kitapturk.com/images/book/051999/13570.jpg

Tanıl Bora
· Birikim Yayınları



İlgili Kategoriler
Diğer [Genel] ,

Kitap Hakkında

Oyunlar oynuyoruz. Üçüncü kez üzerinde kucaklaşabileceğimiz ve gözyaşları içinde sözbirliği, kardeşlik, birlik için yemin edebileceğimiz yıkıntıları hazırlıyoruz...

Bugünkü Bosna gibi bir memlekette nefret etmeyi bilmeyen ya da çok daha zor olanı, nefret etmeyi bilinçli olarak istemeyen, bir yabancı gibidir, düşmandır ve kimi zaman da işkence edilendir...

-Drina Köprüsü romanıyla bilinen Bosnalı yazar Ivo Andriç'in 1920'lerde kaleme aldığı notlarından.-

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:51
Bosna


http://www.kitapturk.com/images/book/121999/8001.jpg

Noel Malcolm
· Om Yayınevi



İlgili Kategoriler
Diğer [Tarih] , Diğer [Genel] ,

Kitap Hakkında

Ölüyor Avrupa Bosna'da Avrupa seyrediyor kendi gözlerinin oyulmasını, ırzına geçilmesini katledilişini. Saraybosna'yla Gorazde birer Varşova. Ve bu Fars değil. Yoksa öyle mi? Çok yaşa Barbarlık! Sen en yücsin! Artık koskoca gelecek senin! Evet, gelecek de sadık hizmetkarın olacak tıpkı bugünkü hür teşebbüs veya devlet melekleri dünyanın bütün işçileri ve dinlilerle dinsizler gibi. Senin sadık hizmetkarınız, Barbarlık. Dünyanın efendisi sensin. Şükret bize: Sayemizde. Affedin bizi, çocuklar Doğmuş ve doğacak olanlar Affet bizi İsa, affet bizi Marx, Affet bizi meçhul direnişçi Affedin özgürleşmeye barış için yaşamış olanlar affedin bizi, çocuklar Çünkü biz affedemeyiz kendimizi Affedin bizi, işkenceyle öldürülmüş olanlar Affedin bizi, işkenceyle öldürmekte olanlar Affedin bizi, işkenceyle öldürülecek olanlar Hitler huzur içinde yatsın. Avrupa ölüyor Bosna'da. Gerisi... 'kolay'. Gittikçe daha da........

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:52
Batı'dan Doğu'ya Uzanan Çizgide Balkanlar ve Türkler 1996 - 1999 Makedonya ve Bosna-Hersek

http://www.kitapturk.com/images/book/082002/13880.jpg

Gürbüz Bahadır
· Çizgi Kitabevi



İlgili Kategoriler
Ders Kitapları [Eğitim] ,

Kitap Hakkında

Hangimiz, içini anılarla doldurduğumuz bir evin yıkımından sonra, zihnimizde de yeller estirebiliriz onun yerinde?
Bu ev, bitişiğindeki arsada top koşturduğumuz komşu bir ev bile olsa, nasıl söküp atabiliriz onu geçmişimizden?
İçine çocukluğumuzun sızdığı, büyüyerek dışına aktığımız; fakat, sırlarımızdan tutun da kendimize özel ne varsa, gelip tekrar yerinde bulmak arzusuyla her şeyimizi içinde bıraktığımız bu evin, en küçük ayrıntılarını bile cömertçe önümüze seren fotoğraflarıyla karşılaştığımızda neler hissedeceksek, aynı hisleri duymanın keyfine varacağız, bu kitabı okuyarak.
Belki hüzünden çıkacağız yola. Hoşgörü dağlarına tırmanacağız. Gururun kapısına varacağız yorgun argın. Özleme yaslanıp, elimizle yüzümüzü gölgelediğimizde ufka bakmak için, Balkanlar'ı bulacağız karşımızda. Kanı durmayan, acıları dinmeyen ve bir türlü değişmeyen girift coğrafyayı bulacağız. Ne mutlu bize ki, bir polis dikkati ve titizliğine tutunarak yapacağız bu yolculuğu. Karmaşık bir coğrafyayı bütün ilgi çekiciliği ile tanımaya hazır mısınız?..

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:53
Balkanlara Stratejik Yaklaşım Ve Bosna

http://www.kitapturk.com/images/book/042003/17540.jpg

Mustafa Selver

· IQ Kültür-Sanat Yayıncılık



İlgili Kategoriler
Diğer [Genel] ,

Kitap Hakkında

Sırbistan Batı'nın desteği karşısında Slovenya ve Hırvatistan'ı gözden çıkarmıştır. Karadağ, Bosna - Hersek, Makedonya, Voyvodina ve Kosova'da oluşacak Yeni Yugoslavya'nın peşine düşmüştü. Bosna - Hersek bağımsız olursa Sırbistan ile Karadağ arasındaki Müslümanlar da etkilenecek ve Karadağ ile fiziki temas kesilecekti. Bu yüzden Sırbistan Bosna - Hersek'in bağımsızlığını önlemek için elinden geleni yapmıştır.
Sırplar, 19'ncu yüzyıldan bu yana Balkanlar'da liderlik mücadelesi veren grupların başında gelmektedir. Müslümanlar'a karşı olan düşmanlıkları 1389 yılında Osmanlı'lara yenildikleri Kosova Savaşı'na kadar gitmekteydi Amaçları tüm güneydeki Slavlar'ı Sırp önderliğinde toplayıp "Büyük Sırbistan'ı" kurmaktı.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:53
Benim Güzel Bosnam Gelenek ve Birlikte Yaşam

http://www.kitapturk.com/images/book/022004/18418.jpg

Rusmir Mahmutcehajic

· Gelenek Yayıncılık



İlgili Kategoriler
İslam [Din] ,

Kitap Hakkında

Rusmir Mahmutcehajic, Bosna'da yaşananlara yeni bir bakış açısı getiriyor. Batı'nın egemen değerlerinin yarattığı soykırım, sadece Müslümanlara yönelmekle kalmayıp, asırlarca farklıların birliğini yaşatmış Bosna modelini yok ediyor. Üç dinin kurduğu Bosna, asırlarca dinlerin aşkın birliğine tanık oldu. Milliyetçi anlayış, farklılıkları aşılamaz çatışmalar olarak sunarken, ortak yaşam imkanını da ortadan kaldırıyor.
Rusmir Mahmutcehajic, Bosna'da neler yaşandığını yeniden anlatırken, Batı'nın hakim iki ideolojisi olan, "Tarihin Sonu" ve "Medeniyetler Çatışması" tezleriyle yüzleşiyor. Tanınma kavgasının sona erdiğini söyleyen "Tarihin Sonu" tezi Bosna'da yaşanan soykırımı Sırpların tanınma kavgası olarak gördüğü için, soykırımı haklılaştırıyor. "Medeniyetler Çatışması", tezi ise Batı'nın "Ortodoks-Slav" medeniyetinin önce sınırlarını belirlemesi, sonra diğer bir medeniyet olan İslam'la çatışmasına zemin hazırlıyor. Batı'nın, Avrupa'nın ortasındaki savaşı yaratan sebeplerden değil, sonuçlarından rahatsız olduğunu söyleyen Mahmutcehajic, Batı'nın egemenlik değerlerini sorguluyor.
Bosna'da asırlarca yaşanan farklıların birliğini yeniden kurmak için, Bosna'nın derviş kardeşliği anlayışını yeniden değerlendiren yazar, sinagogların, kiliselerin ve camilerin birlikte yaşamasını sağlayan değerleri yeniden canlandırmak için okura uzun bir yolculuk öneriyor. "Sarp yokuş"larla karşılaşacağımız bu yolculukta, Gelenek'in önemini vurgulayan yazar, işaret edenden işaret edilene, zahirden bâtına doğru bir rota izliyor.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:54
Bosna

Mehmet Emin Yardımcı

· Kitabevi Yayınları

http://www.kitapturk.com/images/book/092006/24674.jpg



İlgili Kategoriler

Hobi-Eğlence [Genel] , Diğer [Genel] ,

Kitap Hakkında

İstanbul Üniversitesi İktisat Tarihi Ana Bilim Dalı'nda doktora tezi olarak kabul edilen bu çalışmada Bosna'nın ekonomik ve sosyal yapısı, nüfus ve arazi tahrir defterlerinin yardımı ile aydınlatılmaya çalışılıyor. Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde bulunan tahrir defterlerinde yapılan araştırmalarda seçilen bölgenin iktisadi ve sosyal tarihi, idari taksimatı, şehirleşme, kır iskân merkezleri, ticari ve sınai faaliyetleri hakkında önemli bilgilere ulaşılıyor. Çalışmanın giriş kısmında Bosna'nın Osmanlı fethi öncesindeki tarihi kısaca belirtildikten sonra Osmanlı'nın bölgedeki fetih hareketleri inceleniyor. Çalışmanın birinci bölümünde Bosna livasının idari yapısı ve nüfusu; ikinci bölümünde Saraybosna, Yenipazar, Visoka, Vişegrad, Helona, Olofçe şehirlerinin iktisadi ve demografik özellikleri inceleniyor. Üçüncü bölümde ise Bosna'da zirai üretim ve vergiler konusu değerlendiriliyor. Dördüncü bölümde devlet gelirlerinin paylaşımı, beşinci bölümde madencilik faaliyetleri ele alınıyor. Çalışmanın altıncı ve son bölümünde ise askeri zümrelerin yani Akıncı, Voynuk ve Çeribaşı teşkilatlarının dini yapısı ve iktisadi konumları inceleniyor.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:54
Osmanlı'nın Batı Yakası Bosna

http://www.kitapturk.com/images/tools/noimage.jpg

Hüseyin Yorulmaz

· 3F Yayınevi



İlgili Kategoriler

Diğer [Genel]

Kitap Hakkında

Bu kitap, ele alınan konuların dün ve bugün itibariyle incelenmesi ve o konular çerçevesinde zamanla tutulmuş günlüklerin bir araya getirilmesi ile oluşmuş bir çalışma, kendisine has melez bir tür. Bir yönüyle inceleme araştırma, bir yönüyle günlük. Kimi yazılarla seyahatname, kimi konuşmalarla röportaj. Bazen şehrengiz, bazen de kronoloji.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:55
Gözüm Yaşı Tuna Selidir Şimdi

http://www.kitapturk.com/images/book/042005/50286.jpg



Selma Fındıklı

· Remzi Kitabevi

Roman [Edebiyat]

Kitap Hakkında

Savaş felakettir, kıyamettir... Hele Doksan Üç Harbi... Bir yanda Kafkasya 'yı öte yanda Rumeli'yi saran bu korkunç yangın Osmanlı Devleti'nin sonunu hazırlarken binlerce, yüz binlerce insanı yerinden, kökünden söküp bilmedikleri diyarlara sürükler... O diyar Osmanlı toprağı olsa bile, gelenlere yabancıdır...

Saraybosnalı gümüş ustası Firuz Ağa ile ailesi de acı yellerin Anadolu'ya sürüklediği solgun yapraklar gibidir... Önce sultan şehri İstanbul yeni yurtları, sonra da Bursa... geldikleri memlekete, Saraybosna'ya çok benzeyen Bursa...

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:55
Avrupa'nın Müslüman Komşuları - Türkiye Bosna ...

http://www.kitapturk.com/images/book/042009/49850.jpg



Joost Lagendijk,Jan Marinus Wiersma


· İletişim Yayınları

Kitap Hakkında

Elinizdeki kitapta Avrupa Parlamentosu'nun iki üyesi, Joost Lagendijk ve Jan Marinus Wiersma'nın Balkanlar'da, Türkiye'de, Mısır'da ve Fas'ta İslamcılık üzerine önemli siyasetçilerle yaptıkları görüşmeler canlı bir şekilde anlatılıyor. Kitapta Avrupa'nın Müslüman komşularının baskıcı rejimlerden kurtulup demokratik düzene geçişleri için olası yollar tartışılıyor.

Bu bölgede bir referans olarak demokratik Türkiye'nin öneminin altı çiziliyor. Ayrıca yazarlar AB'nin, Müslüman demokratlar da dahil olmak üzere bölgedeki tüm demokrat partilerle diyalog kurmasının önemine dikkat çekiyorlar. AB'nin İslamcı partilerle de iletişim kanallarını açık tutmasını ve dinî inanışlar temelinde yükselen toplumsal hareketleri görmezden gelmemesini tavsiye ediyorlar. Aksi takdirde AB'nin çifte standart uygulamış sayılacağını belirtiyorlar.

Bu kitap hem bu dört ülkedeki İslami hareketlerin dinamiklerini anlamak hem de AB ile bu ülkelerin ilişkilerinin geleceği üzerinde düşünmek için iyi bir olanak sağlıyor.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:56
http://www.kitapturk.com/images/book/082008/40997.jpg

Bosna Şarkısı

Nihat Kınıkoğlu

· Mitos Boyut



İlgili Kategoriler

Sinema - Tiyatro [Sanat] , Diğer [Sanat] ,

Kitap Hakkında

Yakın dönemde Bosna'da yaşananlardan yola çıkılarak yazılan Bosna Şarkısı, insanların birbirine düşman olmaması, barış ve dostluk içinde bir arada yaşaması için sanatın ne denli önemli olduğunu vurgularken, müzik sanatı ile etnik dinsel ayrımcılığı/yıkımı karşı karşıya getiriyor. Bosna Şarkısı, dünyada savaşların insanlık üzerindeki vahşi etkisini, günümüzde halen sürmekte olan savaşlara da göndermeler yaparak anlatıyor.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:57
Sarı Saltık: Popüler İslam'ın Balkanlar'daki Destani Öncüsü (XIII.Yüzyıl)

http://www.eren.com.tr/i/k/19/199894_k_6652.jpg

Ahmet Yaşar Ocak

VII. Dizi-Sayı 203 ISBN 975-16-1577-1 SARI SALTIK: POPÜLER İSLÂM'IN BALKANLAR'DAKİ DESTANÎ ÖNCÜSÜ A.Yaşar OCAK İÇİNDEKİLER ÖNSÖZ VII KISALTMALAR XI GİRİŞ: KAYNAKLAR VE ARAŞTIRMALAR 1 I - Kaynaklar 1 II - Araştırmalar 11 BİRİNCİ BÖLÜM XIII. YÜZYILDA BALKANLAR'DA ANADOLU ÇIKIŞLI İLK TÜRK İSKÂNI: DOBRUCA'DAKİ TÜRKMENLER 18 I - Moğol Hakimiyetinde Anadolu Selçuklu Tahtı İçin Mücadele ve II. İzzeddin Keykâvus 18 II - Bizans Himayesinde Bir Selçuklu Sultanı 25 III – Sarı Saltık'la Anadolu'dan Dobruca’ya 28 IV - Bizans'taki Sefahet Hayatı, Hapis ve Kurtuluş 32 V - Sarı Saltık'la Dobruca’dan Deşt-i Kıpçak'a 35 VI - Gurbetteki Sultanın Ölümü, Dobruca’ya Dönüş 36 İKİNCİ BÖLÜM MENKABEVÎ SARI SALTIK: PEYGAMBER SOYUNDAN BÜYÜK BİR GÂZİ-EVLİY 38 I - Seyyid Battal Gâzi'nin Torunu: Şerif Hızır 38 II- Tahta Kılıçlı Evliyâ: Saltık Gâzi 41 III - Ejderha Öldüren Kahraman: Şerif Saltık 46 IV - Yedi Tabut, Yedi Mezar 60 ÜÇÜNCÜ BÖLÜM TARİHSEL SARI SALTIK: AŞİRET REİSİ BİR KALENDERÎ ŞEYHİ VE BİR DERVİŞ-GÂZİ 64 I- Efsânevî Değil Tarihsel Bir Sîma 64 II - İskân Lideri ve Aşiret Reisi Sarı Saltık 65 III - Kalenderî Şeyhi Sarı Saltık 71 IV - Balkanlar ile Deşt-i Kıpçak'taki Gazâlar ve İslâmlaşma 84 DÖRDÜNCÜ BÖLÜM SARI SALTIK KÜLTÜ: TEKKELERİ, MEZARLARI, TÜRBELERİ, MAKAMLARI VE BEKTAŞİLİK VE ALEVİLİK'TEKİ YERİ 103 I- Sarı Saltık'ın Açtığı Tekkeler 103 II - Adına Sonradan Açılan Tekkeler 107 III - Mezarları, Türbeleri ve Makamları 111 IV - Bektaşîlik ve Alevîlik'te Sarı Saltık 120 SONUÇ 125 SEÇİLMİŞ BİBLİYOGRAFYA 129 GENEL DİZİN 141

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:57
Dağılan Yugoslavya ve Bosna - Hersek Sorunu: Olaylar - Belgeler 1990-1996

http://www.eren.com.tr/i/k/20/201219_k_8121.gif


İsmail Soysal, Şule Kut

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:58
KARANLIĞA OKUNAN EZANLAR
NİHAT GENÇ

http://img26.imageshack.us/img26/6734/karanligaokunanezanlar1.jpg (http://img26.imageshack.us/my.php?image=karanligaokunanezanlar1.jpg)

Nihat Genç adımı Nihada olarak değiştirmek istiyorum. Boşnak bir arkadaş buluyorum. Bundan sonra adım Nihat Genç değil, Nihada Genç diyorum. Mezarın başında tebessüm ediyor. Ağbi, Nihada burada kızlara verilen ad. Küçük bir şaşkınlık yaşıyorum ama vazgeçmiyorum, olsun, adımı Nihada koyacağım, bu küçük kızın adını alacağım. Nihada'nın tabutunu takip ediyorum, önündeki yazıya bakıyorum, yedi yaşında.Tabutu nasıl hafif, sanki içinde kuştüyü var, sanki tabut bomboş, sanki Nihada'nın cesedini bulamamış bir eli bir başı belki yalnız ayaklarını taşıyoruz şimdi..
(Arka Kapak)

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:58
Hırvat Ulusunun Oluşumu Erken Ortaçağ'da Türk - Hırvat İlişkileri

http://kitap.antoloji.com/media/erenbooks/k/20/202718_k_1986.jpg

Osman Karatay
ASAM Yayınları;


İrani unsurların doğudan batıya göçü muğlak bir konudur ve varsayımlara dayanır. Türklerin göçü ise hemen hiç kesintisi olmayan bir süreç tir. Hırvatlığın odaya çıkmaya başladığı sıralarda Adriyatik'ten dile kadar Doğu Avrupa'nın her yerinde Türkler kaynaşmakta idi. Kesinlikle yöresel etnik birliktelik kurmayan ve ele geçirdikleri ülkenin tüm arazisine yaklaşık eşit oranda (yönetici olarak) dağılan Türkler, tarihin tuhaf bir cilvesi olarak, yönettikleri milletleri örgütlüyor ve beraber diğer Türklere veya Türklerin örgütlediği milletlere karşı savaşıyorlardı. Çok dağınık halde bulunan ve soykırımla ortadan kaldırılmadıkları bilinen savaşçı Oğur boyları Doğu Avrupa'nın değişik kısımlarında Avarlara karşı yerel halkın başına geçmiş ve onları kendi yönetimlerinde örgütleyerek güç kazanmaya çalışmışlardır. Bunun en açık örneği Tuna Bulgarları dır. Yerel halkın bu derece benimsenmesi ve kendilerinin onlara benimsetilmesinin sonucu ağır olmuş, çabucak kaynaşarak odadan kalkmışlardır. Hırvat olayında, biraz daha ileri giderek Boşnak ve Sırplarda da bu nun olmaması için hiçbir sebep yoktur. Kaynaklar bu konuda açık bilgi sunmaktadır. Böylece, Hırvatlığın temelini atan Türk asıllı topluluğun yanında, daha sonraki dönemlerde özellikle Slavonya bölgesine Avar, Macar ve Kıpçaklar vasıtasıyla karışan Türk kanı da hesaba katılınca, bu Kuzeybatı Balkan ulusunun kan itibariyle en az Macarlar ve Bulgarlar kadar Türkler le akraba olduğu gibi bir sonuç çıkmaktadır.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 13:59
In Search of the Lost Tribe: The Origins and Making of the Croatian Nation

http://kitap.antoloji.com/media/erenbooks/k/23/238989_k_2270.gif

Osman Karatay
Karam Yayınları;

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:00
Ah Şu Balkanlar

http://www.eren.com.tr/i/k/24/244198_k_4521.gif

Ah Şu Balkanlar

Erdoğan Aslıyüce

Tepedenli Ali Paşa..Türk ordusundaki unsurları birbirine düşürerek Yunanistan kurucusu olan komitacılara oğullarının da desteğiyle yardım eden ve Sultan II. Mahmut'un yeniliklerinin kendi çıkarlarını yok edeceğini anlayınca isyan ederek Osmanlı'yı zayıf düşürme amacına ulaşan paşa..

Kavalalı Mehmet Ali Paşa..

Türk kelimesinin bile yasak olduğu Yunanistan Kavala'da koskoca bir meydanın ortasında dev bir heykeli dikilmiş, caddelere adı verilmiş bir Türk..O da oğullarıyla birlikte Türklüğe sadece kendi küçük çıkarları için ihanet etmekten çekinmeyen haris bir cahildi..

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:00
Ahmakların seferi Yugoslavya NATO ve batının aldatmacaları

http://www.eren.com.tr/i/k/20/205814_k_8960.jpg

Diana Johnstone,

Çeviren: Emre Ergüven

Diana Johnstone, Kosova Savaşı'nın olağanüstü düzeydeki dezenformasyon yapısının yanı sıra, savaşın Batıda kurumsallaşan arka planının iç yüzünü anlamak isteyen kişiler ve ilericiler için 'olmazsa olmaz' niteliğinde bir kitap yazmış. Büyük bir yüzeysellikle yaklaşılan konuları irdelemeyi ve eldeki verilerin doğruluğunu tartmayı amaçlayan Johnstone'un kitabı, bu konuda çok az yazarın sahip olduğu derin bilgi sayesinde birçok kişinin zihninin aydınlatacaktır. Diana Johnstone; NATO yanlısı varsayımları, uydurma bir şekilde kurgulanan tarihi, süzgeçten geçirilen ve bağlamından koparılan delilleri; önerme ve gerçek (yahut gerçeğin tamamı) olarak kabul etmeyen eleştirel bir bakış açısıyla kitabı kaleme almış.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:01
Ba'de Harabi'l Bosna

http://kitap.antoloji.com/media/erenbooks/k/17/175162_k_5393.gif

Osman Karatay
İz Yayıncılık;

Bu çalışma, şimdilik bir barış döneminin nekahatini yaşayan Bosna ve eski Yugoslavya bölgesindeki insanlık dramlarını ve gelişmeleri, bizzat sıcak olayların içinde yaşamış bir gazeteci-yazarın kaleminden sunuyor sizlere.

Uzun ve zengin bir tecrübe döneminin meyvesi olan bu yazılar, sıcak savaşın sona ermesinden sonra umduğundan daha büyük bir soğuk savaşın içine düşen Bosna'nın unutulmaması, gündemden düşmemesi ve bundan sonra da yardım edilmesi, tabii kendi stratejilerimizin belirlenmesi bakımından önem taşıyor.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:01
Bosna - Hersek Barış Süreci: Dayton Barış Antlaşması Eki İle

http://kitap.antoloji.com/media/erenbooks/k/20/204433_k_1117.gif

Osman Karatay; Kapak tasarımı: Alper R. İpek
Karam Yayınları;

Zorlu ve kanli bir savasin ardindan 1995 sonunda barisa kavusan ve su an üzerinde gelecegin toplum düzeninin ve yönetim sisteminin deneylerinin yapildigi Bosna, yüklü bir stratejik anlam ve önemin yaninda, bu tasarilarin gerçeklesmesinde pek çok kolaylik ve zorlugu bir arada barindiran bir muammalar yumagidir. Bu açidan dünyanin gündeminden düsmeyecege benziyor. Basinin gündemi geçici olarak buradan daha sicak yerlere kayabilir ama toplumbilimin her dali için Bosna su an dünyanin gözlemlenmesi ve üzerinde çalisilmasi gereken en önemli noktasidir.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:07
Türk Komünistlerinin Bulgaristan Maceraları

http://www.kitapambari.com/ambar/images/T/.9754510954.jpg

Hem liberâl hem komünist:
"-Benden daha liberâl komünist yok." Nazım Hikmet
* Artık ölmüştü. "-Moskoava'da işte Nazım Hikmet7in mezası diyemediler."
* Hababam Sınıfı Sovyet konsolosluğu'nda. "-Babaev, ben yazdığım hikayelerden üçür nüsha Sovyet Konsolosluğu'na veriyorum size göndersinler diye.l Siz derlediğimiz o derlemede beni yine şiirle takdim etmişsiniz, ben ise orada hikayeci olarak takdim olmak istiyordum."
Dil : Türkçe
Yayın Yılı : 1993

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:07
http://i0904.hizliresim.com/2009/4/15/1360.jpg

Dil, kifayetsiz değildir!

1992’de savaş patlak verince ailesi ile Saraybosna’da kalan Mehmedinoviç, ‘Saraybosna Blues’un ilk şeklini o yıl yayımlamıştı. Şiir, düzyazı, kısa hikâyeler ve günlük gibi birçok türe dahil edilebilecek metinleri barındıran anlatı, Saraybosna’da uzun yıllara yayılan trajik savaşı anlatıyor


Suskunluğa bahane arandığında, dilin sınırlarından bahsedilir ve buradan hareketle ‘dil kifayetsizdir’ denir. Bu iddia, olup bitenlere dair kelâmı bulunmayanların, duyarsızlıklarını örtme gerekçesidir. İnsanın çürümesi, vicdansızlığa, haksızlığa, savaşlara ve güç dengesizliklerine cesurca karşı çıkmaktan vazgeçmesiyle başladı. Onun, zamanın güç dünyası karşısındaki iddiası, yozlaşmanın kıyılarında dolaşır. Zira, modern zamanların hediyesi ‘özne birey’, aradan geçen zaman içinde yerini ‘nesne birey’e; ‘modifiye’ edilerek sakat bırakılmış bireye bıraktı. Kabiliyeti kalmamış bu varlığın, dilin sınırlarından bahsetmesi; kadük hale gelmiş politik gücünden, ya da güçsüzlüğünden kaynaklanıyor olsa gerek. Oysa şiddetin sınırları olmadığı gibi, bunun karşısında durmanın da sonu ve sınırları yoktur. Yaşam coğrafyamız da dahil, dünyanın dört bir yanında hergün tanık olunan şiddet, mağdurun hedefi olduğu acıyı ifade etmesi için dili elzem kılar. Muazzam etkisiyle mağdurun dili, dönüştürmenin, daha iyiyi talep etmenin ve yaratmanın mucizevi imkânıdır. Bu nedenle Gandhiler, Martin Luther Kingler, Nelson Mandelalar, ozanlar, şairler ve edebiyatçılar, dilin olağanüstü gücünün eşsiz anıtlarıdır. Bugün dilin çaresizliğinden ve hükümsüzlüğünden dem vuran birey, esasında kendine ihanetini ve büyük günahını örtmeye çalışmaktadır.

Semezdin Mehmedinoviç, elimizdeki eseri Saraybosna Blues ile, okura dilin olağanüstülüğünü gösterirken, onu, dilin sınırları olup olmadığı konusunda yeniden düşünmeye davet ediyor. Metin ilk olarak, edebiyatın ne denli yetkin bir anlatım ve ifade aracı olduğunu ve dilin, çok zorlansa dahi, yukarıdaki iddiaların aksine okuyucuya derdini yetkin bir şekilde nasıl anlatabileceğini göstererek göz dolduruyor. Mehmedinoviç’in şiir, düzyazı, kısa hikâyeler ve günlük gibi birçok türe dahil edilebilecek metinlerini barındıran anlatısı, bilindiği üzere Saraybosna’da uzun yıllara yayılan trajik savaşı anlatıyor. Eserin farklı metinleri bir araya getirmesi kuşkusuz, anlatıcının karşı karşıya kaldığı tereddüdün, kafa karışıklığının ürünü olmaktan öte, acının birçok şekilde ifade edilebilmesinin ispatı olarak elde duruyor. Savaşlar, insanoğlunun hiçlendiği, yok sayıldığı anlardır. Mehmedinoviç savaşın, hayatına acımasızca tecavüz ettiği böyle bir anda, kalemini silah gibi kuşanarak, birebir tanık olduklarını dile dökerek ayaklar altına alınan onurunu sahipleniyor.

Acı nasıl anlatılabilir?

1992’de savaş patlak verince ailesi ile Saraybosna’da kalan Mehmedinoviç, aynı yıl, Saraybosna Blues’un ilk şeklini yayımladı. Bu dönemde arkadaşlarıyla birlikte, demokrasi ve çoğulculuk taraftarı haftalık politika dergisi Days’i çıkarmaya başlayan yazar, savaş esnasında çekilen ilk filmlerden olan Leaving-Am- I or the End of Theater’ın senaryosunu yazdı ve yönetti. 1994 Berlin Film Festivali’nde gösterimi yapılan film, ertesi yıl Roma’da, Akdeniz Festivali’nde birincilik aldı. Mehmedinoviç 1996’da, Saraybosna kuşatması sona erdikten sonra ailesiyle birlikte ABD’ye göç etti. Saraybosna Blues’un İngilizce çevirisi 1998 yılında yapıldıktan sonra, dünyanın birçok diline kazandırıldı. Mehmedinoviç’in başarısı, savaşı anlatmadaki edebi hüneridir. Büyük trajedi yaşanırken, şehirde kalmayı tercih eden yazar, detaylı, açık seçik bir üslupla, yıllardır yaşadığı hayat alanının yıkılışını belgeliyor. Mehmedinoviç ayrıca, savaşı başlatan aktörlerden Radovan Karadziç’in portresini verirken, yok edilmeye inatla karşı çıkan insanların hikâyelerini de okurla paylaşıyor.

Savaş, söz oyunları ve ağdalı üsluplardan çok, samimi ve sade bir dille ifade edilebilir. Dolayısıyla böylesi bir aktarımın ilk kuralı anlaşılabilirliktir. Buna yetkin bir örnek olarak da, Saraybosna Blues’un, ilk satırdan sonuncusuna değin süren berrak, duru anlatımı gösterilebilir. Mehmedinoviç, “Başına bir mutsuzluk gelmemiş çok az insan kaldı. İnsanlar, trajedileri daha taze olanlardan uzak duruyorlar. Bu nedenle kendi kaybımdan söz etmekte güçlük çekiyorum, ama ruhumun derinliklerinden gelen dürtüyle yazmadan duramıyorum” (s. 10) derken, ölümün istatistiksel bilgilere indirgendiği böylesi bir anda, tanık olduğu yıkımı ve hiçliği kayda geçirme gerekçelerini de dillendirmiş oluyor. Onun için yazmak, tam olarak, hem savaşı kayda geçirme hem de kötülükleri anlatabileceği dili yaratma çabasına işaret eder. Eserin, savaşın üzerinden uzun sayılabilecek bir süre geçmesine rağmen, okuru halen cezbetmesini, yoğun anlatımında, yaşananlara dair güçlü ve gerçekçi bir bellek oluşturabilmesinde ve başkalarının acılarına ulaşmadaki muazzam yeteneğinde aramak gerekir.

Savaş, halkları ayrıştırıyor

Mehmedinoviç’in kalemi, Saraybosna’da yaşayan Hırvatlar, Sırplar ve Boşnaklar arasında, savaşın hemen ertesinde başlayan trajik ayrışmayı tasvir ederken, ‘şair’ ruhlu insanların, aniden nasıl birer kötücül karaktere dönüştüğünü ve ayakta kalmaya çalışan sıradan insanların hikâyelerini de anlatıyor. Yazar, beraber futbol oynadığı gençlerin, günün birinde başlarına birer maske geçirerek, bindiği troleybüsün yolunu kesmeleri karşısında şaşkındır. Daha önce tüm halkların birbiriyle huzur içinde yaşadığı bu coğrafya, aniden tarafların seçildiği, düşmanlıkların yaratılmaya başlandığı cehennemi bir dünya haline gelmiştir. Bu dönüşüm esnasında, kendisinde en çok dehşet uyandıran isimlerin başında ise birebir tanıdığı Radovan Karadziç gelir. Mehmedinoviç, anlaşılamaz bir çelişkiyle, geçmişinde ‘şair’ olarak geçinen Radovan Karadziç’in, savaşın sürmesine neden olan kötücül aktörlerden biri haline gelişine tanık olur. Yazar, tanıdığı ve bir zamanlar oturup sohbet ettiği; savaştan önce de çocuk şiirleri kitabı Mucizeler Olur, Mucizeler Olmaz’ı yayımlayan Karadziç’in, kısa sürede yüz ifadesinin vahşileşmesini, alçakgönüllü tavırlarının aniden uçup gitmesini asla anlamlandıramayacaktır.

Savaşı gördükten sonra, insan olmayan canlılara daha çok güvenmeye başlayan Mehmedinoviç’in tanık olduğu dönüşümler, ne yazık ki bununla sınırlı değildir. Oğlunun bu esnada saçlarının ağardığını ve ellerindeki çizgilerin derinleştiğini gözlemleyecek olan yazar, bunu, “Çektiğimiz acı hesabıyla, oğlum ve ben ikiziz” (s. 114) cümlesiyle ifade edecektir. Öte yandan, Saraybosna’nın ana caddesinde keskin nişancıların olması, şehirde yaşayanları başka yollar keşfetmeye sevketmiştir. Yazar bu yolların birinde, ölü yıkayıcı Hajra ile tanışır. Ölümün işvereni olduğu Hajra’nın Mehmedinoviç’e, öldüğünde kullanılmak üzere havlu ve sabun hediye etmesi, bu ilişkinin en hüzünlü duraklarından biri olarak metinde yer ediyor. Söz konusu hediye, hem kitap boyunca hayatını kaybeden insanları anlatan yazarın hem de okurun, ölüm üzerine bir kez daha ve yoğun bir şekilde düşünmesini beraberinde getirir. Son olarak, Mehmedinoviç’le yapılmış bir söyleşinin Saraybosna Blues’un sonuna eklenmesinin, metinde anlatılan coğrafyanın edebi ve politik çerçevesinin somutlaşmasına katkıda bulunduğunu da söyleyebilirim.

Erkan Canan.
(Radikal Kitap)

SARAYBOSNA BLUES
Semezdin Mehmedinoviç
Pupa Yayınları
2009
143 sayfa

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:08
Balkanlara Dönüş- Nedim Gürsel

http://www.kidap.com.tr/balkanlara-donus-nedim-gursel-r27818-sz380.jpg

Hiçbir şey görmedim Saraybosna'da. Ekmek kuyruğunda beklerken başlarına bomba yağan insanları görmedim örneğin. Evlerine su taşırken vurulanları da. Akan kanı görmedim, kanı yalayan köpekleri de. Çevre köylerde ırzına geçildikten sonra boğazlanıp ırmağa atılan genç kızları, tank paletleriyle çiğnenen çocuklan, Kazıklı Voyvoda döneminden kalma işkencelerle öldürülenleri görmedim. Hiçbir şey görmedim Saraybosna'da. Annesinin cenaze töreninden dönüşte bir tetikçi kurşunuyla yaralanan küçük kızı bile. Ne açlığı gördüm, ne korkuyu yaşadım. Çıldıranları, bu karabasandan ömür boyu kurtulamayacak olanlarla ölüleri de görmedim. Mezarları gördüm yalnızca. Hangi tarihte doğdukları önemli değildi, ama son iki yılda ölmüştü tümü. Yıkılmış evleri gördüm bir de, postane binasının o korkunç halini. Ve sokakları bir anda dolduran, nereden çıktığı belirsiz o sakat kalabalığını. Savaşı görmedim; doğru. Savaşın yüzünü gördüm ama. Sevgilim Saraybosna'da. Unutmayacağım!
Nedim Gürsel, Saraybosna dramının yanısıra Makedonya'da geçirdiği günleri anlatırken Balkanlar'daki Türk mirasının önemine dikkati çekiyor bu kitabında. Ve kendine özgü şiirsel üslubuyla yalnızca bir gezi kitabı değil, anılarını da okura içtenlikle sunuyor. Severek okuyacağınız bu kitabın bir başka özelliği de Türk-Yunan ilişkilerini kültürel bağlamda gündeme getirmesi.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:09
JUAN GOYTİSOLO----KUŞATMA HALİ

http://www.kidap.com.tr/kusatma-hali-juan-goytisolo-r27225-sz380.jpg


Kuşatılmış bir kentten dış görüntüler: Bitkin bir kadın dizlerinin üzerinde keskin nişancıların ateş hattını aşmaya çabalar. Kadını gözleri ve yüreğiyle izleyen ziyaretçinin yıkıntıya dönmüş odasına bir top mermisi isabet eder. Uluslararası Barış Gücü Komutanı, kendisi gibi İspanyol olan ziyaretçinin odasına gittiğinde cesedin ortadan yok olduğunu görür. Tek ipucu bir şiir defteri ve bir bavulun içindeki öykülerdir. Kent kuşatılmış, Uluslararası Barış Gücü, kentte konuşlanmış, resmi tarih yazılmaya başlanmıştır. Kent artık iktidar ve finans gruplarının, savaş ağalarının ilân ettiği yeni dünya düzeninin bir oyuncağıdır. Toplu tecavüzler, işsizlik, sosyal ve ahlâki çöküntü, açlık, soğuk, zulüm ve her türlüsünden ölüm... Bütün bunlar dünyada inanılmaz bir kayıtsızlıkla karşılanır. Gerçek, azınlıkların yazdığı duvar yazılarında ya da kurgunun gücünde gizlidir. Juan Goytisolo, Saraybosna kuşatmasının en kötü günlerinde iki kez gidip görmüştü bu acılı kenti. Yaşadıkları ve tanık oldukları, insan aklının alabileceğinin öylesine ötesindeydi ki, belleğine yerleşen ve kendisine işkence eden görüntülerden kaçabilmek için her şeyi kurguya dönüştürdü. Saraybosna'dan yararlanarak, kuşatılmış bir kente ait bir metafor yarattı. Burası, Saraybosna'nın gerçeklerinden, dehşet ve görüntülerinden yola çıkılarak betimlenmiş olsa da Saraybosna değildir. Tüm kuşatılmış kentler adına Juan Goytisolo'nun usta kaleminden çıkmış, kuşkunun izleğiyle biçimlenmiş, resmi tarihin yalanlarını, olayları nasıl saptırdığını dile getiren bir destandır Kuşatma Hali.

http://www.kidap.com.tr/kusatma-hali-juan-goytisolo-k27225.html

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:09
Mostar'ı Unutma

Aylarca süren savaştan sonra, Edisa, oğluyla birlikte Fransa'ya sığınır... Geceleri, umutsuzluğa kapılmamak için, oğluna seslenerek yazar. Yüreğinden kopup, çektiği acıları, tanıklıklarını dile getiren yazılar... Bunları, mülteci Boşnaklar hakkında bir araştırma çalışması yapan Thierry Dana'ya emanet eder. Genç kadının cesareti karşısında altüst eden Dana, kendisine yardımcı olmak, bir kimlik bulmasını sağlamak, bombalar altında gömülü kalmış bir geçmişe tanıklık etmek ister. Yurdunda olup bitenleri Pedja asla unutmamalı, diye düşünür."Her şeyi ardımda bıraktım. Ülkem Bosna-Hersek can çekişiyor. Yakında katliam sona erecek, ateşin yutabileceği bir şey kalmayacak. Mostar yok olacak. Pedja'cığım, sana gerçeği söylemeliyim. 1992 Kasım'ında yurdumuzdan ayrıldığımızda öyle küçüktün ki. Baban otuz üç yaşındaydı ve onu öldürdüler. Ben ellerinden kurtulup cehennemden kaçabildim. Bugün, yaşamalıyım çünkü sen varsın, canım yavrum. Dinle beni Pedja'cığım. Yarın, nerede olursan ol, babanı anımsa ve unutma ki yaşamın Mostar'da, Neretva kıyılarında doğan ve birbirine âşık olan bir erkekle bir kadının arasında başlamıştı."

http://www.mordut.com/images/products/432744l.jpg

Yayın Evi : Varlık Yayınları
Dil : Türkçe
Baskı Tarihi : 1994
Boyut : 14X1X20
Sayfa Sayısı : 143

Ciltsiz
Yazar : Edisa Palikuca
Çevirmen : Filiz Nayır Deniztekin

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:10
Parçalanan Yugoslavya ve Bosna'da Etnik Savaş - Catherine Samary

http://www.nadirkitap.com/upload/Kitap_20081017232331_6497_4.jpg

Parçalanan Yugoslavya ve Bosna'da Etnik Savaş - Catherine Samary

Yazarı: Catherine Samary
Çeviren: Bülent Tanatar
Hazırlayan:

Yayınevi: Yzın Yayıncılık
Yayın Yeri: İstanbul
ISBN NO:
Yayın Yılı: 1995

Dili: Türkçe
Özellikler: Birinci Baskı
Cildi: Karton Kapaklı
Durum: Yeni

Açıklama:Parçalanan Yugoslavya ve Bosna'da Etnik Savaş - Catherine Samary

237 Sayfa / Not: Kitabın Kapağı Ters Takılmış

İnceleme ve Araştırma Defteri'mizin bu kitabıyla, Yugoslav trajedisi üzerine bir bütünsel dosya sunmak istedik; bu savaşı gerçek bir tarihsel perspektife oturtmayı sağlayan ve böylece bu dramatik olayların anlamı üzerine esaslı bir kollektif düşünmeyi besleyebilen bir dosya; eski-Yugoslavya toprağı üzerinde, tüm toplulukların haklarına saygı içinde barışı kazanmak için mücadele eden ve caniyane 'etnik saflaşma' siyasetini reddeden tüm kadın ve erkekler nezdinde taraflı bir dosya...

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:11
ELENE DONİ-CHİARA VALANTİNİ-----ETNİK TECAVÜZ

http://img26.imageshack.us/img26/7515/kitetnedcv.jpg (http://img26.imageshack.us/my.php?image=kitetnedcv.jpg)


http://img26.imageshack.us/img26/4657/kitetnedcva.jpg (http://img26.imageshack.us/my.php?image=kitetnedcva.jpg)


ELENE DONİ-CHİARA VALANTİNİ-----ETNİK TECAVÜZ

https://www.imge.com.tr/product_info.php?products_id=53293

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:12
http://kapak2.netkitap.com/170zk/4/06040708.jpg

Rumeli Rüzgarları
Muzaffer Kaleoğlu

Köklerimize bağlı yaşamak isteriz hep. Nerede doğduysak orada yaşayalım ve ölelim... Eğer şanslıysak, tüm hayatımız bu akışta devam eder. Ama hayat kimilerimize köklerini oradan oraya taşıtır; sevdiklerine elveda, tanımadıklarına merhaba dedirtir.

"Rumeli Rüzgârları", kökleri bu topraklarda, meyveleri
uzaklarda, yaşanmış gerçek hayat hikâyelerini anlatıyor. Şu ya da bu şekilde değişen kimi geleneklere rağmen, özünü yine de kendi topraklarından alıyor.

Rum elinde ya da Anadolu’da hiç fark etmiyor. Rumeli Rüzgârları tüm sevinci ve kırıklıklarıyla bizlere rengârenk
insan hikâyelerini, bir rüzgâr gibi taşıyor.

Boşnak, arnavut, macır (bulgaristan göçmeni) kökenli birsürü insanını kısa kısa hayatlarından hikayeler anlatılıyor. Herkesin kendi şivesiyle yazılmaya çalışılmış, biraz masal tadında ama gerçek kesitler verdiği için tarihte kokuyor.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:13
Balkanlarda Savaş

http://www.ilknokta.com/urun/B/975-8460-96-X_s.jpg

Kan ve soykırım, terör ve açlık; bugünün Bosna'sının korkunç gerçeği. İşlenen bu suçlar 1915'de de aynıydı ve halkların halklara karşı uyguladıkları zulüm ve barbarlık aynı şekildeydi.

Birinci Dünya Savaşı'nın sıcak günlerinde arkadaşı Robinson ile birlikte savaş ve sert ihtilaflardan acı çeken Balkanları dolaşan John Reed, Türkiye'ye de gelir. Tifüsten kırılan askerleri, Avusturya birliklerinin altüst ettiği köy ve kasabaları, Doğu'dan gelen Kazakları, gettolardaki Yahudileri, Rus ordusunun subaylarım, hayatta kalma mücadelesi veren her ırktan köylüleri, kent halklarım ve bugün de ciddiyetini koruyan korkunç etnik bölünmeleri aktarıyor.

TIK (http://www.ilknokta.com/urun/58954/Balkanlarda-Savas--John-Reed.html)

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:14
Muhacirlerin İzinde

Bugün size sözünü edeceğim ikinci kitabı da çok dikkatle okudum ve yararlandım. Hayri Kolaşinli`nin `Muhacirlerin İzinde` adlı bu kitabı Boşnakların trajik göç tarihinden kesitler sunuyor. Ankara`daki `Lotus` Kitabevi tarafından ikinci baskısı da yapılan kitapta Balkanların Müslüman Göçleri`nin `Tarihsel Arkaplanı`nı da anlatarak başlıyor.


Karadağ`dan 19. yüzyıldan itibaren yaşanan göçü 1879 Yenipazar Antlaşması`nı, 1924 Şahoviçi Katliamını, Hilmi Bey Kayabegoviç Cinayeti`ni anlatan kitabın ikinci bölümünde `Tarihsel Süreç içerisinde Sancak`taki Müslüman Varlığı` ile başlayan araştırma kasaba kasaba devam ediyor. Çok enteresan bilgiler taşıyan bu kitaptan çok şey öğrendim.

21.05.2006

MUHACİRLERİN İZİNDE BOŞNAKLARIN TRAJİK GÖÇ TARİHİNDEN KESİTLER

Yazarı: HAYRİ KOLAŞİNLİ
Çeviren:
Hazırlayan:

Yayınevi: LOTUS
Yayın Yeri: İSTANBUL
ISBN NO:
Yayın Yılı: 2003

Dili: Türkçe
Özellikler:
Cildi: Karton Kapaklı
Durum: İkinci El
Kondisyon: (Temiz)



http://www.tumgazeteler.com/?a=1508733

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:15
Bosna'da Katliam Bir Mücahidin Günlüğünden

Mehmet Zeren
Hazen Yayınları;

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:15
Mostar'dan Tiflis'e Gezi Notları

http://kitap.antoloji.com/media/erenbooks/k/18/187114_k_1297.jpg

Rıdvan Canım
Birey Yayıncılık;

Milletlerin kendi kültürel geçmişleri açısından önemli kabul ettikleri ve üzerinde yaşadıkları coğrafyada titizlikle korumaya çalıştıkları bazı 'müze şehirler' vardır. İstanbul, Edirne, Bursa, Üsküp, Filibe, Diyarbakır, Konya, Erzurum, Sivas, Urfa, Bağdat, Isfahan, Şiraz, Saraybosna, Tiflis, Taşkent, Semerkand, Buhara, Roma, Madrid, Paris, Venedik gibi... Buna karşılık bir de ruhu çalınmış şehirler vardır. Özellikle son yıllarda sadece ülkemizde değil, dünyanın hemen her yerinde 'çevre'yi korumaya yönelik gayretlerin arttığını görmekteyiz. Kuşkusuz bu çabaların 'yeşili koruma' ile sınırlı kalmaması, bununla birlikte 'şehirlerin ruhunu yaşatma' gibi çok daha kudsi çok daha ulvi' bir amaca yönelmesi gerekir. Tabii bu da şehirlerin geçmişini diri tutmakla, geleneklerini yaşatmakla, mahalli' unsurlarını ön plana çıkarmakla olacaktır. Şehirlerin bu manada kendi kimliklerini muhafaza edebilmeleri ise ancak kendilerine özgü şehir dokusunu, örneğin mimarisini, yemek kültürünü, giyim-kuşam tarzını, düğün, ölüm, bayram gibi sosyo-kültürel ve dini etkinliklerini, tarih ve coğrafya bilincini koruyup yaşatabilmelerine bağlıdır. Şayet bir şehir her şeye rağmen bunları kendi bünyesinde yaşatabiliyorsa o şehir kendini ayakta tutmaya devam ediyor demektir

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:16
Balkanlar El Kitabı / 1. Cilt : Tarih


http://www.yenisayfa.com/Image/Product/Book/M/C/08/C08C560A471739ED.jpg

Yazar
:
Bilgehan A. Gökdağ, Osman Karatay

Yayınevi
:
Karam Araştırma Ve Yayıncılık

Dizi
:
Çağdaş Sorunlar

Balkanlar El Kitabı, fikir olarak kökleri çok gerilere giden bir tasarıdır. Kafkaslar El Kitabı kadar eski olmasa da, ondan önce varlık sahnesine çıkmayı başarmıştır. Ülkemizde böyle bir çalışmaya ihtiyaç olduğunu izaha gerek yok. İzah edilmesi gereken şey bu tür çalışmalarda neden bu kadar geride bulunduğumuzdur.
Balkanlara ilgim beni belli bir dönemden sonra burayı uzmanlık alanı yapmaya ittiğinde, bunun hakkını vermek için elimden geleni yapmaya çalıştım. Balkanların özellikle ülkemizde az bilinen konularıyla ilgili olarak edebiyatımıza birşeyler eklemeye çabaladım. Toptan bir balkan tarihi ise, elbette hayalleri süslemekle birlikte, uzmanlık olgusuna sıkı sıkıya bağlı olan benim için kalkışılacak bir girişim değildi. Bunu ancak müşterek bir faaliyet içinde yapabilirdim ve bu eser de böyle bir faaliyetin ürünüdür.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:17
Balkan Savaşları / 1912-1913 / I. Dünya Savaş'ı Provası

http://www.yenisayfa.com/Image/Product/Book/M/6/A2/6A24EDF1387B0F1F.jpg

Kitap hakkında bilgi

Yazar
:
Richard C. Hall

Yayınevi
:
Homer Kitabevi

Dizi
:
İnceleme - Araştırma Dizisi


"20. yüzyıl Balkan tarihi dünya tarihinde ayrı bir konuma sahiptir. 20. yüzyıl tarihini belirleyen büyük ölçüde Balkanlar'dır. 19. yüzyılın tüm umutlarını çökerten Cihan Harbi, Balkanlar'daki gelişmelerin fitillediği bir dünya savaşıdır. Bir başka deyişle "Uzun 19. Yüzyıl'ı sona erdiren ve "Kısa 20. Yüzyıl"ı başlatan Güney Doğu Avrupa'dır.
Balkan Harbi, dünya tarihi için olduğu kadar Türkiye tarihi açısından da bir dönüm noktasıdır; bir dönüşümü simgeler. Ulusal kimliğin doğuşu bağlamında Milli Mücadele 1919'da değil 1912'de başlamıştır. Tüm bu savaşları sürdürecek ulusal kimlik Balkan Harbi ile birlikte gündeme gelmiştir. Balkanlar'ın yitirilişi yeni bir ulusal kimlik olarak Türk milliyetçiliğinin ön plana çıkarılmasına neden olmuştur. Osmanlı'nın 1912'ye kadar uzlaşan "unsur"lar, 1912 sonrası çatışan "ulusal kimlik"lere dönüşmüş, ortak coğrafyayı gerektiren imparatorluktan ulus devlete geçiş bir tür "ulusal türdeşliği" gündeme getirmişir.
Balkan Harbi'ni anlamadan, günümüz Balkanlarını çözümlemek güçtür. 90'lı yıllarda Balkanlar'da gözlenenler bir ölçüde 1912-1913'ün farklı zaman ekseninde tekrarı olarak yorumlanabilir. Mikro ve ultra milliyetçilikler, büyük devletlerin dahli, kimi tarihsel önyargılar, kültürel kalıntılar, böl ve yönet kaygıları, 20. yüzyılın başı ve sonu için pek farklı olmayan, genel anlamda geçerli senaryolardır. Balkan Harbi'nin 90. yıldönümünde geriye dönmek ve bu savaşı eni konu değerlendirmek belki de 20. yüzyılı anlamak içen en temel gözlemlerden biri olacaktır."
- Zafer Toprak-


http://www.yenisayfa.com/Product/Book/Content.aspx?pid=8aa0e93fb90f4f069e2608b9b5cd881e

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:18
http://i0904.hizliresim.com/2009/4/3/31.jpg



Balkan Savaşı
Aram Andonyan

Çeviri: Zaven Biberyan
Aras yayınları Istanbul 1999 522 s.
(İlk Basım Sander Yayınları 1975 -
Orjinal Ermenice basım Arzuman Basımevi - Ist 1913)

Yalnız Balkanlar değil, tüm imparatorlukta mutlaka yapılması gerekli reformlar niçin yapılamazdı? Türkiye tarihinin en ilginç ve şaşırtıcı sorunlarından biri de budur. Reformun bir gereklilik olduğu ilan edileli bir yüzyıl geçmiştir; ama bütün reform girişimleri başarısızlığa uğramış ve imparatorluk, unsurlarının şikayet ettikleri kötü yönetime son vereceğine, onu daha da sağlamlaştırmıştır. Bunun sebebi ne? Bir devlet, bir halk, her işi başarabilir. Dünkü tabi milletler bile birkaç on yıl içinde modern devletler kurduktan sonra, altı yüzyıllık şan ve ihtişamı sırtında taşıyan Osmanlı İmparatorluğu, hele reformun, kendi varlığını sürdürmek için şart olduğunu anlayınca, modern bir devlete dönüşmeliydi. Düne kadar Jön Türkler de yapabilirlerdi bunu. Olmadı, yapılamadı. Çünkü mümkün değildi. (arka kapak)

Aram Andonyan
(1879-1951)

Andonyan İstanbul'un Kazancı semtinde, Andon ağa diye anılan bir balıkçı ailesinin erkek evladı olarak 1879 yılında dünyaya geldi. Naregyan ve Esayan Ermeni okullarından sonra bir Fransız okulunda eğitim gördü. Arevelk [Doğu] gazetesinde Ermeni aydınları Krikor Zohrab ile Hırant Asadur'un dikkatini çekti ve onların telkiniyle gazeteciliğe yöneldi. Dzağig [Çiçek] ve Luys [Işık] adlı haftalık gazetelerin editörlüğünü yaptı. Roman ve öykülerinin yanı sıra mizahi eserleri de vardır. 1915 sonrasında Fransa'ya yerleşti. Paris'teki Milli Ermeni kütüphanesi Nubaryan kütüphanesinin müdürlüğünü yaptı (1928-1951). Ömrünü burada tamamladı. Paris'te, 23 Aralık 1951'de yaşama veda etti.

Zaven BİBERYAN
(1921-1984)

1921 yılında, İstanbul Kadıköy'de doğdu. Kadıköy Aramyan-Uncuyan ve Dibar Gırtaran (Sultanyan) Ermeni ilkokulları, Saint Joseph Lisesi ve İstanbul Ticari İlimler Akademisi'nde öğrenim gördü.
1941 yılında,Yirmi Sınıf (Kura) asker toplanırken, o da askere alındı ve Nafıa hizmetine verildi. 1949 yılında Beyrut'a gitti. Orada gazetecilik mesleğini, Ermenice yayınlanan Zartonk [Uyanış] ve Ararat’ın yazı işlerinde görev alarak sürdürdü. Halep ve Paris'teki bazı dergi ve gazetelerde de makaleleri yayınlandı. 1953 yılında, İstanbul'a döndü. Bir süre Osmanlı Bankası'nda çalıştı. 27 Mayıs 1960 darbesini izleyen günlerde Marmara gazetesinde politika yazarı olarak görev yaptı. 1964 yılında yayınlamaya başladığı Nor Tar [Yeni Yüzyıl] adlı siyasi ve edebi dergi maddi sıkıntılar nedeniyle kapandı. 1960'lı yılların sonunda Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedi'nin redaksiyon kurulunda yer aldı.
Türkiye İşçi Partisi'nden 1965 genel seçimlerinde İstanbul milletvekili adayı oldu; ancak milletvekili seçilemedi.1968 yerel seçimlerinde ise aynı partiden İstanbul Belediye Meclisi üyeliğine seçildi ve meclis başkan yardımcılığı yaptı. Biberyan; 4 Ekim 1984 tarihinde, İstanbul'da öldü.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:18
Yugoslavya Neden Parçalandı Balkan Dramının Perde Arkası

http://www.pandora.com.tr/images/kapak/91564.jpg


Yugoslavya Halklarının Kısa Tarihi / Yugoslavya'da Tito Dönemi / Dağılmanın Gerisinde Yatan Faktörler / Kosova Sorunu / Milliyetçiliğin Yükselmesi / Cumhuriyetler Arası Ekonomik Gelişme Farklılığı / Uluslararası Toplumun İkilemi ve Adım Adım Parçalanma

Bu eserde,1. Dünya Savaşı'nın ardından Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı olarak kurulan ve 1929 yılında Yugoslavya adını alan devletin neden parçalandığı sorusuna cevap aranmaktadır. Dil, din, mezhep, etnisite ve kültür bakımından dünyanın en karmaşık bölgesi...

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:19
BOSNA HERSEK VAHŞETİ VE DÜNYA KAMUOYU

http://img230.imageshack.us/img230/2233/bosnahersekfd7.jpg

"Avrupa'nın kalbinde olanlara karşı AT'nin hiç bir şey yapmaması utanç vericidir...
Hiç kimsede vicdan kalmadı... Çocukların sakat kaldığı, öldürüldüğü, yaralandığı, bazılarının ise resmen boğazlandığı sahneleri Avrupa'da artık görmeyeceğimizi düşünmüştüm., ama yanılmışım... Gördüğünüz manzaralar, Stalin ve Hitler mezalimini aratmayacak niteliktedir...
Batı, Müslümanları katliama uğramaları için terk ederek Sıprların suç ortağı olmuştur.
(İngiltere Eski Başbakanı - Margaret Thatcher)
"Bosna'da işlenen suçların Nazi katliamından farkı yoktur. Dünya bunları hiç unutmamalıdır."
(ABD Dışişleri Eski Bakanı - George Schultz)

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:20
Direnen Saraybosna

http://www.kibo.com.tr/kibokatalog/prdimg.php?pid=116094&sizetype=300

Bir Müslüman - Boşnak entellektüel olarak ün yapmış olan Münir Gavrankapetanoviç,`Genç Müslümanlar Teşkilatı`nın üyesi olmak suçundan 1940`larda daha üniversite öğrencisi iken hapisle tanışmıştı. Yıllarca bağımsız Bosna`nın Hasretini ve çilesini çekmiş olan Gavrankapetanoviç, Aliya İzzetbegoviç`in de yakın dava arkadaşıdır.
``Bu kayıtlar, benim ve ailemin Nisan 1992-Nisan 1994 yılları devresindeki kuşatmanın zor günlerini nasıl yaşadığımızın şahididir. Bu, Sarayevo`yu derinden sarsan ağır olaylar içinde yaşanan dram sahnesini, kendine özgün bir tarzda gösteren bir denemedir.`` diyen yazarın elinizdeki eseri, edebi bir üslup, münevver bir bakış açısı ve farklı gözlem gücüyle zevkle okunacak bir hatırat.Bu kitap aynı zamanda , 20. yüzyılın sonuna yaklaşırken Avrupa`nın göbeğinde yaşanmış olan bir vahşete ve bir milletin şanlı direnişine ışık tutması bakımından da ayrı bir öneme haizdir.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:22
http://www.kitapturk.com/images/book/052002/9434.jpg

"Yugoslavya'da Çağdaş Türk Halkı Edebiyatı" projesi çerçevesinde, 1989 yılında başlattığımız bu tür bir çalışma, daha önce yapılmamıştı. Gerçi, Yugoslavya'daki Türk Edebiyatı üstüne gerek Yugoslavya'da ve gerekse Türkiye'de çok şeyler yazılıp söylenmiş, pek çok kitap yazılmıştı. Ancak bunlar, Türkiye dışında bir Türk Edebiyatının varlığını duyurmağa çalışan tanıtma niteliğindeki yazılar, ya da antoloji niteliğindeki derleme çalışmalarıydı.

Yugoslavya'da, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra sonra çağdaş anlamda başlayan Türk Halkı Edebiyatı, durup dururken ortaya çıkmamıştı. bunun tarihsel, sosyal, kültürel ve coğrafi anlamda bir öncesi vardı. Tarihselliği'ne değinirken, bu konuya açıklık getirmeğe çalıştık:

1. Bu edebiyat, tarihsel açıdan bir geleneğin devamı idi. Osmanlı Türkleri'nin buralara egemen olmaları ile başlayan siyasal bütünleşme, kısa bir süre sonra, çeşitli kültür kurumlarının işlemesi ile kültürel ve Tekke Edebiyatları, XX. Yüzyılın başlarına kadar İstanbul edebiyatına paralel olarak devam etmiştir...

Fiyat 10 YTL

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:25
http://www.kitapambari.com/ambar/images/T/9756127058.jpg

Hangi yaş grubunda olursa olsun, okur-yazar herkesin yurtiçinde-yurtdışında başvurabileceği özgün bir kitaptır. Bu kitapta, yurtiçinde turistlerle, yurtdışında ise yabancılarla konuşmak için gerekli olan cümleler verilmiş, ayrıca SÖZLÜK eklenmiştir.
Bu kitaptan hiç Boşnakca bilmeyenler kadar, Boşnakca öğrenmekte olanların da yararlanacağına inanıyoruz.

Fiyatı 8 TL

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:26
http://img26.imageshack.us/img26/2260/auzuesszauauzue.jpg (http://img26.imageshack.us/my.php?image=auzuesszauauzue.jpg)

BALKANLAR'DA OSMANLI MİRASI VE ULUSÇULUK
Kemal H. KARPAT


Balkan toplumlarının geçmiş, bugün ve geleceği arasındaki sürekliliği vurgulayan Balkanlar''da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, Osmanlı İmparatorluğu''nun ardından Balkanlar''da ortaya çıkan siyasal, toplumsal ve ekonomik yapıların tarihidir. Kemal H. Karpat, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıl Balkan tarihinin Osmanlı tarihinden ayrı düşünülemeyeceğini savunarak; Balkanlar''daki siyasal yendine yapılanma ve kurumsal dönüşüm üzerindeki Osmanlı etkilerini sergileyen özgün bir eser olarak koymaktadır.

Balkan ulusçu yazınının iddialarının aksine, Osmanlı İmparatorluğu''nun Balkan toplumlarının uluslaşma süreçleri üzerindeki yapıcı etkileri bu eserin ana temasını oluşturmaktadır. Osmanlı toplumsal örgütlenmesi ile Balkan toplumlarının din ve milliyet anlayışları arasındaki ilişkileri sorgulayan bu yapıt, Balkanlar''ın ulusal kökenlerinin Osmanlı tarihinde aramaktadır. Bulgar, Sırp, Yunan, Makedon, Rumen, Gagavuz ve Bosna-Herseklilerin ''ulusal'' tarihlerinin ve tarihyazını anlayışlarını gelişimi ve değişimi bütüncül bir Osmanlı tarihi çerçevesinde incelenmektedir.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:27
http://www.nadirkitap.com/upload/Kitap_20090227062452_6020_5.jpg

Kitap 95 senesinde Necmettin Alkan Tarafından yazılmıştır.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:28
Balkan Volkanı

http://img134.imageshack.us/img134/9351/45487.jpg

Arslan Tekin'in Balkan Volkanı, artık bir klasik kitap Köklü siyasî değişimin ardından ilk defa boydan boya Balkanları yazan bir gazetecinin gözlemleri Balkan Volkanı Geçen zaman kitabın değerini daha da artırdı. Dünyada komünizmin çöküşünün hemen ardından Bulgaristan'dan başlayan yolculuk Yunanistan'a, oradan Makedonya'ya, Kosova'ya Arnavutluk'a uzanıyor. Bosna-Hersek Savaşı devam ederken, Kosova sancı çekiyor Arslan Tekin, neler yaşanacağını o zaman tespit ediyor ve bütün söyledikleri çıkıyor.

Bulgaristan'da, Türklerin 1989'da Türkiye'ye göçünü ve dönüşünü, çarpıcı bir üslûpla gözler önüne seriyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, 1992'de, bu seri röportajıyla Arslan Tekin'i yılın gazetecisi seçiyor. Arnavutluk'un umutsuz silkinişinin nasıl umuda döndüğünü, Makedonya'da nelerin olduğunu ve olacağını, Yunanistan'da Türk kaçakların hiçbir yerde duymadığınız dramatik hikâyelerini, Batı Trakya'nın değişen veya değişmeyen kaderini bu kitapta okuyacaksınız.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:29
http://www.baltam.net/IMAGES/adetler.jpg

ÖN SÖZ

Karşılaştırmalı Türk ve Boşnak Halk Adet ve İnanmaları adını taşıyan bu tezde söz konusu yöre halkların adet inançlarını ve buna bağlı pratiklerini incelemeye çalıştık.

Bilindiği gibi tarih boyunca dünyamızda yaşayan insanların muhtelif zaman ve mekanlarda çeşitli sebeplerle birbiriyle münasebetleri olmuştur. Bu ilişkilerin neticesinde de birbirlerine maddi ve manevi tesirler yaparak, kültür mirasları bırakmışlardı. Kültürler arasında farklılıklar vardı. Çeşitli bölgelerde ortaya çıkan insan unsurları kendi kendine, mensup olduğu milletin ırkı ve ruhi yapısına uygun olarak değişebilir, daha doğrusu gelişebilir. Bu gelişme kültürlerin devamlılığını, büyümesini ve zenginleşmesini sağlar.

Kültür unsurları arasında en az değişeni ve değişmenin en uzun süreli olanı adet ve inanışlardır. Bunun en iyi örneği Hıristiyanların arasında sıkışıp kalmış Müslüman Boşnakların muhafaza etmiş oldukları adet ve inanışlarıdır.

Geleneğin toplum içindeki işlevleri konusunda Boşnaklarda yapılan çalışmalar oldukça sınırlıdır. Halk edebiyatı ürünlerinin toplumsal işlevi, toplumların kültürel incelenmesinde büyük önem taşıyorken, adetlerin ve halk inanmalarının ihmal edilmiş olması yadırganacak bir durumdur.

Bu araştırmanın pek çok eksiğinin olduğunu biliyoruz. Tenkit edilecek tarafları da olacaktır. Sanırım, çalışmamızın orijinal bir yönü inkar edilemez. O da, Boşnaklarla Türklerin ilk karşılaştırmalı adet ve inanmaları araştırması olmasıdır.

Çalışmanın derleme aşamasında değerli yardımlarını gördüğüm sevgili annem Vezirka Cikotiç ve kaynak kişilerime, değerlendirme ve yazım aşamalarında katkılarından yararlandığım dostlarım Figen Şukurica ve Enesa Hadziç'e, büyük bir sabır gösteren eşime ve çocuklarıma, ve sonunda değerli hocalarım Doç. Dr. Ali Berat Alptekin'e ve Türkiye'de bulunduğum son dönemlerinde bana değerli bilgileri veren ve okuduğum dönemi çok zevkli bir hale getiren geniş ufuklu hocam Prof. Dr. Saim Saka*oğlu'na sonsuz teşekkürlerimi sunarım.



GİRİŞ

Bosna Hersek, kuzeyde Sava nehri ile batıda ve güneyde kendisi ile Adriyatik denizi sahilleri arasında tabii bir mania teşkil eden sıradağlar arasında yer alıyor.

Devlet yapısı olan ibadet evleri Bosna da 10. Yüzyıl ortalarında ortaya çıkıyor. İlk önce coğrafi olarak anılıyor. Daha sonra Boşnaklar bu bölgede Bogomiller olarak yayılıyor.

Bosna üzerine ilk Osmanlı akını 1386'da olmuştur. Bosna'da İslam in yayılışı 1453'de başlıyor. Boşnakların İslam'a dönüşleri kuvvet yoluyla değildi. Bu zaten İslam dini müsamaha ilkelerine aykırıydı. Bütün bunlara ilaveten pek çok mahalli kaynak Bosna'da İslam dinine girişlerin tamamiyle bireyin serbest irade ve seçimiyle olduğu teyit etmektedir. İslam kültürünü benimseyen Boşnaklar önemli isimler çıkarmışlardır Bunların başında ünlü bir Boşnak olan Ahmet Suudi diyor ki: 'En gözde Boşnak ebetteki Türk medeniyeti ile yetişmiş, Boşnak - Türk sentezi ile ortaya çıkan bir medeniyetin mensubu olan Boşnak'tır. Adını dünyaya duyurmak ancak Türklerin Bosna'ya getirdiği kültürle sahip çıkmakla olur. Türkler Bosna'nın teminatı olmuşlardır...

Bosna'da Osmanlılar gelmeden önce kültür seviyesi yüksek olduğuna inkar edilemez. Osmanlıların gelişiyle yeni bir dönem, yeni bir hayat tarzı tüm bakışlardan belli oluyordu. Yeni kültürün etkisi çok kuvvetlidir ve bu yüzden kalıcı bir mühür üzerine bırakıyor.

Osmanlıların Balkanlardan gidişiyle ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğun ve diğerlerin gelişiyle büyük bir kapıdan bu bölgelere yaşama yeni bir boyut getirip Avrupa giriyor. Bunların karışımıyla Boşnakların özel yaşam tarzı ve kültür ortaya çıkıyor.Karşılaştırmalı Türk ve Boşnak Adet ve İnanmaları çalışmamız insanların üç önemli safhasından, doğum, evlilik ve ölümden başlayarak, Türkiye'de, Sancak'ta (Şimdiki Yugoslavya'ya bağlı Boşnakların oturduğu bir bölgesidir) ve Bosna-Hersek'te, metodlar ve pratikleri karşılaştırmaya çalıştık.Boşnaklara ait bazı âdet ve inanmaları Türkiye'de bulamadığımıza rağmen, ilerde birilerine kaynak olarak yardım olacağı için, ilave ettik. Bu çalışma Boşnaklar ve Türkler arasındaki manevi köprülerinden biri olacağına tüm kalbimle inanıyorum.

Almira TSİKOTİÇ -SULJEVİÇ

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:30
KİTABIN ADI : Saraybosna'da Kabus
YAZARI : Zlatko Topçiç
Türkçesi ve hazırlayan : Suat ENGÜLLÜ

http://img155.imageshack.us/img155/3554/18691660.jpg

Saraybosna'da KABUS romanı, Bosna Hersek gerçeğini kaynağından öğrenmek istiyenler için pahabiçilmezbir fırsat. 1955 Saraybosna doğumlu Zlatko Topçiç,1990 yılında ölen çağdaş Bosna Hersek edebiyatının önemli isimlerinden öykü ve roman yazarı Zaim Topçiç'in oğludur.Roman ciddi boyutlarda soykırıma maruz kalan Boşnaklar 'ın sankihiç sonu gelmeyeçekmiş gibi görünen yürekler acısı trajedisin ve bu trajedinin tekrarlanarak yaşanmasına sebebiyet veren Sırp vahşetinin ya da sırp faşiszminin 1941-44 yılları arasında azılı katil Draze Mihayleooviç'in : 1992-1996 yılları arasında sözde sosyalist slobadan Miloseviş destekli Radovan Karaciç önderliğindeki tüyler ürperten öyküsüdür.
Zaman ve mekanın son derece sınırlı tutulduğu romanda Bosna Hersek'te kurulan can pazarı sadece bir kesitinin ele alınmış olmasına rağmen eserin modern kurgusu içinde yazarın yaptığı ustaca göndermelerle bu son son derece sınırlı denilen zaman ve mekanın bir anda yüzl,yıllara ve çok daha geniş bir coğrafyaya açıldığına tanık olmaktayız.Bosna Hersek Savaşı,Kosava Savaş'nın yüzyıllar sonra tekrar canlandırılmaya kalkışıldığı bir ortamda Büyük Sırbistan Düşü' nün tutsağı şoven sırpların tarihte geçen bir takım olayların öcünün Boşnaklar' dan almak gibi son derece şaçma emellerinin ürünüdür.


Ekmek kuyruğunda, pazar yerinde ve başka olmadık yerlerde can veren masum, korunmasız binlerce insan; bu insanlar çok değil, daha bir kaç yıl önce beraber yaşıyorlar, her şeyi birlikte paylaşıyorlardı. Saraybosna'da yaşanan bu insanlık dramını, kurduğu mikro-ortamda; düş-gerçek, ölüm-yaşam arasında sıkıştırdığı olay ve kişilerle ustaca, bütün çarpıcılığıyla gözler önüne seren "Saraybosna'da Kabus"; Zlatko Topçiç'in bu müthiş romanı, 21. yüzyıla girerken insanlığa yönelik uyarısıyla da önem kazanmaktadır: "Bu gidiş nereye böyle?!" Bosna Hersek Yazarlar Birliği Yılın Kitabı Ödülü'nü de kazanan "Saraybosna'da Kabus", Bosna Hersek roman yaratıcılığına yeni soluk getirdiği iddia edilen değerli bir yapıt. (Arka Kapak)

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:33
http://img21.imageshack.us/img21/7393/1961452tl5.jpg (http://imageshack.us)

Derviş ve Ölüm
Mehmet Selimoviç


Balkan edebiyatının başyapıtı Derviş ve Ölüm...

Usta yazar Meşa Selimoviç'ten otuz değişik dile çevrilmiş, önemli edebiyat ödüllerine layık görülmüş bir başyapıt...

Boşnak yazar Selimoviç'in 1967'de yayımlanan Derviş ve Ölüm adlı romanı, değişik dönemlerde birçok eleştirmen tarafından inceleme konusu yapılmış, ayrıca geçtiğimiz yıllarda bir Türk-İtalyan ortak yapımı ile sinemaya da aktarılmış, otuz değişik dile çevrilmiş ve birçok önemli edebiyat ödülüne layık görülmüştü.

Meşa Selimoviç, Derviş ve Ölüm'de mutlak dinî doğrular üzerine kurulu dünyasında yaşayan Ahmed Nureddin'in, erkek kardeşinin suçsuz yere tutuklanıp idam edilmesinden sonra düştüğü derin karmaşayı resmederken insanın ruh dünyasındaki çelişkileri, gelgitleri incelikle işler. Ölüm, yaşam, aidiyet, iktidar, iktidarın gereklilikleri ve değişmez değerlerin hayat pratiğine yansıması etrafında dolaşırken insanlık durumlarını merkeze alan muhteşem bir eser ortaya koyar.

Yugoslavya'da edebiyat dersleri programında yer alan Derviş ve Ölüm'deki izlekler, romana evrensel bir boyut kazandırır. Tarihsel dönemlere veya koşullara bağlı özel durumlardan çok, insan doğasının yapısı, zaafları ve ihtirasları etrafında dönen roman müthiş bir içe bakış örneğidir.

II. Dünya Savaşı esnasında amansız çatışmaların cereyan ettiği Bosna'da savaşa bizzat katılan ve savaşın insan ruhunda açtığı yaraları ömür boyu içinde taşıyan birisidir Selimoviç. Gerçek hayatta 1944 yılı sonlarında, Partizan ve aynı zamanda Tuzla Askerî Bölge Komutanlığı'nda subay olan ağabeyi Şevki Selimoviç'in, III. Kolordu Askerî Mahkemesi kararıyla kurşuna dizilmesi ve bu olayın Meşa Selimoviç'in ruhunda açtığı yara, devrim ve iktidar ile devrimin evlatları arasındaki ilişkileri yeniden okuması, Derviş ve Ölüm'ün yazılmasının arkasındaki önemli bir motiftir.

Nitekim romanda da, erkek kardeşinin suçsuz yere idam edilmesi Şeyh Ahmed Nureddin'in hayatında esaslı bir kırılma yaratır. O zamana kadar iktidar ile bir sorunu olmayan Nureddin, bu olaydan sonra gizli bir öfkeye kapılır ve isyan eder. Çıkan isyan sonucu öldürülen Kadı'nın yerine artık Nureddin geçmiştir; artık iktidar sahibi, kendisidir. Ancak 'iktidar'ın öyle bir yapısı vardır ki 'sahibi'ni, en yakın dostu ile iktidar arasında bir seçim yapmak zorunda bırakacaktır. Ve bu seçimin sonuçlarına katlanmak...

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:34
http://img132.imageshack.us/img132/2669/148101po2.jpg

20. yüzyılın en büyük dramlarının yaşandığı Bosna Hersek, bilge devlet adamı İzzetbegovic'in önderliğinde kendini toparlamış, ayağa kalkmış ve Avrupa'nın göbeği sayılabilecek bir coğrafyada hayatiyet kazanmıştı. Devlet adamı olmanın çok ötesinde bir kimlik çizen İzzetbegovic, düşünce ufkuyla sadece Bosna halkı için değil, tüm İslam dünyası, hatta Batı dünyası için bile büyük öneme sahiptir.

Elinizdeki kitapta, bu bilge devlet adamının gerek Bosna Hersek, gerekse tüm İslam dünyası ile ilgili temel sorunlar ve bu sorunların çözümlerine ilişkin 'bilgi ve hikmet' penceresinden baktığı görüş ve düşünceleri yer almakta. Muhtelif zaman ve zeminlerde yapılmış konuşmalar ve kaleme alınmış makaleler,2. yüzyılda tetiklenmey çalışılan 'medeniyetler savaşı' kaosu için neler yapılabileceğine dair ipuçları da içeriyor.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:35
Vahşi Avrupa - Bozidar JEZERNİK

http://img132.imageshack.us/img132/5039/vahiavrupaoq4.jpg

Tarih boyunca, barındırdığı farklı etnik ve dini grupların çatışma alanı olan balkanlar, Batı Avrupalı milletlerin kendi kimliklerini inşa sürecinden de nasibni almış ve bu süreçte kendisine Avrupa’nın ‘Ötekisi’si rolü biçilmiştir. Avrupa’nın kıyısında yer almakla beraber kültürel anlamda ‘Öteki’leştirilen Balkanlar’ı, bölgeyi ziyaret eden Batı Avrupalı seyyahlar ve kimi yazaralrın nasıl tasvir ettikleri ve bölge halklarına ne gibi özellikler atfettikleri ve bölge halklarına ne gibi özellikler atfettikleri bu kitapta çarpıcı bir şekilde ortaya konuyor. Bölgenin Osmanlı idaresinde olması her türlü eleştirinin hedefine öncelikle Türkleri koyuyor. Böylesi bir yaklaşım, Balkanlar’ı aslında Batı Avrupa’nın çok da yabancısı olmadığı bütün olumsuz özellikleri bünyesinde barındıran bir coğrafya olarak sunan bir kurguya dönüşüyor ve bu kurguda Balkan Halkları vahşi, barbar hatta yer yer ‘Kuyruklu’ olarak çıkıyor karşımıza.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:36
Balkan Tarihi - 1 --- Barbara JELAVICH

http://img132.imageshack.us/img132/2366/balkantarihi1je4.jpg

BALKAN TARİHİ bir çok etnik ve dini unsurun çatışmaları ile şekillenmiştir, Balkanlar'da en uzun barış ve düzenin tesis edilmesi Osmanlı Devleti'nin egemenliği ile birlikte olmuş, kurulan bu idari ve ekonomik düzen yüzyıllar boyunca çok da değişmeden devam etmiştir, Osmanlıların bölgeden aşama aşama çekilmek zorunda kalması ve eşzamanlı olarak ortaya çıkan ulusçu hareketler ve kurulan ulus devletler ile, Balkanlar'da günümüze dek devam edecek çatışma ve problemler dönemi yeniden başlamıştır.

Balkan Tarihi'nin bu ilk cildi, Balkanlar'da Osmanlı ve Habsburg egemenliğinin son dönemlerini ele almaktadır. 18. ve 19. yüzyıllara denk gelen bu dönem boyunca, balkanlar'da ulusçu isyanlar baş göstermiş, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Hırvatistan ve Romanya gibi yeni devletler ortaya çıkmış, aynı dönemde Bulgarlar otonomi elde etmiştir. Ama tüm bu gelişmeler, bölgedeki çatışmaları sonlandırmamış aksine 1. Dünya Savaşı'na giden süreci başlatmıştır.

Balkan Tarihi, sunmuş olduğu tarihi çerçeve ile günümüz uluslararasi ilişkilerini anlamaya imkan sağlamaktadır.

Balkan Tarihi - 2 --- Barbara JELAVICH

http://img134.imageshack.us/img134/229/balkantarihi2nl3.jpg

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:37
Özgürlüğe Kaçışım -Zindandan Notlar
Aliya İZZETBEGOVİÇ

http://img5.imageshack.us/img5/102/zgrlekaiimjs9.jpg

BOSNA'NIN özgürlük mücadelesiyle özdeşleşen Aliya izzetbegoviç, siyasi bir figür olmanın yanında aynı zamanda çok önemli bir düşünürdür de. Onun eylemci kişiliğinin yanı sıra kendisini ele veren bilge kişiliği, öncülük ettiği özgürlük mücadelesinin karakterini belirlemiştir.
Bu kitap, Aliya izzetbegoviç'in bilge kişiliğinin billurlaştırdığı düşünce yoğunluklu metinlerden oluşmaktadır. Kısa ancak yoğun ve çarpıcı notlarda kendisini ele veren fikrî derinlik, onun tarih kurucu kişiliğinin entelektüel boyutu hakkında zengin ipuçları vermektedir.
Müslüman Boşnak toplumunun ait olduğu medeniyetin yeniden diriltilmesi uğruna verdiği mücadele dolayısıyla yaşamak zorunda bırakıldığı uzun hapis yıllarında kaleme aldığı felsefi notlardan oluşan Özgürlüğe Kaçışım aynı zamanda çağdaş islam düşüncesinin de en parlak örneklerinden birisi olarak karşımızda durmaktadır.
Bu metinler bilge kralın 'hayat', 'varlık', 'din', 'ölümsüzlük', 'özgürlük' gibi insanoğlunun en temel varoluşsal sorunlarına ilişkin felsefi çözümlemelerini içeriyor. Kitabı bizim için önemli kılan bir başka husus da, Aliya izzetbegoviç'in en önemli eserlerinden birisi olan Doğu ve Batı Arasında islam isimli çalışmasında geliştirdiği düşünceleri gözden geçirdiği yeni bir bölümün bu esere konmuş olması.
Aliya izzetbegoviç, bu eserinde Müslüman kimliği ile evrensel ölçekte fikir geliştiren bir filozof olarak düşünce iklimimizi zenginleştiriyor, bizi düşünmeye ama daha çok düşünmeye davet ediyor.

Tarihe Tanıklığım - Aliya İZZETBEGOVİÇ

http://img153.imageshack.us/img153/5960/tarihetanikligimaliyaizvx6.jpg
Aliya İzzetbegoviç faktörü olmadan Bosna'nın bağımsızlık mücadelesi anlaşılamaz.

Aliya'yı herhangi bir özgürlük savaşçısından ayıran özellik liderliğinin çokyönlü yansımalarında aranmalıdır. Bu kitap, onun kendi kaleminden kişiliğinin yansımalarıdır.

Onun hayatı, toplumun değerlirene sahip çıkan, bu değerlerin entelektüel ve siyasi olarak yeniden diriltilmesine adanmış bir ömürden ibarettir.

Bilge kral Aliya İzzetbegoviç'in anılarını okumak, imkansızlıklar içinde büyük umutları besleyen, adaletsizliğe karşı ahlakın zafesine inanan bir ulusun tarihine tanıklık etmektir.



İslam Deklerasyonu - Aliya İZZETBEGOVİÇ

http://img153.imageshack.us/img153/4214/slamdeklarasyonuzx0.jpg

Birkaç yüzyıl öncesine kadar medeniyeti belirleyen Müslümanlar, bu gün neden geri kalmış durumdalar? Çağdaşlık ve İslam yan yana gelebilir iki kavramıdır? Kuran ve İslam hakkında ne kadar şey biliyorsunuz bildiklerinizin ne kadarı gerçekle örtüşüyor? İslam sadece bir inanç biçimimidir, yoksa insan hayatının tüm çizgilerini belirleyen bir sistemi?Müslüman kadın kimdir, Nasıl olmalıdır?Müslüman kardeşliği nasıl olmalıdır?
Elinizdeki kitapta Aliya İzzetbegoviç, yukarıda bir kısmı zikredilen onlarca soru ve problemin cevabına ilişkin görüş ve düşünceleriyle çözüm önerilerini ortaya koymakta.


Konuşmalar - Aliya İZZETBEGOVİÇ

http://img27.imageshack.us/img27/4714/konumalarfn5.jpg

ALİYA, insanın evrensel sorunları üzerine düşünen Müslüman bir mütefekkir, baskılara boyun eğmeyen bir özgürlük savaşçısı, halkının bağımsızlık savaşını öncülük eden bir lider, askeri ve diplomatik alandaki başarılarıyla devlet kurmuş bir önderdir.

Elinizdeki kitap, Aliya'nın çok farklı ortamlarda yaptığı konuşmalardan oluşuyor. Konuşmalar bir lider ve düşünür olarak Aliya'nın anlaşılmasına önemli bir katkı yapmakla kalmıyor, yirminci yüzyılın sonunda yaşanan insanlık trajedisinin ve bunun sorumlusu olan bir 'dünya sistemi'nin doğru okunmasına da hizmet ediyor.

Kitabı okurken bir düşünür, bir lider ve daha da önemlisi bir insan olarak Aliya'ya dokunduğunuz hissedeceksiniz.

Yukarıda belirttiğim kitapları geçen yıl kitap fuarında görüp aldım. Şimdilik sadece Vahşi Avrupayı okumaya vakit buldum. Kitapta, batılıların Osmanlı Avrupası dediği Balkanlar hakkındaki düşünceleri öğreniyoruz. Seyyahların gözünden aktarımlar ve de gidip görme zahmetine bile katlanmayıp önceki kaynakları kullanıp yeni kitaplar yazanların eklediği yalanlara tanık oluyoruz.

Ve yine o coğrafyadaki cehaletin daha sonra ne şekilde bir Türk ve Müslüman düşmanlığına dönüştüğünün kanıtlarını görüyoruz. İyiki kitabın yazarı Türk değilmiş diyorum. Yoksa bazı arkadaşlarımız bunlarıda kabullenemezlerdi.

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:37
Bosnak Türküsü

http://img132.imageshack.us/img132/3900/bosnakturkusumm7.jpg


Kitabın baştaki sunu bölümünde İsmail Gümüş, özyaşamına ilişkin şu kısa bilgiyi vermekle yetinmiş: 'Bin dokuzyüz otuz sekizde küçük bir hudut kasabasının yoksul bir sokağında anamın babamın açlığına ortak oldum. Kasabanın tek fıçı ustası babam, yine de ekmek buldu, öldürmedi bizi açlık yıllarında'. Ama bu 'hudut kasabası' nerededir, orası bilinmez kalıyor.

...

Boşnak Türküsü adlı kitabın öylülerindeki olaylar, Boşnaklardan, Pomaklardan, Bulgarlardan kurulu bir köyde geçmektedir.'

Made-in-bosnak
7. May 2009, 14:38
Yeniden Merhaba Rumeli

http://img158.imageshack.us/img158/6484/9789758806317uh3.jpg

Özcan Pehlivanoğlu'nun bu kitap ile Türk Milletine aktarmak istediği, adına ister Rumeli, ister Balkan, ister Batı Trakya ya da Trakya diyebileceğiniz ve binlerce yıl öncesinden atalarımız tarafından vatan haline getirilen toprakların elimizden çıkışında yaşanılan gaflet ve ihanet boyutudur.

Hiçbir millet binlerce yılda oluşmuş müktesebatından bu kadar kolay vazgeçirilmemiştir. Vazgeçirilmemiştir diyoruz çünkü Türk Milleti; Rumeli, Balkan veya Trakya olarak isimlendirdiğimiz bu toprakların kendine ait vatan toprağı olduğunun bugün farkında bile değildir. Daha çok yakın bir zamanda Balkanlar'da Türk Milletinin yaşadığı zulüm, katliam, sürgün ve göç unutulmuştur.

Balkanlar'da oynanan oyun ne yazık ki bugün Türkiye'de tekrarlanmaktadır.

Türk Milletini uyarma görevi, kaderin cilvesini henüz çok taze bir şekilde yaşamış olan Rumeli-Balkan Türklerine düşmektedir.

(Tanıtım Yazısından)

vodolia
20. May 2009, 16:37
Abdulah Sidran'ın Balkanlar'ı anlatan "Balkanski roman" isimli kitabı "Romanzo balcanico" ismiyle İtalyanca'ya çevrilmiş...En yakın tarihte Sidran'ın dilinden Balkanları umarım Türkçe de okuyabiliriz :whistle:

http://img33.imageshack.us/img33/2443/sdran.jpg

seyif
21. May 2009, 00:27
Basında Bu Kitap


OSMANLIDA SIRP İSYANLARI
19. Yüzyılın Şafağında Balkanlar
Selim Aslantaş
248 sayfa, 20.-TL
Eylül 2007
Tarih ve Coğrafya Dizisi / ISBN : 978-975-6051-73-3

Balkanlar’da 19. yüzyılın ilk büyük hadisesi olan Sırp isyanları, hem Sırbistan hem de Osmanlı İmparatorluğu tarihi açısından önemli sonuçlar doğurdu. İsyanlar modern Sırp toplumunun siyasi, askeri, ekonomik ve sosyokültürel yapılarının gelişimini etkiledi. 19. yüzyıl boyunca ülkeye hükmeden Karacorceviç ve Obrenoviç hanedanları bu isyanların ürünüydü. Daha önce sınıfsal anlamda bir ayrıcalığı olmayan bu aileler, atalarının isyanlarda oynadığı rollerden dolayı Sırbistan’ın kaderini belirleyen bir konuma geldiler. Birinci isyanın lideri Kara Yorgi, modern Sırp tarihinin en meşhur siması oldu; hakkında romanlar, tiyatro oyunları yazıldı, filmler çevrildi, kahramanlıklarına türküler yakıldı. Öyle ki Sırplar arasında Kara Yorgi kültü hâlâ etkisini sürdürüyor. İsyanlar, Sırp milliyetçiliğinin tarihsel zeminini oluşturdu. Asilerin önce dayılara ve onların idaresine daha sonra da doğrudan Osmanlı İmparatorluğu’na karşı mücadeleleri, Sırp tarihçiler tarafından “Türk köleliğine” karşı girişilen bir milli bağımsızlık hareketi olarak ele alındı. Sırp isyanları Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’da kurduğu düzenin 19. yüzyıl boyunca ne tür tehdit ve tehlikeler altında kalacağının ilk büyük habercisiydi. 1807’den sonra devletlerarası bir nitelik kazanan isyanların meydana çıkardığı Sırp Meselesi, Şark Meselesi’nin bir parçası olarak uzun süre Osmanlıları meşgul etti ve Bükreş Antlaşması’yla devletlerarası hukuki bir metne girerek Avrupa devletlerinin Osmanlıların iç işlerine müdahale sürecini başlatan önemli etkenlerden biri oldu. Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’nde çalışan Dr. Selim Aslantaş, 19. ve 20. yüzyıl Balkan Tarihi üzerinde araştırmalar yapıyor.

šarenalaža
15. June 2009, 09:10
Yazdan kalma bir balkan rüyası: Rumeli

http://data17.sevenload.com/slcom/ys/bi/dfhifee/ryiznrnjifhg.jpg~/Yazdan-kalma-bir-balkan-rueyas-Rumeli.jpg

Zaman Gazetesi Fotoğraf Editörü Selahattin Sevi'nin 10 yıldan fazla süredir yaptığı Balkan seyahatlerinde çektiği fotoğraflar,'Rumeli/Yazdan Kalma Bir Balkan Rüyası' adıyla kitaplaştı. Albümün sayfalarını çevirdikçe Rumeli bütün renkleriyle arz-ı endam ediyor.Kültürlerin, dinlerin, milletlerin, neşenin, hüznün, coşkunun, sükûnetin, dünle bugünün iç içe geçtiği bir coğrafya çıkıyor karşınıza.

http://data17.sevenload.com/slcom/sm/gp/behifee/yweyhmmjifhg.jpg~/Yazdan-kalma-bir-balkan-rueyas-Rumeli.jpg

"Çıkayım gideyim Urumeli'ne/ Arzuhal vereyim Mehmed beylerbeyine/ Kimleri sarayım yar senin yerine/ Gizli gizli sevdalarımız âşikâr oldu/ Bize bu ayrılık Mehmed Mevlâ'dan oldu".
Böyle başlar, İstanbul'dan öteye bir beylerbeyinin hüküm sürdüğü günlerden kalma o yanık Rumeli türküsü. Savaşlar bölük pörçük etse, harita üzerinde araya sınırlar girse de, Rumeli hâlâ bizim diyarımız. Yüreğimize efkâr basınca hâlâ 'Çıkayım gideyim' deyiverecek kadar yakın. Ne bir asırdan ziyadedir göç göç olup yola koyulanlar unutmuş suyun öte yakasını, ne 'Avrupa-i Osmânî'de kalanlar çevirmiş gözünü eski payitahtından. Zaman Gazetesi Fotoğraf Editörü Selahattin Sevi'nin Zaman Kitap'tan çıkan 'Rumeli / Yazdan Kalma Bir Balkan Rüyası' isimli fotoğraf albümünü incelerken bunu daha iyi anlıyorsunuz.

http://data17.sevenload.com/slcom/xu/et/dehifee/rrnumnmjifhg.jpg~/Yazdan-kalma-bir-balkan-rueyas-Rumeli.jpg

Albüm, Selahattin Sevi'nin 10 yıldan fazla zamandır yaptığı Balkan seyahatlerinin hatırası fotoğrafları bir araya getiriyor. Çalışmanın ana eksenini Sevi'nin geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği tren seyahati oluşturuyor. Bir yaz günü çıkılan bu rüya gibi yolculukta çekilen resimlere önceki yıllarda çekilenler de eklenmiş, 'Yazdan Kalma Bir Balkan Rüyası' meydana gelmiş. "Sirkeci'den kalkan tren nereye götürür bizi? Avrupa içlerine mi, Karpatlar'ın ötelerine mi? Arda Nehri'nin kumlarına mı, Vardar Ovası'na ya da Tuna'ya mı? Serin kuzey ülkelerine götürür belki, belki de sıcak Akdeniz iklimlerine.. Nereye? Önce Rumeli'ye götürür." diyor Sevi. Arda, Batı Trakya, Selanik, Atina, Üsküp, Kalkandelen, Debre, Ohri, Manastır, Prizren, Mamuşa, Mitroviça, İpek, Kaçanik, Priş tine, Belgrad, Saraybosna, Srebrenitsa, Mostar, Dubrovnik diye uzayıp gidiyor yolculuğun durakları. Albümün sayfalarını çevirdikçe kültürlerin, dillerin, dinlerin, milletlerin, neşenin, hüznün, coşkunun, sükûnetin, hayatla ölümün, dünle bugünün iç içe geçtiği bir coğrafya çıkıyor karşınıza. Üsküplü genç, Vardar Nehri üzerindeki Taşköprü'de paten kayarken, Kosova'da bir şehit tabutunun etrafında toplananlar dua ediyor. Kocacık yaylasının çocukları sabah yürüyüşüne çıkıyor. Bir genç Ohri Gölü'nün buz gibi serin sularına atlıyor. Kalkandelen'deki Harabati Baba Tekkesi'nin şeyhi, üzerindeki Bektaşi kıyafetiyle arasında dolaştığı mezarlardan çıkmış tarihî bir şahsiyet gibi bakıyor. Manastır'da yaşayan Romanlar, 'Azıcık aşımız, ağrısız başımız' diyerek hayatın tadını çıkarmaya çalışıyor. Yol boyunda dikilip dantel ören Batı Trakyalı genç kızın yüz yıl, üç yüz yıl önceki büyükleri gibi sırtına giydiği kara feracenin altından çağdaşı hemcinslerinin aynı kot pantolonu görünüyor. "Bizim için Rumeli olan bu topraklarda yan yana, ama apayrı hayatlar yaşanır. Kıvrak bir Balkan havası o anda birleştirir herkesi. Bir fincan acı kahve bütün dertleri unutturur. Sevgisinde de kavgasında da samimidirler." diyerek anlatıyor bu toprakları Selahattin Sevi. "On yıldan fazla yaptığım Balkan seyahatleri bilmeye, çözmeye ve anlamaya yetmedi bu karmaşık coğrafyayı. Sevmek için ise tek bir sefer bile yeter." diyor.

kaynaklar: çeşitli kaynaklar, zaman

vodolia
18. June 2009, 08:42
http://img197.imageshack.us/img197/3544/romeniiri.jpg

Romanya’nın milli şairi Mihai Eminescu, yazar Ali Narçın tarafından “Romen şiirinin efsane şairi: Eminescu” ismiyle Türkçeye kazandırıldı.

Romanya'nın ulusal şairi Mihai Eminescu, yıllardır sanatı ve kişiliği hakkında bilgi elde etmek için peşinden koştuğum bir şairdi. Ona, onun düşüncelerine ulaşma çabam; benim sanatsal bahçemde adı belki de hiç duyulmayan bir tohum gibi filizlenmiştir. İnsan düşüncesinin üst sınırlarını zorlayan sözcüklerin taşıdığı ifadelerin yüzbinlerce renk taşıdığını görmek; canlı yaşamın ortakları olan kozmik kütleleri saymak ve ölçmek, kısacası evreni şiir gibi anlamak için Mihai Eminescu'nun kozmogonik ifadelerinin yüklendiği 'sözcük odasına' girmek gerekmektedir.

Şiirlerinde kullandığı kozmik benzetmeler, doğayı bir başka biçimle tasarladığı renkli kurgular ve dinsel yapılanmalarla tanrıya ulaşma yolunda özellikle çırpınması, onun ne kadar yüksek derecede hümanist olduğunu göstermektedir.

Bu çalışma ile birlikte; Mihai Eminescu Türk yazın hayatına ayrıntılı bir şekilde girmiş olacak ve şiirlerinde kullandığı felsefi boyutla, onun geleceğe vermek istediği mesajlar açıkça görülecektir.

šarenalaža
29. June 2009, 21:30
Yazdan kalma bir balkan rüyası: Rumeli

http://data17.sevenload.com/slcom/ys/bi/dfhifee/ryiznrnjifhg.jpg~/Yazdan-kalma-bir-balkan-rueyas-Rumeli.jpg

Zaman Gazetesi Fotoğraf Editörü Selahattin Sevi'nin 10 yıldan fazla süredir yaptığı Balkan seyahatlerinde çektiği fotoğraflar,'Rumeli/Yazdan Kalma Bir Balkan Rüyası' adıyla kitaplaştı. Albümün sayfalarını çevirdikçe Rumeli bütün renkleriyle arz-ı endam ediyor.Kültürlerin, dinlerin, milletlerin, neşenin, hüznün, coşkunun, sükûnetin, dünle bugünün iç içe geçtiği bir coğrafya çıkıyor karşınıza.

http://data17.sevenload.com/slcom/sm/gp/behifee/yweyhmmjifhg.jpg~/Yazdan-kalma-bir-balkan-rueyas-Rumeli.jpg

"Çıkayım gideyim Urumeli'ne/ Arzuhal vereyim Mehmed beylerbeyine/ Kimleri sarayım yar senin yerine/ Gizli gizli sevdalarımız âşikâr oldu/ Bize bu ayrılık Mehmed Mevlâ'dan oldu".
Böyle başlar, İstanbul'dan öteye bir beylerbeyinin hüküm sürdüğü günlerden kalma o yanık Rumeli türküsü. Savaşlar bölük pörçük etse, harita üzerinde araya sınırlar girse de, Rumeli hâlâ bizim diyarımız. Yüreğimize efkâr basınca hâlâ 'Çıkayım gideyim' deyiverecek kadar yakın. Ne bir asırdan ziyadedir göç göç olup yola koyulanlar unutmuş suyun öte yakasını, ne 'Avrupa-i Osmânî'de kalanlar çevirmiş gözünü eski payitahtından. Zaman Gazetesi Fotoğraf Editörü Selahattin Sevi'nin Zaman Kitap'tan çıkan 'Rumeli / Yazdan Kalma Bir Balkan Rüyası' isimli fotoğraf albümünü incelerken bunu daha iyi anlıyorsunuz.

http://data17.sevenload.com/slcom/xu/et/dehifee/rrnumnmjifhg.jpg~/Yazdan-kalma-bir-balkan-rueyas-Rumeli.jpg

Albüm, Selahattin Sevi'nin 10 yıldan fazla zamandır yaptığı Balkan seyahatlerinin hatırası fotoğrafları bir araya getiriyor. Çalışmanın ana eksenini Sevi'nin geçtiğimiz yıl gerçekleştirdiği tren seyahati oluşturuyor. Bir yaz günü çıkılan bu rüya gibi yolculukta çekilen resimlere önceki yıllarda çekilenler de eklenmiş, 'Yazdan Kalma Bir Balkan Rüyası' meydana gelmiş. "Sirkeci'den kalkan tren nereye götürür bizi? Avrupa içlerine mi, Karpatlar'ın ötelerine mi? Arda Nehri'nin kumlarına mı, Vardar Ovası'na ya da Tuna'ya mı? Serin kuzey ülkelerine götürür belki, belki de sıcak Akdeniz iklimlerine.. Nereye? Önce Rumeli'ye götürür." diyor Sevi. Arda, Batı Trakya, Selanik, Atina, Üsküp, Kalkandelen, Debre, Ohri, Manastır, Prizren, Mamuşa, Mitroviça, İpek, Kaçanik, Priş tine, Belgrad, Saraybosna, Srebrenitsa, Mostar, Dubrovnik diye uzayıp gidiyor yolculuğun durakları. Albümün sayfalarını çevirdikçe kültürlerin, dillerin, dinlerin, milletlerin, neşenin, hüznün, coşkunun, sükûnetin, hayatla ölümün, dünle bugünün iç içe geçtiği bir coğrafya çıkıyor karşınıza. Üsküplü genç, Vardar Nehri üzerindeki Taşköprü'de paten kayarken, Kosova'da bir şehit tabutunun etrafında toplananlar dua ediyor. Kocacık yaylasının çocukları sabah yürüyüşüne çıkıyor. Bir genç Ohri Gölü'nün buz gibi serin sularına atlıyor. Kalkandelen'deki Harabati Baba Tekkesi'nin şeyhi, üzerindeki Bektaşi kıyafetiyle arasında dolaştığı mezarlardan çıkmış tarihî bir şahsiyet gibi bakıyor. Manastır'da yaşayan Romanlar, 'Azıcık aşımız, ağrısız başımız' diyerek hayatın tadını çıkarmaya çalışıyor. Yol boyunda dikilip dantel ören Batı Trakyalı genç kızın yüz yıl, üç yüz yıl önceki büyükleri gibi sırtına giydiği kara feracenin altından çağdaşı hemcinslerinin aynı kot pantolonu görünüyor. "Bizim için Rumeli olan bu topraklarda yan yana, ama apayrı hayatlar yaşanır. Kıvrak bir Balkan havası o anda birleştirir herkesi. Bir fincan acı kahve bütün dertleri unutturur. Sevgisinde de kavgasında da samimidirler." diyerek anlatıyor bu toprakları Selahattin Sevi. "On yıldan fazla yaptığım Balkan seyahatleri bilmeye, çözmeye ve anlamaya yetmedi bu karmaşık coğrafyayı. Sevmek için ise tek bir sefer bile yeter." diyor.

kaynaklar: çeşitli kaynaklar, zaman

piyasada kitap 14 tl ye veriliyormuş..
ben balkanskidom'dan geliyorum diyenlere ya da dubluve dubluve dubluvenokta balkanskidom nokta com diyenlere 10 tl den verilecek.
kontak kişi: İsmail Ünver
Tel : 0 505 830 38 15

kakavje
3. July 2009, 10:11
piyasada kitap 14 tl ye veriliyormuş..
ben balkanskidom'dan geliyorum diyenlere ya da dubluve dubluve dubluvenokta balkanskidom nokta com diyenlere 10 tl den verilecek.
kontak kişi: İsmail Ünver
Tel : 0 505 830 38 15

ilahi šarenalaža şimdi mi söylenir İstanbul'a geldiğimde ben 14 tl den almıştım. :(
Çok güzel bir kitap herkese tavsiye ediyorum. Çok faydalı bilgiler ve fotoğraflar var.

seyif
10. August 2009, 20:41
http://www.iletisim.com.tr/iletisim/book.aspx?bid=1255&kitap=Osmanlı%20Arnavutlukundan%20Anılar%20(1885-1912) (http://www.iletisim.com.tr/iletisim/book.aspx?bid=1255&kitap=Osmanlı%20Arnavutlukundan%20Anılar%20(1885-1912))

Osmanlı Arnavutluk'undan Anılar (1885-1912)

Avlonyalı Ekrem Bey
Avlonyalı ailesi, Osmanlı İmparatorluğu'nun yüzyıllar boyunca Arnavutluk'taki egemenliğini sürdürmek için 'işbirliği' yaptığı büyük ailelerden biri. 19. yüzyılda bir isyanın da başını çekmiş, buna rağmen imparatorluğun çöküşüne kadar hem yerel hükümranlığını sürdürmüş hem de Osmanlı'ya yönetici kadrolar vermeye devam etmişti – en üst düzeyde, 1903-1908 arasında sadrazam olan Avlonyalı Mehmet Ferit Paşa'ya kadar...
Avlonyalı ailesinin önemli fertlerinden Ekrem Bey'in anıları, hem Osmanlı İmparatorluğu'nun son 30 yılına, hem de Arnavut millî hareketinin uyanış sürecine tanıklık ediyor. Osmanlı'nın Balkanlar'da ve özellikle tabii Arnavutluk'taki geleneksel egemenlik sisteminin nasıl işlediğini ve nasıl çöktüğünü, çarpıcı bir açıklıkla tasvir ediyor. Arnavut milliyetçiliğinin, Sultan'a sadakatle özerklik ve bağımsızlık talepleri arasındaki kararsız salınımını anlatıyor. Okurlar bu kitapta, Arnavut seçkinlerinin Osmanlı'yı nasıl gördüğüne dair birinci elden ve samimi bir anlatım bulacaklar. Popüler millî tarihte "sadık milletin ihaneti" olarak tahayyül edilen hikâyenin, öteki taraftan görünüşü!
Avlonyalı Ekrem Bey'in anlatısı, 19.-20. yüzyıl dönümünde sosyal hayata ve törelere ilişkin zengin ayrıntılarıyla, Arnavutluk’a dair bir nevi amatör etnografik gözlem niteliği de taşıyor. Sadece Arnavutluk değil, dönemin İstanbul'una, Hicaz yoluna, Mısır'ına dair canlı gözlemler var kitapta. Ekrem Bey'in güçlü tasvir gücü ve yer yer mizahî anlatımıyla.








KÜNYE YORUM
Adı Osmanlı Arnavutluk'undan Anılar (1885-1912)
Orjinal Adı Ekrem Bey Vlora: Lebenserinnerungen (1885-1912)
EAN 9789750504419
Fiyat 19,50 TL
Yayın No İletişim - 1188
Dizi Anı - 49
Sayfa 323
Baskı 1.Baskı Ekim 2006, İstanbul
Kapak Hakkında İşkodra'daki tarihi bir köprü
Yazar Avlonyalı Ekrem Bey
Çeviren Atilla Dirim
Editör Tanıl Bora
Dizi Kapak Tasarımı Utku Lomlu
Kapak Suat Aysu
Kapak Filmi Mat Yapım
Uygulama Hüsnü Abbas
Düzelti Serap Yeğen
Montaj Şahin Eyilmez
Baskı ve Cilt Sena Ofset

bittersweet
25. August 2009, 15:36
Rumeli'den Türk Göçleri. Belgeler. Cilt I -II -III

Emigrations Turques Des Balkans Turkish Emigrations From The Balkans

Bilal N. Şimşir

Türk Tarih Kurumu Yayınları; Ankara, 1989, 15.5 x 23.5 cm., CLXXXII+832 s. sayfa, İngilizce, Karton kapak.
ISBN No: 9751601754

http://img407.imageshack.us/img407/4800/big1133272856.gif

kırpık
27. August 2009, 12:24
Manastır'da Patlayan Tabanca / Meşrutiyet'ten Önce
Mustafa Ragıp

šarenalaža
11. September 2009, 12:40
http://www.baltam.net/IMAGES/adetler.jpg

ÖNSÖZ

Karşılaştırmalı Türk ve Boşnak Halk Adet ve İnanmaları adını taşıyan bu tezde söz konusu yöre halkların adet inançlarını ve buna bağlı pratiklerini incelemeye çalıştık.

Bilindiği gibi tarih boyunca dünyamızda yaşayan insanların muhtelif zaman ve mekanlarda çeşitli sebeplerle birbiriyle münasebetleri olmuştur. Bu ilişkilerin neticesinde de birbirlerine maddi ve manevi tesirler yaparak, kültür mirasları bırakmışlardı. Kültürler arasında farklılıklar vardı. Çeşitli bölgelerde ortaya çıkan insan unsurları kendi kendine, mensup olduğu milletin ırkı ve ruhi yapısına uygun olarak değişebilir, daha doğrusu gelişebilir. Bu gelişme kültürlerin devamlılığını, büyümesini ve zenginleşmesini sağlar.

Kültür unsurları arasında en az değişeni ve değişmenin en uzun süreli olanı adet ve inanışlardır. Bunun en iyi örneği Hıristiyanların arasında sıkışıp kalmış Müslüman Boşnakların muhafaza etmiş oldukları adet ve inanışlarıdır.

Geleneğin toplum içindeki işlevleri konusunda Boşnaklarda yapılan çalışmalar oldukça sınırlıdır. Halk edebiyatı ürünlerinin toplumsal işlevi, toplumların kültürel incelenmesinde büyük önem taşıyorken, adetlerin ve halk inanmalarının ihmal edilmiş olması yadırganacak bir durumdur.

Bu araştırmanın pek çok eksiğinin olduğunu biliyoruz. Tenkit edilecek tarafları da olacaktır. Sanırım, çalışmamızın orijinal bir yönü inkar edilemez. O da, Boşnaklarla Türklerin ilk karşılaştırmalı adet ve inanmaları araştırması olmasıdır.

Çalışmanın derleme aşamasında değerli yardımlarını gördüğüm sevgili annem Vezirka Cikotiç ve kaynak kişilerime, değerlendirme ve yazım aşamalarında katkılarından yararlandığım dostlarım Figen Şukurica ve Enesa Hadziç’e, büyük bir sabır gösteren eşime ve çocuklarıma, ve sonunda değerli hocalarım Doç. Dr. Ali Berat Alptekin’e ve Türkiye’de bulunduğum son dönemlerinde bana değerli bilgileri veren ve okuduğum dönemi çok zevkli bir hale getiren geniş ufuklu hocam Prof. Dr. Saim Saka¤oğlu’na sonsuz teşekkürlerimi sunarım.


GİRİŞ

Bosna Hersek, kuzeyde Sava nehri ile batıda ve güneyde kendisi ile Adriyatik denizi sahilleri arasında tabii bir mania teşkil eden sıradağlar arasında yer alıyor.

Devlet yapısı olan ibadet evleri Bosna da 10. Yüzyıl ortalarında ortaya çıkıyor. İlk önce coğrafi olarak anılıyor. Daha sonra Boşnaklar bu bölgede Bogomiller olarak yayılıyor.

Bosna üzerine ilk Osmanlı akını 1386’da olmuştur. Bosna’da İslam in yayılışı 1453’de başlıyor. Boşnakların İslam’a dönüşleri kuvvet yoluyla değildi. Bu zaten İslam dini müsamaha ilkelerine aykırıydı. Bütün bunlara ilaveten pek çok mahalli kaynak Bosna’da İslam dinine girişlerin tamamiyle bireyin serbest irade ve seçimiyle olduğu teyit etmektedir. İslam kültürünü benimseyen Boşnaklar önemli isimler çıkarmışlardır Bunların başında ünlü bir Boşnak olan Ahmet Suudi diyor ki: “En gözde Boşnak ebetteki Türk medeniyeti ile yetişmiş, Boşnak - Türk sentezi ile ortaya çıkan bir medeniyetin mensubu olan Boşnak’tır. Adını dünyaya duyurmak ancak Türklerin Bosna’ya getirdiği kültürle sahip çıkmakla olur. Türkler Bosna’nın teminatı olmuşlardır...

Bosna’da Osmanlılar gelmeden önce kültür seviyesi yüksek olduğuna inkar edilemez. Osmanlıların gelişiyle yeni bir dönem, yeni bir hayat tarzı tüm bakışlardan belli oluyordu. Yeni kültürün etkisi çok kuvvetlidir ve bu yüzden kalıcı bir mühür üzerine bırakıyor.

Osmanlıların Balkanlardan gidişiyle ve Avusturya-Macaristan İmparatorluğun ve diğerlerin gelişiyle büyük bir kapıdan bu bölgelere yaşama yeni bir boyut getirip Avrupa giriyor. Bunların karışımıyla Boşnakların özel yaşam tarzı ve kültür ortaya çıkıyor.Karşılaştırmalı Türk ve Boşnak Adet ve İnanmaları çalışmamız insanların üç önemli safhasından, doğum, evlilik ve ölümden başlayarak, Türkiye’de, Sancak’ta (Şimdiki Yugoslavya’ya bağlı Boşnakların oturduğu bir bölgesidir) ve Bosna-Hersek’te, metodlar ve pratikleri karşılaştırmaya çalıştık.Boşnaklara ait bazı âdet ve inanmaları Türkiye’de bulamadığımıza rağmen, ilerde birilerine kaynak olarak yardım olacağı için, ilave ettik. Bu çalışma Boşnaklar ve Türkler arasındaki manevi köprülerinden biri olacağına tüm kalbimle inanıyorum.


Almira TSİKOTİÇ -SULJEVİÇ

İÇİNDEKİLER

ÖN SÖZ

GİRİŞ

BİRİNCİ BÖLÜM

ÂDETLER

I. DOĞUM

a) Kısırlığı Giderme
b) Cinsiyet Tayını
c) Olumsuz Eylemler
d) Doğumu Kolaylaştırmak

II. ÇOCUK

a) Yaşamayan Çocuk
b) Geç Yürüyen Çocuk
c) Çocuğun Geleceğini Etkileyen Pratikler
d) Çocuğu Nazardan Korumak
e) Çocuklarla İlgili Diğer İnançlar

III. EVLİLİK

a) Kısmet Açmak
b) Gelin Yeni Evine Gelince Yapılan Pratikler
c) Güveyi Bağlamak
d) Evlilikle İlgili Diğer İnanmaları
e) Kız İstemek
f) Kına Gecesi ve Kız Evinde Düğün Hazırlıklarıg) Erkek Evinde Düğün Hazırlıkları

IV. ÖLÜM

a) Ölümü Düşündüren Ön Belirtiler
b) Ölümü Getirecek Eylemlerde Kaçınmalar
c) Ölünün Yıkanması,Cenaze Namazı ve Ölünün Gömülmesi İle İlgili Adetler

İKİNCİ BÖLÜM

İNANMALAR

I. GÖKSEL OLAYLARLA İLGİLİ İNANMALAR

a) Ay ve Güneş Tutulması
b) Yıldızlarla İlgili İnanmalar
c) Yağmur Duası

1. Genel Yağmur Duası

2. Taş İle Yapılan Yağmur Duası

d) Yağmur ve Doluyu Dindirme

II. EV İLE İLGİLİ İNANMALAR

a) Kapı
b) Eşik
c) Ocak
d) Ödünç Vermek

III. VÜCUDUN UZUVLARIYLA İLGİLİ İNANMALAR

a) Saç
b) Tırnak
c) Dişd
d) Göz
e) Vücudun Diğer Uzuvlarıyla İlgili İnanmalar

IV. BEDENSEL ÖZELLİKLERLE İLGİLİ İNANMALAR

a) Uğursuzluğun Fiziki Belirtileri
b) Uğursuz Kimselerden Gelecek Olan Kötülüklere Karşı Savunma İşlemleri

V. HAYVANLARLA İLGİLİ İNANMALAR

a) Hayvanları Zararlı Dış Etkilerden Koruma
b) Hayvanlarla İlgili İstekler

VI. UĞURLU / UĞURSUZ İLGİLİ İNANÇLAR

VII. BOŞNAKLARDA DİĞER İNANMALAR

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

HALK HEKİMLİĞİ

I. TEDAVİ YÖNTEMLERİ

a) Dabaz ( Kurdeşen ) Tedavisi
b) Siğilin Tedavisi
c) Sarılığın Tedavisi
d) Diğer Tedaviler

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

BÜYÜ VE MUSKA

I. BÜYÜ

II.MUSKA

BEŞİNCİ BÖLÜM

KAN DAVASI

I.KAN DAVASI

ALTINCI BÖLÜM

BOŞNAKLARDA GÜNLÜK HAYAT

I. BOŞNAKLARDA GİYİM

II.BOŞNAKLARDA BAYRAM

III.HACILARI UĞURLAMAK

YEDİNCİ BÖLÜM

BOŞNAKLARDA MEKAN VE HAYAT

I . EVLER

II . HAMAMLAR

III. HAYAT

a) Ev Hayatı
b) İkram
c) Hediye
d) Aile

IV. YİYECEK VE İÇECEKLER

SON SÖZ

KAYNAK KİŞİLER

KAYNAKÇA


Fiyat/Prise
Türkiye/Turkey: 10 €
Türkiye Dışı/Out Of Turkey: 20 €

sipariş etmek için (http://www.baltam.net/siparis_formu.htm)
http://www.baltam.net/karsilastirmali_adetler.htm

putnik
22. September 2009, 23:11
Göçmenlerin Kimlik Arayışı - Kadir Canatan

"Dışgöç" ve "İçgöç" olgusunu, göçü hızlandıran sosyo-ekonomik, siyasi sebepleri, göç sonrası "ayrımcılık", "etnik azınlık", "dışlanma", "asimilasyon" gibi sorunları ve göçmen politikalarını araştıran yazar, birinci ve ikinci kuşağın çıkmazını ve arayışlarını da ele alıyor. Kültür ve geleneğini beraberinde taşıyan "göçmen"in, yeni ortamın kültür ve geleneğine de kolayca uyum sağlayamamasının; "ucuz işgücü" olmaktan çok kendini "insan" olarak ifade etme çabasından kaynaklanan "kimlik arayışı"nın boyutlarının tahlil ve tespitine giden bu çalışmanın "Göç", "Göçmen" ve "Göçmen Politikaları"na yeni bakış açıları kazandırması amaçlanmış .

http://img142.imageshack.us/img142/74/01072009880153880153.jpg

160 sayfa
3. Hm. Kağıt
12,5x19,5 cm
Karton Kapak
Dili: Türkçe

kırpık
1. October 2009, 07:18
Vahşi Avrupa / Batı'da Balkan İmajı
Bozidar Jenernik

Tarih boyunca, barındırdığı farklı etnik ve dini grupların çatışma alanı olan balkanlar, Batı Avrupalı milletlerin kendi kimliklerini inşa sürecinden de nasibini almış ve bu süreçte kendisine Avrupa’nın ‘Öteki’si rolü biçilmiştir. Avrupa’nın kıyısında yer almakla beraber kültürel anlamda ‘Öteki’leştirilen Balkanlar’ı, bölgeyi ziyaret eden Batı Avrupalı seyyahlar ve kimi yazarların nasıl tasvir ettikleri ve bölge halklarına ne gibi özellikler atfettikleri bu kitapta çarpıcı bir şekilde ortaya konuyor. Bölgenin Osmanlı idaresinde olması her türlü eleştirinin hedefine öncelikle Türkleri koyuyor. Böylesi bir yaklaşım, Balkanlar’ı aslında Batı Avrupa’nın çok da yabancısı olmadığı bütün olumsuz özellikleri bünyesinde barındıran bir coğrafya olarak sunan bir kurguya dönüşüyor ve bu kurguda Balkan Halkları vahşi, barbar hatta yer yer ‘Kuyruklu’ olarak çıkıyor karşımıza.
(Tanıtım Bülteninden)

putnik
1. October 2009, 13:19
Üsküp'ten Kosova'ya - Yavuz Bülent Bakiler

Yayınevi : TÜRK EDEBİYATI VAKFI
Yayın Yılı: 2007
208 sayfa
İthal Kağıt
13,5x21,5 cm
Dili: TÜRKÇE

Üsküp'ten Kosova'ya bundan seneler önce yayınlandığında Türkiye'de büyük yankılar uyandırmış ve yüzbinlerce okuyucuya ulaşmıştı. Uzun zamandır yayınlanmadığı için, fotokopi yoluyla elden ele dolaşıyordu. Yavuz Bülent Bakiler, bu yeni baskı için çok geniş değerlendirmeler yaptı ve okuyucuya dünün Yugoslavyası'nın hali ile bugün ortaya çıkan durumu karşılaştırma imkanı verdi.

putnik
1. October 2009, 13:21
Balkanlara Veda - Haluk Harun Duman

Yayınevi: RUMELİ TÜRKLERİ KÜLTÜR VE DAYANIŞMA
Yayın Yılı: 2005
394 sayfa
İthal Kağıt
13,5x21,5 cm
Karton Kapak
Dili: TÜRKÇE

putnik
1. October 2009, 13:24
Rumeli Yağmalanan İmparatorluk - Mahmut Şevket Paşa / Hafız Hakkı Paşa

Yayınevi: Örgün
Yayın Yılı: 2009
592 sayfa
İthal Kağıt
13,5x21 cm
Dili: TÜRKÇE

Berlin Kongresinde yapılan düzenlemeler yalnız barışı garantilememekle kalmıyor, bilâkis öyle şartlar yaratıyordu ki, olayların göstermiş olduğu gibi, gelecekteki karışıklıkların tohumlarını atmaktan başka işe yaramıyordu.

Ama bunda şaşılacak bir şey yoktu. Kongreye katılan devletler, özellikle İngiltere ile Avusturya -Avusturya’nın arkasında da Almanya- gelecekte barışı ve hakkı korumaktan ziyade Ayastafanos antlaşmasını tahrip etmek için toplanmışlardı Berlin’de. O anda tehlike, bu antlaşmadan geliyordu ve onlar için bu tehlikeyi savuşturmak, uygulaması imkânsız olmayan yeni bir antlaşmadan doğabilecek uzak tehlikelerden kaçınma endişesinden daha acil bir ihtiyaçtı.

Nitekim, bütün bir ay süren müzakereler boyunca, bu gaye için çalıştılar: Düzelttiler, kesip biçtiler, durup dinlenmeden değiştirdiler; ne incesine baktılar, ne yarının sakıncalarından çekindiler. Berlin antlaşması karanlık ve karışık bir gelecek vaadediyordu. Fakat böyle karanlık ve karışık bir gelecek, çıkar birliği yapan devletlerin Doğu’da giriştiği avcılık için en uygun ortam değil miydi? Osmanlı İmparatorluğunu yağmalamak fikri hepsini büyülüyordu. Yağmaya niyetlenenler içinse, karanlık ve bulanık bir ortamdan daha yararlı ne olabilirdi?

putnik
1. October 2009, 13:26
Osmanlı İmparatorluğu'nda Sırp Meselesi - Mehmed Çetin Börekçi

Yayınevi : Kutup Yıldızı
Yayın Yılı: 2001
199 sayfa
3. Hm. Kağıt
13,5x19,5 cm
Dili: TÜRKÇE

14'üncü yüzyılın sonunda Sırplar krallıklarını ve bağımsızlıklarını yitirerek Osmanlı hakimiyeti altına girmişlerdi. İmparatorluğun zayıflama devrinde Avrupa devletlerinin kışkırtmaları ve Fransız ihtilalinin yaydığı fikirler ile devlete isyan eden Sırplar 1830'da yeniden bağımsızlık kazandılar. Merhum Mehmed Çetin Börekçi, uzun emeklerin ve araştırmaların mahsulü olan bu eserinde 18'inci asrın sonunda ve 18'inci asrın ilk çeyreğinde meydana gelen Sırp isyanlarını ve gelişen hadiseleri sağlam bilgilere ve belgelere dayanarak anlatmakta, 1830'da Sırbistan'ın kurulmasına ve tanınmasına yol açan gelişmelere ışık tutmaktadır. Çağımızda dünyayı havaya uçuracak, üçüncü dünya savaşına yol açabilecek, Balkan keşmekeşini anlamak için Sırbistan'ın nasıl kurulduğunu bilmek gerekir.

putnik
1. October 2009, 13:28
Makedonya Sorunu - Fikret Adanır

Yayınevi : TARİH VAKFI YURT YAYINLARI
Çeviren: İhsan Catay
Yayın Yılı: 2001
Orjinal Adı: Die Makedonische Frage
312 sayfa
İthal Kağıt
16x21 cm
Dili: TÜRKÇE

Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa topraklarında (Makedonya ve Edirne) 19.yüzyılın sonlarında Bulgar bağımsızlık mücadelesine katılmak üzere Slav nüfusu harekete geçirmek için gizli devrim komiteleri kurulur. Fakat Makedonya'nın kendilerine ait olduğunu ileri süren Yunan ve Sırp milliyetçileri Bulgarların bu çabalarına hemen karşı çıkarlar. Her bir hükümet Makedonya'yı kendi topraklarına katmak için yalnızca siyasi açıdan uygun zamanı beklemektedir. Böylece Avrupa barışını tehdit eden bir kriz ortaya çıkar ve "Makedonya Sorunu", Doğu Sorunu'nun bir parçasını oluşturur. Doğu Sorunu, Osmanlı İmparatorluğu'nun hızlanan çöküşü sonucu Balkanlarda politik ilişkilerin ve sınırların belirlenmesi koşullarının yeniden düzenlenmesini içeriyordu ve onlarca yıl Büyük Güçler diplomasisinin ve Avrupa kamuoyunun dikkatini üzerine çekmişti. "Cumhuriyetin yönetici kadrolarının önemli bir bölümünün yüzyılın ortalarına dek Makedonya ihtilafı ortamında yetişmiş Jön Türkler arasından veya onlara yakın çevrelerden gelmiş oldukları gözlemine dayanarak, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ancak Makedonya Sorunu göz önünde tutularak anlaşılabileceğini" söyleyen Fikret Adanır, sorunu köylülüğün ve Osmanlı tarım düzeninin çözümlenmesi temelinde ele alıyor.

putnik
9. October 2009, 00:47
Balkanlar'da Osmanlı Mirası / Gezi Rehberi - Mustafa İsen, Mehmet Z. İbrahimgil

Yayınevi: A TURİZM YAYINLARI
Yayın Yılı: 2008

putnik
9. October 2009, 00:51
Balkanların Başkenti / Edirne ve Gezi Rehberi - Talha Uğurluel

Yayınevi: KAYNAK KİTAPLIĞI
Yayın Yılı: 2006

Balkanların Başkenti Edirne ve Gezi Rehberi kitabı, Osmanlı payitahtlarından Edirne'yi en iyi şekilde anlatmak için hazırlanmıştır. Eser yüzlerce resimle binlerce bilgi ile zenginleştirilmiştir. Balkanların Başkenti Edirne ve Gezi Rehberi, Edirne'de bulunan tarihî eserleri, tarihi geçmişi ile inceleyen ve bir gezi rehberinin ötesinde bir şehrin şahsında bir devletin kısa tarihini anlatan bir kitaptır. Eser bu yönüyle Edirne ile ilgili hazırlanan en kapsamlı eserlerden biridir.

putnik
13. October 2009, 20:13
Srebrenica'nın Öyküsü - Isnam Taljic

Yayınevi: PROFİL YAYINCILIK
Yayın Yılı: 2007

Srebrenitsa: Batı medeniyeti ve BM’nin tarihin çöplüğüne gömüldüğü şehir.

Birleşmiş Milletler tarafından Güvenli Bölge ilan edilen Srebrenitsa’da 11 Temmuz 1995'te binlerce insan, BM’nin ve tüm dünyanın gözü önünde Sırplar tarafından katledildi ve yaşadığı yerleri terk etmeye zorlandı. Üstelik Sırp askerlerin konvoyunun benzini Hollandalı askerler tarafından karşılanmıştı. Geriye insanlık tarihinin en büyük utanç tablolarından biri kaldı...

Hala tam anlamıyla açıklığa kavuşturulamayan Srebrenitsa katliamı, insanoğlunun gördüğü en büyük kıyımlardan biri ve bugün katliamın 12. yılında hala mezarlardan insan iskeletleri ve tüyler ürpertici yeni belgeler ortaya çıkmaya devam etmekte..

2007 Şubatında Uluslararası Adalet Divanı, Srebrenitsa’da yaşananların soykırım olduğu yönünde karar aldı, ama, "Suç var, suçlu yok" dedi ve tutuklanacak kimseyi bulamadı.

Balkan edebiyatının en büyük isimlerinden Isnam Taljic, Srebrenitsa’nın öyküsü ve dramını anlatıyor. Derdini anlatacak kimseyi bulamayan, yıkılmış, bitik insanların öyküsü bu. Çaresizliğin resmi...

göçmenyalı
6. November 2009, 13:02
http://www.savoheleta.com/index_files/image11191.jpg

Savo Heleta, Not My Turn to Die.

http://www.savoheleta.com/

Kitabın içeriği için
http://www.amazon.com/reader/0814401651?_encoding=UTF8&ref_=sib%5Fdp%5Fptu#reader_0814401651

putnik
10. November 2009, 14:52
Osmanlı Belgelerinde Bosna Hersek - Bosna I Hercegovina U Osmanskim Dukumentima - DEVLET ARŞİVLERİ GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

Yayın Yılı: 2009
517 sayfa
Dili: Türkçe

seyif
14. November 2009, 01:55
Gora Halk Sanatlari

dun bir kitapcida gozum ilisti ama kitapci goralilara cok deger veriyor heralde tutmus neredeyse tavana koymus kitabi. merdiven beklemeye vaktim yoktu bakamadim icine ama asagidan kapagi hos gozukuyordu. bir tanitim yazisi da varmis;

http://images.google.com.tr/imgres?imgurl=http://www.prizrenliler.org/images/stories/gora.jpg&imgrefurl=http://www.prizrenliler.org/content/view/817/1/&usg=__UVAW5UMlkSr49bipqQ7Ioi_xHu8=&h=275&w=200&sz=102&hl=tr&start=5&sig2=f6VOJFu5T4i73Fc3p0FS6Q&um=1&tbnid=t7CX54lUoqoKqM:&tbnh=114&tbnw=83&prev=/images%3Fq%3D%2522gora%2Bhalk%2Bsanatlar%25C4%25B1 %2522%26hl%3Dtr%26sa%3DN%26um%3D1&ei=O-39StL5Fcf84AaUsIz4Cw

seyif
16. November 2009, 16:55
Osmanlı İmparatorluğunun dağılma devri ve tarihi maddecilik
Kerim Sadi
1941


kitabin isminden pek anlasilmiyor ancak konusu 1821 Yunan Isyani.

seyif
10. December 2009, 22:48
Avlonyalı Süreyya Bey'in Hatıratı
Klasik Yayınları
Kasım 2009

seyif
14. February 2010, 23:39
Osmanlı döneminde Balkanların şekillenmesi 1350-1500 : Kuzey Yunanistan’ın fethi, iskanı ve altyapı gelişmesi
Heath W. Lowry
Türkçesi Ahmet Cemal
İstanbul : Bahçeşehir Üniversitesi
2008

seyif
14. February 2010, 23:40
Osmanlıların ayak izlerinde : Kuzey Yunanistan’da mukaddes mekanlar ve mimari eserleri arayış yolculukları
Heath W. Lowry
Türkçesi Hakan & Şebnem Girginer
İstanbul : Bahçeşehir Üniversitesi Yayınları
2009

seyif
28. February 2010, 04:25
Bernd J. Fischer, ed. Balkan Strongmen: Dictators and Authoritarian
Rulers of South Eastern Europe. London: Hurst & Company, 2007. 478 pp.

http://www.powells.com/biblio?isbn=9781557534552

Reviewed by Irina Gigova at Balkan Academic News

"Balkan Strongmen" is a book that will appeal to both scholars and
members of the general public with interest in the history of the
Balkans and authoritarianism. There is much that will recommend it to
readers. Its geographical coverage sidesteps the Cold War mental map to
include both Greece and Turkey. Its chronological scope bridges the
traditional historiographical divide of 1945 to place the phenomenon of
Southeast European dictators in the framework of the entire tumultuous
twentieth century. It brings together the expertise of established
scholars of the region (mostly based out of the United States) with the
linguistic skills and experience to tackle such a complex subject.
Finally, the volume's publication date of 2007 enables the editor of the
collection, Bernd J. Fischer, and contributors, such as Lenard J. Cohen
in his essay on Slobodan Milos(evic', to reflect on the legacies of
authoritarian rule in and for the region after the death of the late
Serbian dictator in March 2006. The coverage, the timing and the
combined expertise of the authors promise to provide profound answers
about the seemingly persistent proclivity of peoples in Southeastern
Europe to fall back to dictators in times of crises.

The book is divided in two parts that correspond to the distinct yet
connected interwar and postwar decades. The thirteen essays range
between 30 and 50 pages in length, allowing for relatively detailed case
studies. The represented "strongmen" are placed in their national
contexts, with only few authors seeking broader conceptual or geographic
frameworks. Readers hence have to rely on the editor's introduction for
comparisons.

The first section features the usual suspects - state leaders such as
King Zog of Albania (authored by Fischer), King Alexander of Yugoslavia
(Brigit Farley), Carol II of Romania (Maria Bucur) and Boris III of
Bulgaria (Frederick Chary) -- and a few perhaps less usual figures:
Kemal Atatürk (Feroz Ahmad), Greek General Ioannis Metaxas (S. Victor
Papacosma) and Croatian Ustas(a's leader Ante Pavelic' (John K. Cox). As
Fischer points out in the introduction, these men were all products of
their age that "began with considerable promise in the Balkans:"
expanded suffrage, new parties, political and economic reforms, and
state-assisted modernization. The obstacles to genuine democratization
and long-term economic growth and social stability were plenty: Ottoman
imperial legacies, "grafted" Western institutions and ideas, nationalist
ambitions that drained the budget, land reforms inadequate to resolve
the poverty of the peasantry, and subordinate import economies (2).
These conditions, Fischer suggests, almost inevitably led to the appeal
of Balkan dictatorships. Facing "common challenges," the regimes also
resembled one another. They preserved the appearance of parliamentary
and constitutional rule, adopted various accoutrements of fascism and
resorted to violence to protect their power. Fischer asserts that
despite outward appearances, these interwar regimes had more in common
with "their nineteenth-century royal forefathers than they did with
Fascist Italy or Nazi Germany....Generally, Balkan [interwar] dictators
did not attempt to undo traditional economic and social relationships,
nor did they rely upon a popularly accepted ideology or a mass political
movement" (4). The only exception to this generalization was Atatürk,
whose ambitious modernizing agenda and radical measures to achieve it
distinguished him from his regional contemporaries.

The essays themselves vary in approach, novelty and breadth of
scholarship. Bernd J. Fischer's chapter on King Zog will reveal little
new to those familiar with his 1984 King Zog and the Struggle for
Stability in Albania. The author sees the rise of Zog from colonel to
monarch as an inevitable consequence of the divisive, unstable and
violent political life of the young republic, granted statehood only in
1912. In fact, Fischer sees the authoritarian, centralized government
that Zog sought to establish as "more appropriate for Albania of the
1920s" (29) and writes approvingly of the switch to monarchy in 1928:
"Certainly an Albanian republic was an anomaly, whereas a monarchy with
its pomp and ceremony could be better understood by people who were
accustomed through the ages to owe allegiance to a chieftain or a
pasha." (41) Desired stability did not materialize due to squabbles
within the political and social elites, economic desperation and foreign
(mostly Yugoslav and Italian) meddling. Once king, Fischer argues, Zog
became "complacent," "mentally sloppy" and preoccupied with the survival
of his dictatorship. His sole long-lasting achievement remained the
creation of a unified Albanian national identity (48).

If Zog's drive to dictatorship was a response to the chaotic nature of
the new Albanian state, Yugoslavia's royal dictatorship, Bridgit Farley
argues, was born out of the predicaments of a multinational state in a
nationalist age. Farley examines the political career of Aleksander
Karadjordjevic', king after 1921, in parallel with the birth of
Yugoslavia in December 1918. As a prince-heir Aleksander favored Serbian
dominance as a source of strength for the new state. In January 1929,
faced with insurmountable tensions between Croats and Serbs, Aleksander
I turned to personal rule in hopes to preserve his kingdom's unity. By
the time of his assassination in Marseille in 1934, he contemplated the
reorganization of Yugoslavia along more federal lines.

One does not find similar conceptualization in Frederick Chary's chapter
on Boris III, which focuses on Bulgaria's interwar politics rather than
its monarch. It features some surprisingly lengthy side notes on the
Internal Macedonian Revolutionary Organization (IMRO), a destabilizing
force in interwar politics (122-123), and Georgi M. Dimitrov, the
communist leader tried at Leipzig in connection with the Reichstag fire
of 1933 (130-32). Most disappointingly, in lieu of concluding words on
Boris's motives, goals and accomplishments one finds a two-page-long
footnote on the theories surrounding Boris's death.

Much more rewarding is Maria Bucur's lucid chapter on Carol II. Although
Romania in the late 1930s boasted an indigenous extreme-right movement
under the leadership of Corleniu Codreanu, Bucur concludes that Carol's
regime cannot be clearly distinguished from the overall political
institutions and practices of the fledging Romanian democracy. The royal
dictatorship that existed between 1938 and 1940 was a "tinpot" one
(according to Ronald Wintrobe's classification in The Political Economy
of Dictatorship,1998) that did not affect people's way of life and
exerted minimal repression in order to stay in power (91-92). Separate
sections on Carol's domestic and foreign policies, his relations with
the army, economy and culture reveal a political manipulator with
occasional "grandiose ideas," particularly in economic and cultural life.

Feroz Ahmad's chapter on Ataturk exudes admiration for Ataturk's efforts
to remold his countrymen and gain international respect for the
republican successor of the Ottoman Empire. In his account Ataturk stood
out among contemporary rulers who sought superficial modernization and
reform. First, "Ataturk's regime wanted to accomplish both modernization
and modernity by radically reforming Turkey's traditional, patriarchal
society." (154) Secondly, this transformation of Turkish politics and
society of the 1930s was guided by an explicit ideology (Kemalism) with
simple principles (158) that were pragmatically put in place. He
differed from neighbors in foreign policy as well, maintaining good
relations with Moscow and other Balkan countries, adhering to the League
of Nation's principles of collective security, and opposing Axis
appeasement.

In one of the most rewarding essays of the volume, S. Victor Papacosma
uses Greek, English and French-language sources, including Metaxas' own
writings, to position the general in the political maze of the young
Greek republic (1924-1936). Metaxas appears as an independent thinker
and a reluctant politician, straddling between royalists and
Venizelists. The resulting dictatorship, well analyzed by the author,
combined monarchism, popular nationalism and fascist corporatism in
attempt to unify fractured Greece. Unlike most other interwar Balkan
states, Greece pursued a defensive and pro-British foreign policy,
rightly fearing Italian ambitions in the Mediterranean. Papacosma
concludes somewhat surprisingly that Metaxas's legacy did not outlive
the man and that Greece after his death in 1941 was shaped by WWII and
the subsequent civil war. He points to, but does not develop, parallels
between the Metaxas regime and the 1967 military dictatorship.

The case of Ante Pavelic stands out in the first part of the volume due
to the radicalism, violence and xenophobia of his regime. John K. Cox's
essay represents a broad coverage of Ustas(a ideology and rule rather
than a discussion of the personality and motives of its leader. The most
fascinating part of the chapter is Cox's discussion of the postwar
treatment and remembrance of the Ustas(a. Readers interested in issues
of memory, however, may find frustrating the spotty references in this
part of the narrative.

The second set of articles examines the Cold War dictatorships in the
region. Despina Papadimitriou's essay on the Greek military dictatorship
1967 and 1974 stands as an odd duck in this section. Its context
diverges considerably from that of communist Southeastern Europe;
readers unfamiliar with postwar Greek politics will want more background
information. The author takes off where Papacosma left to provide a
solid analysis of the dictatorship, its ties to the interwar Metaxas
regime and its re-evaluation in recent decades. She offers an
interesting conclusion that the ruling colonels, led by George
Papadopolous, were a symptom not of the revival of the traditional
royalist Greek right, but rather of the rise of a new lower-middle
class, heavily influenced by the Greek diaspora in the United States. As
such, the anti-communist dictatorship sought to "return to the healthy
parliamentary life" (in Papadopolous' words, 415), and encouraged small
business and a new technocratic elite.

The other clearly distinct case in this section is Lenard J. Cohen's
essay on Slobodan Milos(evic'. Cohen approaches his subject from a
variety of perspectives. He starts by showing how the rhetoric and
tactics of the Milos(evic''s regime - rallies and demonstrations,
manipulation of popular culture, politicization of media, and general
"ethicization of political life" -- led to a "synthesis of state
socialism and Serbianism" in the early 1990s (434). Then Cohen turns to
the man himself. Behind the qualities that made Milos(evic' popular -
devotion to family, loyalty to friends, privacy and modesty -- Cohen
sees a "narcissistic and detached psychological make-up." (442)
Milos(evic' and the woman besides him, Mira Markovic', "fused into a
single complex personality that thrived on political domination as both
a means and an end" (449). Finally, Cohen examines the couple's
"technology of domination" over truncated Yugoslavia, taking the story
all the way to the fall of Milos(evic' and his death in The Hague.

The remaining essays on Albania, Yugoslavia, Bulgaria and Romania tell a
story that is largely familiar: elimination of postwar opposition,
leaders' rise to power through purges of former associates (of which
Albania's Enver Hoxha was the worst offender, according to Fischer), and
high-cost modernizing and industrializing policies. The chapters on
Hoxha by Fischer and Nicolae Ceausescu by Robert Forrest understandably
focus on the pathological personalities of the dictators of Albania and
Romania just as they point to the ways in which the regimes diverged
from the Soviet Union. In contrast, Stefan Krause's account of
Bulgaria's Todor Zhivkov is almost sympathetic in its treatment of
Zhivkov as a true believer, a "product of the Communist system." (391).

Among these essays the most surprising one is John V. A. Fine's lengthy
and polemic revisit of Josip Broz Tito: "Strongmen Can Be Beneficial."
Fine's comfort with the material at hand regrettably leads to scarce
references, as he makes a provocative point: Yugoslavia was Tito's
creation, he held it together; as the leader weakened, so did the
country. Fine's Yugoslavia was barely a dictatorship. It achieved
"extraordinary things for its people" (313) and limited and persecuted
primarily those nationalist intellectuals that would ultimately undo the
country. In fact, the only criticism Fine lays against Tito's regime is
that it "should have done more to mix society [ethnically]," to reduce
the relevance of ethnicity and promote a common Yugoslav identity (313-14).

To this reviewer, the volume as a whole, for all the merits of
individual essays, falls short of its potential. First of all, there is
no dialogue among the contributors within and between the two sections.
The introductory essay by Bernd J. Fischer certainly helps by pointing
out the similarities in context and setting within which Balkan
authoritarian figures rose to prominence. Regrettably, the volume has no
conclusion that could draw the lessons and outline a future research
agenda on the basis of the presented thirteen cases. The overall
achievement of Balkan Strongmen thus does not transcend the limitations
of its stated goals: to reveal to a wider audience what "close observers
of the region" already know, namely that "these individuals were part of
a tradition of Balkan authoritarianism and dictatorship that spanned the
entire twentieth century as well as some of the nineteenth, and that the
strongmen themselves tended to be more complex than was often suggested
by the black-and-white images with which we were inundated"(1).
Considering the high quality of scholars assembled here, a more
ambitious and nuanced agenda could and should have been pursued.

Each essay could have provided a guide to the state of literature in
local and Western languages. Some contributors, such as Papacosma, Cohen
or Bucur, are excellent in that regard. Unfortunately, several essays
disappoint in their sources. Fischer's chapter on King Zog has not
incorporated sources newer than his 1984 book. Readers learn little
about the treatment of Zog by Albanian socialist historiography and even
less about his post-communist Albanian revaluation in scholarship and
popular memory. Surprisingly limited is the source list of Stefan
Krause's evaluation of the Bulgarian communist leader Todor Zhivkov,
which includes, in addition to Zhivkov's own memoirs and speeches, two
additional works.

The contributors could have also addressed questions of historical
revisionism and popular memory. Their expertise certainly allows them to
talk about the transmutations in popular and official memories Balkans
dictators and their regimes have undergone during the past century. As
many of us know, the interwar period has been subjected to intense
revaluation in the last two decades throughout the former communist
bloc. The most interesting essays in the volume are those that do
address issues of historical legacy, revisionism and memory, such as
John K. Cox's coverage of postwar and post-Yugoslav treatment of Ante
Pavelic' and his regime.

Finally, the volume retains a top-down look at dictatorships that
obstructs comparisons across borders and periods. The limitation of this
approach is acknowledged by Fisher himself: "if we cannot generalize
extensively about these people perhaps we can at least begin to
understand them as individuals and understand how they were able to
attain their positions and do what that [sic] they did, in hope that a
basic understanding of these strongmen may help us to resist a revival
of at least the uglier manifestations of the phenomenon." (18) The large
question that remains unanswered, to this reviewer at least, is why the
populations of these countries accepted and occasionally liked
dictatorial individuals. It is time to examine these "strongmen" in
light of the political cultures, the social institutions and visions of
democracy and modernity that enabled their rule.

vodolia
2. March 2010, 18:17
http://pic1.resimupload.com/r5/thumb_786363876.jpg (www.resimupload.com/ds786363876_kavga.html)

Kavga
Muzaffer Buyrukçu
Okar Yayınları



Sait Faik Ödülü almış kitabın arka kapak tanıtımı.

Kavga, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Balkanlar’dan Türkiye’ye göç eden ve İstanbul’a yerleşen bir ailenin yaşamı üzerine kurulmuştur.

Ülkelerindeki sosyal ve ekonomik durumlarıyla birlikte benliklerini her yönden besleyen bir takım olanakları, bir takım kaynakları da yitiren, yepyeni bir ekonomik ve sosyal yapı içinde tutunabilmek, kök salabilmek ereğiyle çabalayan, yabancılığın eşi görülmemiş baskısından kurtulmak isterken boşluklara yuvarlanan, ayrıca, çevreleriyle bütünleşmekte zorluk çeken ruhları yaralı kişileri sevgiyle, içtenlikle anlatmaktadır Muzaffer Buyrukçu.

glas
13. April 2010, 21:11
http://img339.imageshack.us/img339/2114/51xgyr0trflss500.jpg

Jasmina Cesic'in Bosna Savaşı günlerini anlatan romanı ...

šarenalaža
23. April 2010, 13:02
http://www.new-books-in-german.com/aut2000/cavelius.jpg


Alexandra Cavelius
PEGASUS YAYINLARI

BOSNALI BİR KIZIN YÜREĞİNİZİ BURKACAK VE TÜYLERİNİZİ ÜRPERTECEK GERÇEK HAYAT ÖYKÜSÜ
Bosnalı Leyla büyük bir kâbusu atlatmıştı: Bosna’daki toplama kampında geçirdiği iki yılı. Binlerce kadının travma geçirmesine neden olan savaşın karanlık ve baskıcı yüzünü anlatan bir kadın... Onun isyankâr öyküsü ve acıyla dolu dokunaklı kaderi...
“Bu kitabın kapağını açmadan önce, cehenneme açılan bir kapının eşiğinde olduğunuzu bilmelisiniz. İnsan denilen yaratığın bütün kötülüklerini sergiye çıkarttığı bir coğrafyaya, Balkanlara adım atacaksınız… Kadınların beden ve ruhlarının nasıl lime lime edildiğini okurken “insan uygarlığı” denilen barbarlıktan kaçıp, en vahşi hayvanların şefkatli uygarlığına sığınmak isteyeceksiniz.”
-Sydsvenska Dagbladet.

Bu kadar acı ve yürek burkucu bir kitap okumadım. Ağlayarak elimden bıraktığım kitaba her seferinde geri döndüm. Korkunç bir öyküydü. Bir zamanlar basın organlarında Yugoslavya’nın adıyla birlikte duyduğum ‘etnik temizlik’, ‘toplama kampı’, ‘toplu tecavüz’ gibi sözcüklerin ne anlattığını bu kitapla anladım.
-Allt om Böcker

Balkanlarda neler olup bittiğini anlatan sarsıcı bir kitap. Leyla kendisinin ve başka kadınların yaşadıkları cehennemi haykırıyor... Bu kitabı sonuna kadar okuyup bitirmeden duramıyorsunuz.
-Svenska Dagbladet

Eğer yetkim olsa her okula insanlık dersi diye bir ders koyar ve bu kitabı herkesin okumasını zorunlu kılardım.
-Dagens Nyheter

vodolia
28. May 2010, 13:26
http://i46.tinypic.com/9id007.jpg

İşte Gidiyorum - Göç Öyküleri
Feyza Hepçilingirler
Everest Yayınları

İnsanın öyküsünü çizmekte en etkin olan unsurlardan biri yaşadığı yer kuşkusuz. İnsan büyük ölçüde yaşadığı toprakla, içinde yetiştiği kültürle, kullandığı dille kurar kendini. Bunun için her gidiş kendinden kopuş, kendini yeniden kurma çabasının kaçınılmazlığıdır. Her giden yeniden kurmak zorunda kalır kendini.

Usta öykücü Feyza Hepçilingirler, işte Gidiyorum ile toprağından, dilinden, kendinden gitmek zorunda kalanların öykülerini dile getiriyor. Her gidişin içinde taşıdığı acıya eşlik eden o yoğun hesaplaşma duygusunu aktarıyor okura. Kendini yeniden kurmak zorunda bırakılanların tam da artık neyi kuracaklarına emin olamadıkları o acı dolu derin şaşkınlığı paylaşmaya çağırıyor herkesi.

seyif
30. May 2010, 00:26
South Slavic Discourse Particles
Edited by Mirjana N. Dedaić and Mirjana Mišković-Luković
Georgetown University / University of Kragujevac

http://www.benjamins.com/cgi-bin/t_bookview.cgi?bookid=P%26bns%20197

Discourse particles, discourse markers and pragmatic markers refer to phenomena that linguists have begun to probe only since the mid-1980s. Long-ignored in traditional linguistics and textbook grammars, and still relegated to marginal status in South Slavic, these linguistic phenomena have emerged as invaluable devices for cutting-edge theories of the semantics/pragmatics interface. This book, which is a pioneering study in such linguistic phenomena in South Slavic languages, is also among the first of its kind for a related group of languages. It builds on the recent findings of some of the most influential linguistically-oriented theories, such as Relevance Theory, Argumentation Theory and coherence-based approaches to explain the meaning and use of certain discourse/pragmatic particles/markers in Bulgarian, Macedonian, Serbian, Bosnian, Croatian and Slovene. These particles/markers are part of the contemporary and historical lexicons of the South Slavic languages, varying across regions and time, but also differing in origin. This book, which draws from naturally occurring data, written media and constructed examples, aims at a wider audience including scholars working in semantics/pragmatics and Slavic languages, and applied specialists interested in this area of research. The authors hope that this book will be conceived as a starting point for a structured inquiry into the flourishing field of discourse particles in South Slavic.

Table of contents
Preface
vii–viii
Acknowledgement and dedication
ix
1. South Slavic discourse particles: Introduction
Mirjana Mišković-Luković and Mirjana N. Dedaić
1–22
2. Ama, a Bulgarian adversative connective
Grace E. Fielder
23–44
3. Kamo, an attitudinal pragmatic marker of Macedonian
Alexandre Sévigny
45–63
4. Markers of conceptual adjustment: Serbian baš and kao
Mirjana Mišković-Luković
65–89
5. The Bosnian discourse particle ono
Aida Premilovac
91–108
6. Reformulating and concluding: The pragmatics of the Croatian discourse marker dakle
Mirjana N. Dedaić
109–131
7. Pa, a modifier of connectives: An argumentative analysis
Igor Ž. Žagar
133–162
Note on contributors
163–164
Index
165–166

seyif
31. May 2010, 02:28
South Slavic Discourse Particles
Edited by Mirjana N. Dedaić and Mirjana Mišković-Luković
Georgetown University / University of Kragujevac

http://www.benjamins.com/cgi-bin/t_bookview.cgi?bookid=P%26bns%20197

Discourse particles, discourse markers and pragmatic markers refer to phenomena that linguists have begun to probe only since the mid-1980s. Long-ignored in traditional linguistics and textbook grammars, and still relegated to marginal status in South Slavic, these linguistic phenomena have emerged as invaluable devices for cutting-edge theories of the semantics/pragmatics interface. This book, which is a pioneering study in such linguistic phenomena in South Slavic languages, is also among the first of its kind for a related group of languages. It builds on the recent findings of some of the most influential linguistically-oriented theories, such as Relevance Theory, Argumentation Theory and coherence-based approaches to explain the meaning and use of certain discourse/pragmatic particles/markers in Bulgarian, Macedonian, Serbian, Bosnian, Croatian and Slovene. These particles/markers are part of the contemporary and historical lexicons of the South Slavic languages, varying across regions and time, but also differing in origin. This book, which draws from naturally occurring data, written media and constructed examples, aims at a wider audience including scholars working in semantics/pragmatics and Slavic languages, and applied specialists interested in this area of research. The authors hope that this book will be conceived as a starting point for a structured inquiry into the flourishing field of discourse particles in South Slavic.

Table of contents
Preface
vii–viii
Acknowledgement and dedication
ix
1. South Slavic discourse particles: Introduction
Mirjana Mišković-Luković and Mirjana N. Dedaić
1–22
2. Ama, a Bulgarian adversative connective
Grace E. Fielder
23–44
3. Kamo, an attitudinal pragmatic marker of Macedonian
Alexandre Sévigny
45–63
4. Markers of conceptual adjustment: Serbian baš and kao
Mirjana Mišković-Luković
65–89
5. The Bosnian discourse particle ono
Aida Premilovac
91–108
6. Reformulating and concluding: The pragmatics of the Croatian discourse marker dakle
Mirjana N. Dedaić
109–131
7. Pa, a modifier of connectives: An argumentative analysis
Igor Ž. Žagar
133–162
Note on contributors
163–164
Index
165–166

dikkatli baktim da bu kitap bana bile teknik kalacak bir icerige sahip. "discourse particles" dedikleri cumlelerde etkisiz eleman gibi duran ifadeler sanirim. daha cok konusma dilinde kullanilan turkce'deki iste, ya, zaten, sey gibi. "hani sana bi kizcagizdan bahsetmistim ya" cumlesindeki gibi mesela. yabanci bir dili ogrenirken de baslarda boyle kelimeleri nereye koyacagimizi sasiririz hep(en azindan benim icin. almanca'daki bolluklarini hatirlayinca...) simdi bulgarca'daki ama turkce'den gibi gorunuyor. kullanilisi turkce'deki ile ne kadar benzer acaba? aslinda konu da cok eften puftenmis gibi duruyor ama :)

seyif
4. July 2010, 23:57
http://i45.tinypic.com/qod64o.jpg

içindekiler
Tarihi Genç Tutmak ve Dağı Delmek..
BİRİNCİ BÖLÜM Sarı Saltuk’un Gölgesinde Âsûde Bir Çocukluk.
İKİNCİ BÖLÜM Anavatan’da Muhacir Olmak
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM AmerikaTürkiye: Karar Yılları
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM “MadisonIstanbulAnkara” Üçgeni.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Dünya Çapında Tanındığı Yıllar
Yaşamöyküsü.
Kitapları.
Makaleleri
Konferans Tebliğleri.
Düzenlediği ve/veya Başkanlık Yaptığı Bazı Konferanslar
Aldığı Eğitim, Görevler, Unvanlar ve Ödüller
Dizin

Tarihi Genç Tutmak ve Dağı Delmek…
Kemal Haşim Karpat, 1923 RomanyaDobruca doğumlu, 1946′da TC vatandaşlığına geçmiş, 1950′den bu yana ömrünün büyük bölümünü ABD’de geçirmiş ve halen emekli olduğu Wisconsin Üniversitesi’nin bulunduğu Madison kentinde yaşayan tarih profesörü.
Şu birkaç satırda tam 85 yıllık bir öykü gizli. Doğduğu 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk nedeniyle Kemal adı konmuş, o yıllarda doğan yüzlerce çocuk gibi… Ama diğerlerinden farklı olarak Kemal Karpat’ın hayatı, kendi deyimiyle “dağı delmeye azmetmiş bir ırmağın “öyküsü.
RomaBizans döneminde Doğu ile Batı’nın sınırı sayılan Tuna’nın güneyinde doğup, yaşam rotasını Batı, çalışma eksenini ise Doğu olarak seçen Karpat’ı, diğer tarihçiler arasında farklı kılan en önemli özelliği, salt “laiklik modernizm Islam” ve “Türk Devletleri” gibi başlıklar altında sıralanabilecek özgün çalışmaları değil, yaşananı sürekli takip etmesi, yaşananı geçmişten devralınan miraslar ışığında yeniden ve yeniden incelemesi ve tüm bunların aktüel politikayla sürekli bağlarını kurması. Bu süreçte de yerleşik, resmi ya da sivil kalıpları tekrar tekrar sorgulaması. Dağları delmekteki ısrarı, yani…
Hayatı boyunca hep aktüelin birebir içinde olan Karpat, Türkiye’nin bir çırpıda sayıvereceğimiz önde gelen politikacı ve devlet adamlarının büyük çoğunluğu ile ilişkiler kurmuş, Anadolu’nun köylerinde incelemeler yapmış, hakkında yazı yazdığı tüm Türki cumhuriyetleri ve Ortadoğu’yu ’sahada, yerlerinde’ incelemiş, ABD’de Beyaz Saray’a davet edilerek sıcak politik gelişmeler konusunda sık sık görüşlerine başvurulmuş, deyim yerindeyse “yaşayan” bir tarihçi olmuş. Yaşadıkça, tarihi de genç ve canlı tutmuş. Ömrünün elliden fazla yılını Amerika’da geçirmiş olmasına ve kitaplarının neredeyse tümünü İngilizce yazmış olmasına karşın, günümüzü ve günümüze ışık tutan yakın geçmişimizi, ömrünü Türkiye’de, Türkiye’ye hasretmiş birçok politikacı ve devlet adamından daha iyi takip ettiğini söyleyebilirim
2006 Kasım ayında İstanbul’daki görüşmemizin ortalarında bir yerinde şöyle demişti: “Zaman zaman kendi hayatım bana da ilginç gelir.”
Bana “zaman zaman” değil, tümüyle ilginç gelen bu hayat öyküsünü, onu bugün TürkOsmanlı tarihçileri arasında ön sıralara yerleştiren çalışmalarının ana hatlarıyla birlikte aktarmaya çalıştım. Onun tüm bir hayat boyu koruduğu Rumeli lehçesine ve anlatımına tümüyle sadık kalamadığım için üzgünüm, ama gene de sohbetin doğallığım koruyarak aktarmaya gayret ettim. Sayfayı çevirdiğinizde sizi bekleyen, bir tarihçinin çeşitli kitap ve makalelerinde bulabileceğiniz tarih, aktûalite ve politika hakkındaki görüşleri değil, bu görüşlerini oluştururken geçtiği bütün durakların, istasyonların, kurduğu ilişkilerin, yaşadıklarının öyküsü.
Umarım yeterince aktarabilmişimdir…

Emin Tanrıyar Datça 2008

insanlar denize doğru akan nehirlere benzerler. Nehir gibi belirli mecralardan yürürler, yaşarlar ve bir yerde sonsuz denizlere erişirler. Ama bazıları herkesin gittiği yolu bırakıp başka yoldan yürümek ister. Nehirlerde de bazen ayrılan, kendi yolunu arayan ırmaklar vardır. Kendi yolunu açar ve akar gider ırmak, dağlara, tepelere çarpıncaya dek… Irmak vardır, dağın üstünden atlamak istercesine kayalara çarpar, suları köpürerek yükselir, sonra gerisingeri düşer bir an, durgunlaşır. Sonra dağı kucaklayarak, öperek etrafında dolaşır ve sonra denize akar, gider.
Ama bazen de inatlaşır dağla; kayaları oyar, dağı delip kendisinin açtığı yoldan türkü söyleyerek akar, gider ve aynı denize kavuşur. Ama dağı delmiştir. Oradan belki binlerce sene aynı mecrada akacaktır nehir, birgün, kim bilir…
Bazı insanlar da, kalbinde, zihninde ne yattığını bilmeden ama onların gücüne boyun eğerek yeni yollar arar. Bulamazsa yolunu kendisi yaparak yürür. Denizler, kıtalar, kurak çöller aşar, hep yürür; ömürler yaşar, kısa bir hayat boyunca. Engellere çarpar, sendeler, yıkılır ama sonra tekrar toparlanarak yoluna koyulur. Taa denize ulaşıncaya kadar.
Tıpkı “dağı delen ırmak” gibi…
Kemal Haşim Karpat

BİRİNCİ BÖLÜM
Sarı Saltuk’un Gölgesinde Âsûde Bir Çocukluk
Babadağ’da babamın bir evi vardı, sonradan bu eve ablam yerleşti, onun için her zaman gidip kaldığımız bir diğer evimiz de Babadağ’daydı. Benim yetişmemde fiziki olarak, sembolik olarak, tarihi olarak Babadağ’ın birinci derecede yeri ve önemi vardır. Burada Saltuk Baha’yla iç içe yetişmenin ve onun buraya getirdiği liberal, açık, “dünyevi İslam “ı tatmış olmanın hem benim hayatımda hem de oradakilerin hayatında önemi çoktur.

— Kemal Bey, sizi Kemal Karpat yapan çeşitli kaynaklanıl başında herhalde aileniz geliyor. Bir söyleşinizde babanızdan çok şey öğrendiğinizi belirtiyorsunuz. Aileniz de Osmanlı’nın Balkan-Rumen kültürünü taşıyan bir geçmişten geliyor. Romanya-Dobruca’da doğmuş bir Kemal Karpat var karşımızda. Önce bize doğduğunuz yerleri anlatır mısınız? İşittiğiniz, gördüğünüz kadarıyla aileniz oraya nasıl yerleşti? Nereden geldiler, orada nasıl bir hayat kurdular? Orası gerçekte neresi?
— Şunu hemen belirtmek yerinde olur ki ben, kişiyi ortamının bir parçası olarak görürüm. Kişinin hayatını, kimliğini bir dereceye kadar ortamı ve ailesi tayin eder. işte ben de bu ortamdan bahsetmek istiyorum. Bu ortam yalnız benim üzerimde değil, aynı zamanda “Osmanlı” ya da “Türk” dediğimiz, oralara hâkim olmuş kitlenin üzerinde de etki etmiştir. Bir dereceye kadar bugünkü tarihimizi tayin etmiş, ona istikamet vermiş yerlerdir, buralar.
Dobruca’dan başlayalım: Dobruca, Tuna ile Karadeniz arasına sıkışmış, bugünkü Bulgaristan’ın Varna’sına kadar uzanan, 150200 kilometre uzunluğunda, yarımadaya benzer bir bölgedir. Bu bölgenin önemi bir bakıma daha çok Balkan coğrafyasına ve iklimine bağlı olmasından ileri gelir. Tuna’nın kuzeyine düşen bölgeler, bilhassa bölgenin kuzeydoğusu, Kıpçak-Rus steplerine, oradan Orta Asya’ya kadar uzanan steplere bağlıdır. Orada Avrupa adeta ikiye ayrılır. Tuna’nın kuzeyi ve Tuna’nın güneyi… Dobruca, bir bakıma Balkanlar’a ve Avrupa’ya bağlı. Kuzey ve kuzeydoğusunda Kıpçak, Peçenek ve Hunların yaşadığı yerler ve ondan sonra Orta Asya’ya bağlı uçsuz bucaksız ovalar var. İşte Dobruca, Orta Asya’dan Avrupa’ya uzanan bir yer olarak iki kıta arasındaki geçit noktasıdır.
— Türklerin bu geçit bölgesine yerleşmelerinin tarihi Osmanlı’nın kuruluşundan çok önce değil mi?
— Türkler daha Osmanlı Devleti kurulmadan Sarı Saltuk idaresinde 12.000 çadır halinde Dobruca’ya gelmiş ve Dobruca’nın güneyinde KavarnaKalyakra bölgesine yerleşmişler. Bir kısmı Sarı Saltuk idaresinde kuzeye, Babadağ’a geçmiş ve 1263 senesinde Babadağ şehrini kurmuşlardır. Osmanlı’dan önce Avrupa’ya geçmiş, yine Dobruca bölgesine yerleşmiş başka devletlerin izleri de vardır. Mesela Anadolu Selçuklularının izlerini görmek mümkündür. Mesela Dobruca’nın güneyinde, yanlış hatırlamıyorsam Derviş Paşa Camii vardır. O cami 1299′da kurulmuştur. Bu tarih de aşağı yukarı Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna denk düşüyor, demek ki daha o devirde Dobruca’da orayı kendine yurt edinip yerleşmiş Türkmen kitleleri vardı ve bunlar Bizans’ın idaresinde yaşamaktaydılar. Benim doğduğum, büyüdüğüm yer olan Armutlu ise Babadağ’a 10 kilometre mesafededir. Babadağ’da babamın bir evi vardı, sonradan bu eve ablam yerleşti, onun için her zaman gidip kaldığımız bir diğer evimiz de Babadağ’daydı. Benim yetişmemde fiziki olarak, sembolik olarak, tarihi olarak Babadağ’ın birinci derecede yeri ve önemi vardır. Burada Saltuk Baha’yla iç içe yetişmenin ve onun buraya getirdiği liberal, açık…

http://www.birazoku.com/dagi-delen-irmak-kemal-h-karpat-kitabi/

seyif
8. July 2010, 19:55
Buğday Tarlaları Kan Tepeleri-Yunan Makedonyasında Millet Olma Aşamasına Geçiş Süreçleri 1870-1990

1. Bölüm:
Yazar: ANASTASIA N. KARAKASIDOU
ISBN: 978-605-399-144-1
Basım Tarihi: Nisan - 2010
Yayınevi: İstanbul Bilgi Üniversitesi

Antropoloji ve Balkan tarihi üzerine çalışan öğrencilerin en çok faydalandığı kaynaklardan biri olan Buğday Tarlaları ve Kan Tepeleri 1870’ten 1990 yılına kadar Selanik’in yaklaşık 30 km kuzeybatısında bulunan Assiros nahiyesinin dilini, dinini, geleneklerini ve yaşanan birçok savaşın ve göçlerin nahiye nüfusu üzerindeki etkilerini yöre halkıyla birebir yürüttüğü görüşmelerle aktarıyor. Bölgedeki nüfusun ulusal kimliklerinin yeniden şekillendirilmesinde önemli rol oynayan “çorbacıların” yani yerli Hıristiyan elitin ve Yunan Piskoposluğu’nun 1913’e kadar yöre halkı üzerinde ciddi etkileri olduğunu anlatan Karakasidou, buna rağmen Makedonya’nın güneyinin hiçbir zaman tam anlamıyla Yunanlı olmadığını gözler önüne seren yeterince delil ortaya koyuyor. 20. yüzyılın başlarında Makedonya’nın Yunan olmayan ve çok etnili yapısını anlatan kitap yayılmacı Yunan kimliğinin baskısı altında bölgede yaşayan halkların sosyal, siyasi ve ekonomik süreçlerine odaklanıyor.

Yayımlanmadan önce Yunanistan’da ve Yunan diasporasında ciddi tepkilere yol açan araştırmasıyla Helen ulusu ve Yunan devletini ‘tehdit’ ettiği için bir ‘devlet düşmanı’ ilan edilen Karakasidou, yaşadığı süreci şöyle aktarıyor:
“Makedonya meselesi üzerine eleştirel yaklaşımla yazı yazan bir Yunanlı olarak, kimi zaman kendimi kendisine giydirilmiş peçeyi sıyırıp etrafı çıplak gözleri ile izleyen ve böylece Yunan milli ideolojisinin kutsal tabularını akılsızca çiğnemiş bir kadın gibi hissettim.”

Yunanistan’ın kuzeyindeki ulus inşası meselesini deşen önemli, gözüpek ve ön açıcı bir çalışma...

Mark Mazower, Columbia University


...karşı karşıya kaldığı onca tehdide rağmen Yunanistan’da araştırmalarına devam etmesi... Profesör Karakasidou’nun kimliğinin ve fikirlerinin resmi organlar ve medya tarafından yanlış bir şekilde beyan edilmesi, bana göre onun bize sunduğu ahlaki örnekle çelişmektedir.

Michael Herzfeld, Harvard University

http://www.bilgiyay.com/bookdetails.asp?ID=296&r=08.07.2010+20:06:58

putnik
10. July 2010, 18:34
http://www.kapiyayinlari.com/resimler/59950.jpg

Vidosav Stevanoviç - Halkın Tiranı Miloseviç
Kapı Yayınları, 334 sayfa, 2005

"Miloseviç Lahey’de ha? Bosna’ya gelip binlerce toplu mezarımızdan sadece birini kazın da haberi orada yatanlara verin siz. Ama biraz bağırmanız gerekecek çünkü hepsinin kulaklarına toprak dolmuş."
Adı bilinmeyen bir Bosnalı

"Halkın Tiranı: Miloseviç", parçalanan bir ülkenin ve dağılan bir toplumun böyle bir adama nasıl da inanıp onu iktidara taşıdığını sorguluyor. Şiddetle yoğrulmuş bu kötülüğün ortaya çıkışında herkesin payı var: O adama inananlar, peşinden gidenler, sessizce seyredenler, bu trajediye dur demeyenler ya da diyemeyenler. Sırbistan’ın belki de en büyük çağdaş yazarı olan Vidosav Stevanoviç, Miloseviç psikolojisini romancı gözüyle resmederken, o dünyanın içinden kopup gelen benzersiz bir y-tanıklık metni, bir diktatörün yaşamöyküsünü ve onu ortaya çıkaranların hikâyesini yazmıştır. Hiçbir kitap, Avrupa’yı dehşete düşüren ve Balkanlar’ı içinden çıkmak için yıllarını harcadığı bir cehenneme yuvarlayan o adamı tam olarak anlatamaz.

šarenalaža
30. November 2010, 11:12
Çalı Harmanı


http://xa.yimg.com/kq/groups/14359427/1784647355/name/roman%20i%80%A0%A0%E7%20kapak.jpg

Galenovic
3. December 2010, 19:25
Şu kitabı bir siteden sipariş ettim ancak ellerinde kalmamış. Yayınevinde de yokmuş. Nasıl bulabilirim acaba, fikri olan..?

Cihad Avrupa'ya Nasıl Ulaştı?
Balkanlar'da Allah'ın Savaşçıları ve Gizli Servisler
Jürgen Elsasser

seyif
28. January 2011, 00:07
osmanli cografyasinin batisini gezeceksem matara gibi yanimda tasiyacagim iki kaynaktan birisi ayverdi'nin serisi;

Avrupada Osmanlı mimari eserleri :Romanya, Macaristan.
Ekrem Hakkı Ayverdi
İstanbul Fethi Derneği, 1979

Avrupada Osmanlı mimari eserleri : Yugoslavya
Ekrem Hakkı Ayverdi
İstanbul Fethi Derneği, 1981

Avrupada Osmanlı mimari eserleri :Bulgaristan, Yunanistan, Arnavutluk.
Ekrem Hakkı Ayverdi
İstanbul Fethi Derneği, 1982

seyif
13. February 2011, 07:59
Balkanskiiat grad XV-XIX vek; sotsiolno-ikonomichesko i demografsko razvitie (The Balkan Town in the Fifteenth to Nineteenth Centuries: Sociological, Economic, and Demographic Analysis)

Nikolai Todorov

Sofia, Izdetelstvo Nauka i Izkustvo, 1972, Pp. 504.

p.s. nikolai todorov yine kendisi gibi tarihci olan maria todorova'nin babasi.

kitap hakkinda bir degerlendirme de var:
Nikolai Todorov ve Balkan Şehri Kitabı
HATİCE UĞUR
Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Türk Şehir Tarihi Sayısı, Güz 2005, Sayı: 6
sanirim su sayfadan indirilebiliyor ; http://www.talid.org/dergiler.aspx?SAYI=6

putnik
4. March 2011, 19:41
Bir Nefes Balkan - Tarihten Günümüze Makedonya ve Arnavutlukta Bektaşilik
Murat Küçük - HORASAN YAYINLARI

http://www.dunyakitap.com/u/dunyakitap/img/c/b/i/bir-nefes-balkan-0-447133.jpg

Tanıtım yazısından,
Murat Küçük, gazeteci ve araştırmacı kimliğiyle okuru Balkan illerine, Anadolu’dan ayrı düşmüş “evlad-ı fatihan”ın hüzünlü ve gurbetli coğrafyasına doğru bir yolculuğa çıkarıyor. 20. Yüzyılın milliyetçilik dalgasının bölüp parçaladığı, sınırları tekrar çizdiği Balkan coğrafyasının bugününe geçmişiyle birlikte bakıyor Murat Küçük, Üsküp’te Bursa’nın ezan sesi yankılanan yeşil yamaçlarını hatırlıyor, Tetova’da, Pirlepe’de Arnavutça, Türkçe dinlediği nefeslerin verdiği duyguyu izliyor. Balkan coğrafyasında dinlediğimiz “nefesler” diyor, “bölünmez” ve hala yaşayan Balkan’ı onlar anlatıyor en çok. Bir sehayat eseri olan Murat Küçük’ün çalışması, Osmanlı’dan kalan Balkanları ve Balkan ruhunu anlamaya çalışırken temel olarak Bektâşîliğin Makedonya ve Arnavutluk’taki tarihini, bugününü gözler önüne seriyor. Makedonya şehirlerinde Türk ve Arnavut Bektâşîler’le ve Tiran’da Arnavut Bektâşîleri’nin Dedebabası Reşat Bardi ile yapılan görüşmeler, söyleşiler ise tarihin ve bugünün canlı tanıkları aracılığıyla Balkanlar’daki Bektâşîliğin sesini duymamızı sağlıyor. “Bir Nefes Balkan”, Murat Küçük’ün akıcı ve güzel üslubuyla, seyahat sırasında çekilmiş belge niteliği taşıyan fotoğraflarıyla Balkanlar’da Bektâşîlik üzerine “bir nefes”te okunacak titiz bir çalışma.

Bely Olovka
20. December 2011, 15:22
Rus Mitleri

Her ne kadar Doğu Slavları’nın yaşadığı bölgeler üzerinden konu işlense de Balkan Slavları’nın da kültür kaynaklarını oluşturan Slav Mitleri’ni kavramamızı kolaylaştıran bir çalışma... Yalın bir anlatımla yazılmış, kısa ve güzel bir kitap...

Perun, Volos, Stribog, Dazhbog, Khors, Rod, Mokosha, Simargl, Sadko, Dobrynya, Domovoi, Baba-Yaga, Leshii, Vodyanoi, Rusalka, Koldun...

Rus Mitleri
Yaz: Elizabeth Warner
Çev: Mert Kireççi
Phoenix Yayınevi
136 Sayfa

Bely Olovka
20. December 2011, 15:28
Kartpostallarla Balkan Savaşı (1912-1913)

Balkan savaşı üzerine bulanabilecek en ilginç kitaplardan biri... Tutsak düşmüş bir Osmanlı subayının topladığı kartpostallardan yola çıkılarak hazırlanmış kitap, hiç bilinmeyen hazine değerinde görsel belgeler içeriyor.

Kartpostallarla Balkan Savaşı (1912-1913)
Yaz: Güney Dinç
Yapı Kredi Yayınları
278 Sayfa

putnik
4. March 2012, 10:07
Boşnak Halk Efsaneleri

Yusuf Ziya Sümbüllü
FENOMEN YAYINCILIK

Güney Avrupa ve Balkan karakterinin birbirleriyle kaynaştığı karma bir kültür ve sosyal yapı sergileyen Bosna-Hersek’in üç kurucu halkından biri olan, öncelikle dini tercihleri, ardından diğer kültür öğeleri bağlamında da diğer iki topluluktan farklı olan Boşnakların sözlü kültür ürünlerinden olan efsaneler üzerine çalışmayı uygun gördük.

Bu düşünce eşliğinde, 109’ünü doğrudan sözlü kaynaklardan saha çalışması ekseninde yüzyüze görüşme metedolojisi tekniği kullanarak derlediğimiz, 47 tanesini ise Aışa Softiç’in “ Antologıja Boşnyacke Usmene Prıce” adlı eserinden tercüme yoluyla elde ettiğimiz 156 Boşnak halk efsanesini bazı ön açıklamalar, tespit ve değerlendirmeler eşliğinde, elinizdeki çalışmada biraraya getirdik.

šarenalaža
5. March 2012, 11:05
Boşnak Halk Efsaneleri

Yusuf Ziya Sümbüllü
FENOMEN YAYINCILIK

Güney Avrupa ve Balkan karakterinin birbirleriyle kaynaştığı karma bir kültür ve sosyal yapı sergileyen Bosna-Hersek’in üç kurucu halkından biri olan, öncelikle dini tercihleri, ardından diğer kültür öğeleri bağlamında da diğer iki topluluktan farklı olan Boşnakların sözlü kültür ürünlerinden olan efsaneler üzerine çalışmayı uygun gördük.

Bu düşünce eşliğinde, 109’ünü doğrudan sözlü kaynaklardan saha çalışması ekseninde yüzyüze görüşme metedolojisi tekniği kullanarak derlediğimiz, 47 tanesini ise Aışa Softiç’in “ Antologıja Boşnyacke Usmene Prıce” adlı eserinden tercüme yoluyla elde ettiğimiz 156 Boşnak halk efsanesini bazı ön açıklamalar, tespit ve değerlendirmeler eşliğinde, elinizdeki çalışmada biraraya getirdik.

bu da oldukça ilginç bir çalışma olmuş acaba nerden edinebiliriz? var mı nette bulan?

putnik
5. March 2012, 19:34
bu da oldukça ilginç bir çalışma olmuş acaba nerden edinebiliriz? var mı nette bulan?

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=568792&sa=104754529

hangimiz önce okursak yorumunu diğeriyle paylaşsın lütfen :)

iyi okumalar.

šarenalaža
6. March 2012, 11:49
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=568792&sa=104754529

hangimiz önce okursak yorumunu diğeriyle paylaşsın lütfen :)

iyi okumalar.

ah bir memlekete dönebilsem :)

Bely Olovka
9. March 2012, 12:38
Çağdaş Sloven Öyküleri
Derleme

Türkçesi: Osman Deniztekin
216 Sayfa
Varlık Yayınları

Varlık Yayınları'nın sitesinde kitabın tanıtım yazısı:

"Avrupa’nın merkezinde iki milyon nüfuslu bir ülke olan Slovenya, 1991’de Yugoslavya’dan ayrılarak bağımsızlığına kavuştu. İÖ 6. yüzyılda Alp Dağları’na yerleşen Slovenler, dillerini, kimlik ve kültürlerini büyük ölçüde şiir ve kurgu sayesinde korumayı başardılar. Onların en büyük ulusal kahramanı bir ordu generali değil, romantik bir şairdir. Bağımsızlığın ardından Avrupa Birliği ve NATO üyeliğiyle birlikte, Sloven edebiyatı ulusal kimlik bekçiliği yükünden kurtularak hayal gücünü ön plana çıkardı. Çağdaş Sloven yazarlar geçmiş yüzyılların büyük yazınsal geleneğini göz ardı etmeseler de, artık öncelikle kişisel, yaratıcı ve dışa dönük, hatta kozmopolitan bir yazım tarzını benimsiyorlar. Önde gelen on üç Sloven yazarın bu antoloji için seçilen on üç öyküsü, üslup, gerilim, ironi, mizah, karanlık sırlar, entelektüel oyunlar, duygusal yük, sıcaklık, sürükleyicilik gibi pek çok nitelik içeriyor."

Kaynak: http://www.varlik.com.tr/kitapDetay.aspx?kategoriID=34&kitapID=389

seyif
21. March 2012, 01:57
Selanik'ten Thessaloniki'ye - Unutulan Bir Kentin Hikâyesi 1912-2012

Orhan Türker

Sel Yayıncılık
ISBN: 978-975570-559-0 | 96 sayfa
Basım Tarihi : Mart 2012 | Etiket Fiyatı 14,00 TL


Günümüzden yüz yıl önce hızlı bir dağılma sürecinin başında olan Osmanlı İmparatorluğu'nun Rumeli topraklarında başkent İstanbul'dan hemen sonra gelen en büyük, canlı ve renkli şehri Selanik'ti.
1430 yılında Sultan II. Murat tarafından Venediklilerden alınarak Osmanlı topraklarına katılan ve 1912'de Sultan Reşat döneminde Yunanistan'a terk edilen Selanik, 2012 yılında Yunanistan'a katılışının 100. yılını kutluyor. Balkanların bu büyük ve tarihi kenti son bir yüzyıldır tüm dünyada eski Yunanca adıyla, Thessaloniki olarak anılıyor.

Selanik'in 482 yıllık Osmanlı yönetimi yıllarında oluşmuş olan çok uluslu yapısı, Yunan yönetimine girdikten sonra 30 yıl içinde inanılmaz şekilde değişmiştir. 20. yüzyılda nüfus yapısının neredeyse dörtte üçü tamamen farklılaşmış şehirlerden biridir Selanik. Bugün şehrin Yahudi, Dönme, Türk ve Bulgar kökenli halkından söz etmek, bir avuç Yahudi dışında mümkün değildir. Thessaloniki özellikle II. Dünya Savaşı'ndan sonra sadece Yunanların yaşadığı bir şehre dönüşmüştür.

Daha önceki kitaplarında çoğunlukla Rumların yaşadığı İstanbul'un kadim semtlerinin nasıl Türkleştirildiğini araştıran Orhan Türker, bu kez hikâyesini tersten anlatıyor.

zdravo
21. March 2012, 14:34
İsmail Gümüş, Bego Dayının Islığı (Cumhuriyet Kitapları / Roman)

"İsmail Gümüş, 50'li yıllarda edebiyata şiirle adım atmış, ardından, edebiyat dünyasında övgüler alan öyküler yayınlamış bir yazar; "resimlerinin içine öyküler gizlemiş" bir ressam... Cumhuriyet Kitapları yazarın Boşnak Türküsü adlı kitabının ardından, bu kez de, Melih Cevdet Anday'ın dediği gibi, "insana bakış açısının evrensel niteliğini barındıran öykülerini" Bego Dayının Islığı adıyla okurla buluşturuyor. Yazar oya gibi işlediği bu öykülerinde de, Boşnak göçmenlerini, savaş yıllarının yoksunluklarını ve acılarını anlatmanın yanı sıra, insanın yaşamın zorluklarıyla mücadelesini, yalnızlığını ve tutunma çabasını gözler önüne seriyor." Tanıtım kısmından alıntıdır.

http://www.google.com.tr/imgres?hl=tr&sa=X&biw=1440&bih=805&tbm=isch&prmd=imvns&tbnid=wnfYbhllejB4TM:&imgrefurl=http://cumhuriyet.com.tr/%3Fhn%3D267048&docid=lKoXFqWaQvdl0M&imgurl=http://cumhuriyet.com.tr/medya.php%253Fmn%253D75989&w=460&h=345&ei=rMppT9mQJ9CIhQeBjeXICg&zoom=1&iact=hc&vpx=531&vpy=158&dur=131&hovh=194&hovw=259&tx=139&ty=84&sig=103805566634895875757&page=1&tbnh=156&tbnw=208&start=0&ndsp=36&ved=1t:429,r:3,s:0

http://www.idefix.com/kitap/bego-dayinin-isligi-ismail-gumus/tanim.asp?sid=JRETDWDLAD2DRQNEG2C4

sejkic
29. March 2012, 19:16
TEKRARDIR

Pembe Sardunya
Yazar:Sefa Taşkın

Ege Denizi'nin yakamozlu sularında gümüş bir ada.
Zeytin yeşilinin yosun kokulu rüzgârlara gülümsediği Midilli.
Dostluğun, arkadaşlığın en güzelini yaşamış Türk, Rum, Ermeni çocuklar, gençler.

Farklı dinler, diller; ama birbirine sevgiyle bakan gözler... Sonra... Savaşın çirkin yüzü, ayrılık, hüzün. Güneşin doğduğu topraklar: Anadolu, Bergama Muhacirlerin mübadil olduğu dönem...

Türk tarihinde unutulmaması gereken önemli yıllar.
Pembe Sardunya, bir ailenin Midilli'den Bergama'ya uzanan destansı öyküsü...

Sefa Taşkın, yürek burkan bir dönemi gerçek yaşamdan kesitlerle ele alıyor ve şiirsel bir anlatımla insanlar için doğup büyüdükleri yörenin ne denli önemli olduğunu ustalıkla vurguluyor.

Pembe Sardunya, son dönem romanının en yetkin örneklerinden biri...

Yaşanmış yıllar, çarpıcı, sürükleyici bir anlatım ve bir damla gözyaşı.


İzmirli Muhacir yazar Sefa Taşkın Bey'in bu hafta yayımlanan yeni kitabı
Alın size Göç Hikayesi Arkadaşlar...
__________________

seyif
31. March 2012, 19:30
http://i45.tinypic.com/qod64o.jpg

içindekiler
Tarihi Genç Tutmak ve Dağı Delmek..
BİRİNCİ BÖLÜM Sarı Saltuk’un Gölgesinde Âsûde Bir Çocukluk.
İKİNCİ BÖLÜM Anavatan’da Muhacir Olmak
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM AmerikaTürkiye: Karar Yılları
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM “MadisonIstanbulAnkara” Üçgeni.
BEŞİNCİ BÖLÜM
Dünya Çapında Tanındığı Yıllar
Yaşamöyküsü.
Kitapları.
Makaleleri
Konferans Tebliğleri.
Düzenlediği ve/veya Başkanlık Yaptığı Bazı Konferanslar
Aldığı Eğitim, Görevler, Unvanlar ve Ödüller
Dizin

bugun kitabin basim sureciyle ilgili eski bir yazi gondermis birisi. kemal karpat'in siyasetle, demokrasiyle vb. ilgili fikirlerine pek katilmiyorum. hatta kendisinin bahsettigi gruba bu kadar yakin olmasi sasirtti beni desem yeridir. yaziyi ekliyorum;

[Bir hatıra kitabının başına gelenler-1] İş Bankası, anılarımı yayınlamayı niçin reddetmiş olabilir?
PROF. DR. KEMAL KARPAT - 13.02.2009
Az bir süre evvel İmge Yayınevi "Dağı Delen Irmak" ismi altında benim hatıratımı yayınladı. Senelerden beri benim geçmişimi bilen birçok kimse ve yayınevi hatıratımı yayınlamak teklifinde bulundular.

Benim kanıma göre hatırat bir insanın hayatının belirli bir sosyo-politik ve kültürel ortam içinde nasıl geliştiğini anlattığı gibi bir dönemin, bir toplumun ve ülkenin aynası olması gerektir. Türk-Müslüman olan, Osmanlı ordularında kumandan ve sonra toplumda sivil lider olarak kültür, dil ve dinini asırlar boyunca korumak için mücadele etmiş yurtdışında yaşamış bir aileye mensubum. Parlak günler görmüş, şan ve şeref içinde yaşamış ailemi bırakarak daha çocuk denecek yaşımda kendi kararımla anavatan bildiğim Türkiye'ye geldim.

Daha o zaman tüm gücümle hayatımı mensup olduğum milletin ve topluluğun tarihini ve kültürünü daha iyi anlamaya ve başkalarına anlatmaya karar verdim. Hayatımı üç ayrı kültüre sahip, üç ayrı dil konuşan üç ülkede geçirdim. Dünyanın her kıtasını gezdim. Çok az kimseye nasip olan başarılar elde ettim, ABD'de birçok akademik kurumlara başkanlık yaptım, çeşitli yerlerden unvanlar aldım. Fakat temel kararıma sadık kalarak Türkiye tarihini, kültürünü, kendi ölçülerim içinde dış dünyaya anlatmaya gayret ettim. Direnişle karşılaştım, çok ayrımcılık gördüm, beni yok etmek isteyenler oldu, fakat yılmadan mücadele ettim ve sonunda başarılı olduğuma inanıyorum. (Hatıratımı okumak zahmetini göze alanlar bunu görebilirler.) Ve nihayet geçmişimdeki olayları anlatmak sırası geldi. Hatıratı yayınlamak teklifi İş Bankası Kültür İşleri bölümünden geldi. Teklifi kabul ettim ve Sayın Emin Tanrıyar'ın katkısı ile çalışmayı tamamlayarak hatıratı İş Bankası'na verdik ve gereken anlaşmayı imza ettik. Kitabın hazırlanmasında İş Bankası'nın sorumlu kültür ve yayın uzmanları bilgi ve ustalıklarını kullanarak, kitaba son şeklini verdiler. Her şey o kadar iyi gelişti ki sonunda kendi kendime şöyle dedim: Çeşitli zorluklarla, mücadelelerle, direnişlerle geçen bir hayatın serüvenini anlatmak, yani hatıratı hazırlamak nihayet hiçbir güçlükle karşılaşmadan tamamlandı. Çok hem de çok yanılmışım.

Hatırat en geç Kasım 2007 tarihinde yayınlanmış olacaktı. Basım tarihi şubata, sonra Mayıs 2008'e ertelendi. Nihayet İş Bankası Yayınları yetkilileri bu kadar emek verdikleri ve harcama yaptıkları hatıratı basmayacaklarını bana bildirdiler. Ayrıca kitabın baskısı ile ilgili kontratı feshederek ve herhangi bir talepte bulunmamak kaydı ile ibrada bulundular. Ne için? İş Bankası'nın kitabı basmama kararı anladığıma göre "yukarıdan" gelmiş. Sızan bilgilere göre kararın en azından dört nedeni varmış. Bu nedenlerin hiçbiri bana resmen veya dolayısıyla İş Bankası tarafından bildirilmemiştir. Yayınlamama nedenlerinin ne olup olmadığını kesin bilmiyorum. Bununla beraber bana ve dostlara sızan bilgiler bu nedenleri biraz ortaya koymuştur. Olayı kısaca tekrar hatırlatayım. Türkiye'nin en ünlü ve yurdun tarihinde önemli yeri olan kültür ve ekonomi alanlarında büyük hizmet vermiş bir kurum, yani İş Bankası bizzat kendi teşebbüsü ile başlayan, uğrunda emek ve para harcadığı ve yayınlamaya karar verip kontrat imzaladığı bir kitabı son anda sebep göstermeden yayınlamaktan vazgeçmiştir. Ve bu vazgeçmeyi hakaret edercesine yapmıştır. Kuralları ben koyarım, istediğim anda istediğim gibi kaldırırım, karşımdaki kim, ne olursa olsun küçük bir işaretle yok ederim gibi bir tavır...

Şimdi bana sızan dört nedeni kısaca sıralayıp kendime göre değerlendirip cevap vermek isterim. Bu nedenler sırasıyla şunlardır: Cumhuriyet Halk Partisi'ni tenkit etmem, Fethullah Gülen hakkında olumlu şeyler söylemem ve hatta "Fethullahçı" olmam, Dobruca'da benim doğum bölgemde yaşayan Alevileri Kızılbaş olarak tanıtmam ve belki de Taraf Gazetesi'nde arada sırada yazı yazmam.

Cevaplarım kısaca şunlardır: Atatürk'ün ölümüne kadar CHP'nin her bakımdan saygıdeğer bir geçmişi var. Fakat daha Atatürk'ün son yıllarında memleketin ve halkın sahibi ve onun yerleşmiş kültürünü, tarihini, kimliğini istediği gibi değiştirmekte serbest olduğu eğilimini göstermiş ve hatta 1930'da Atatürk'e karşı çıkmıştır. Atatürk'ün 1938'de ölümünden sonra CHP devlet ve millet ile partiyi birbirinden ayrılmaz bir hale sokarak tek parti diktatoryası kurmuş ve toplum bünyesinde etkileri halen devam eden yaralar açmıştır. Fakat 1945/46'da CHP'nin demokrasiyi kabullenerek, 1950'de halkın serbest oyuna baş eğerek iktidarı DP'ye bırakması onun geçmiş yıllardaki aşırılıklarını halk gözünde unutturmuştur. 1957 ve 1974, 1977 seçimleri bunu göstermiştir.

Türkiye iki temel görüş üzerine kurulmuştur. Bu görüşlerden birini yani devletçiliği, Milli Kurtuluş Mücadelesi ve Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki ruhunu, heyecanını ve halkçılık özlemini CHP temsil etmiştir. Fakat CHP demokrasiyi ve bu arada kendini güçlendirecek yerde tek parti devrinden kalma alışkanlıklarını canlandırmış, devam ettirmiştir. Bu alışkanlıklar içinde en önde gelenlerin bazıları şunlardır: Halkı siyasi olgunluktan mahrum görmek, "cahil" halkı idare etmek için yaratıldığına inanmak, memleketin tarafsız kalması gereken kurumları ile işbirliği yaparak iktidarı elde etmek... Böylece CHP demokrasiyi benimseyememiş ve demokrasi ruhunu içine sindirememiştir. Rahmetli Bülent Ecevit'e yakınlığım olduğu için kendisiyle CHP'nin iktidara halk oyuyla gelmesi için neler yapması gerektiğini uzun uzadıya tartıştım. Rahmetli Ecevit çok iyi niyetli ve temelde demokrat ruhlu bir kimse idi fakat partisine bu ruhu aşılayamadığı için CHP'nin bölünmesine engel olamamıştır. Nihayet, 1980 askerî idaresi tarafından diğer partiler gibi CHP de kapatılmıştır. Parti eski ismini alarak 1992'de tekrar kurulmuşsa da eski, tarihî CHP'nin olumsuz taraflarını alarak Türkiye'de gerçek bir demokrasinin yerleşmesine pek de hizmet etmemiştir.

WISCONSIN ÜNİVERSİTESİ-MADISON

[Bir hatıra kitabının başına gelenler-2] Fikir hürriyetinin hiçe sayılmasını protesto ediyorum
PROF. DR. KEMAL KARPAT - 14.02.2009
Bu satırları yazarken çok büyük üzüntü duyduğumu belirtmek isterim. Türk demokrasisinin yaşaması ve gelişmesi için tarihî ve kültürel köklere sahip, toplumla kenetlenmiş en azından iki partiye ihtiyacı var çünkü daha evvel belirttiğim gibi Türkiye'de iki temel düşünce, davranış ve değerler bütünü vardır.

Bu temel düşüncelerin birini CHP'nin temsil ettiğini daha evvel belirtmiştim. Fakat CHP bu temelleri genişleterek ileriye dönük değişme yerine devlet ve devlet gücünü temsil eden kurumlar yardımı ile her ne pahasına olursa iktidarı elde ederek tek parti dönemi değerleri ve alışkanlıklarını canlandırmak ister gibi hareket etmektedir.

Türkiye'deki ikinci siyasî görüş, akım ise kişiyi ve onun geleneksel hayatını korumak amacıyla devletçiliğe karşı bir halk hareketi olarak doğmuş ve öyle gelişmiştir. Bu akımı DP, AP hatta DYP ve ANAP temsil etmiş, fakat parti isimleri değiştirmekle beraber temel felsefeleri ferdiyetçi kalmış, sonra ANAP'la liberalizme kaymıştır. Ancak tüm bu partiler ve nihayet AK Parti gerek programları gerekse örgütleriyle, bir yandan daha çağdaş olmak diğer yandan halkla daha yakından bütünleşmek için durmadan genişlemiştirler. Kişiyi devlet karşısında korumak amacıyla ortaya çıkan bir parti karşısında demokrasiye inanmış ve demokratik kurallara uyan bir muhalefet görmezse az zaman sonra devletçi-baskıcı olmaktan kurtulamaz. Çağdaş, demokratik ve sosyal ruhlu bir CHP, iktidarın demokratik yollardan sapmasını önleyebilir.

Benim ana amacım Türkiye'de sağlam, sürekli bir demokrasinin yerleşmesidir. CHP, tarihî temellerini ve geçmişini bir yana iterek iktidar uğruna her şeyi yapmaya hazır görünmektedir. Benim CHP'ye karşı yönelttiğim objektif eleştirilerim bunlardır. Bunun ötesinde benim CHP'ye herhangi bir husumetim olmadığı gibi tarihine (1923-30) saygım var. Keza parti içinde birçok dostum olduğu gibi birçok üyesine de derin saygım var. CHP gerçek demokrat olursa bunu derin şükranla dile getirmekten geri kalmam. (Burada CHP'nin İş Bankası yönetimindeki yeri üzerinde durmayacağım.)

"Fethullahçı" olduğum iddiası

Hemen şunu belirtmek isterim. Fethullah Gülen, bugün dünya çapında isim yapmış bir kimsedir. Erzurum'un bir köyünde doğmuş, temiz dinî inançları sayesinde Türk toplumu içinde ve dünyada birçok insanın saygısını kazanmıştır. Tüm toplumu yukarıdan baskı ile düzeltmek isteyen devletçi, ümmetçi, ütopist görüşler yerine kişiyi (ferdi) eğitim yolu ile geliştirmeyi amaç edinmiş bir kimsedir. Açık, liberal, millî ve hoşgörü üzerine kurulmuş bir İslam'ı savunmaktadır. Bir toplumun maneviyata ve inanca yer vermeden yaşayamayacağı kabul edilirse Fethullah Hoca'nın görüşlerinin bugünkü demokrasi ile çok iyi bağdaştığını kabul etmek gerek. Diğer yandan Fethullah Hoca'nın teşvikiyle birçok yabancı ülkede kurulan ve Türkiye'nin tanıtılmasında ve Türkçenin öğretilmesinde birinci derecede rol oynayan okullar vardır. Devletin milyarlarca lira harcayarak yapamadıklarını topluma malî külfet yüklemeden bu okullar başarmaktadır.

Bir sosyal bilimci ve tarihçi olarak Fethullah Hoca'ya atfedilen hareketi can alıcı önem taşıyan sosyo-kültürel bir hareket olarak görüyor ve o şekilde ele alarak incelenmesi gerektiğine inanıyorum. Her halk hareketini -bilhassa maneviyatı korumak amacını da güdüyorsa- devlete, medeniyete ve bilime karşı bir komplo olarak görmek yanlıştır. Fethullah Hoca'yı zararlı bir kimse olarak göstermek isteyenleri yargı ve halk desteklememiştir. Şimdiye kadar söylediklerim herkes tarafından bilinen gerçeklerdir. Fethullah Hoca'nın beni ilgilendiren en önemli yönü, İslam'ı bir ferdiyetçilik çerçevesi içinde kişiyi eğiterek onu bedenen ve manen sağlam olarak toplumun bir parçası yapmak istemesidir. Sağlam bir toplum sağlam kimselerden oluşur, nasıl ki sağlam bir beden sağlam hücrelerden oluşursa. Bunları açıkça söylemek partizanlık, dincilik değil, bir vicdan emridir ve bir bilim adamı için ahlakî bir borçtur.

İslam'dan, dinî dayanışmadan söz açılmışken bugün İş Bankası'nı idare eden ve bol maaş alan efendilere bu bankanın Müslümanların parası ile ve onların Türklere karşı duydukları dayanışma duygusuna dayanarak kurulduğunu hatırlatmak isterim. Milli Mücadele'yi desteklemek gayesiyle Hindistan Müslümanları külliyetli bir miktar para toplamışlar ve bunu Atatürk'e göndermişlerdir. Bu paranın bir kısmını Atatürk bir banka (İş Bankası) kurmak için Celal Bayar'a vermiştir.

"Kızılbaş" meselesi

Nihayet İş Bankası'nın benim hatıratımı son anda yayınlamaktan vazgeçmelerinin bir nedeni "Kızılbaş" kelimesini kullanmamdır. Gerçekten benim doğup büyüdüğüm kuzey Dobruca'da on kadar köyde yaşayan Müslümanlar, başta kendileri olmak üzere Kızılbaş olarak tanınmaktadırlar. Orada yaşayan Müslümanlar aynı camiye gider ve herhangi bir ayrılık gözetmeden kardeş gibi yaşardı. Kızılbaş teriminin ne olduğunu, nasıl doğduğunu çok sonra öğrendim ve iftihar edilecek ve aynen muhafaza edilmesi gereken tarihî bir terim olduğuna inandım. Bilindiği gibi "Kızılbaş" terimi 15. yüzyıl sonlarında ve 16. yüzyıl başlarında devletin baskısına ve ağır vergi yüküne karşı ayaklanan Türkmen aşiret mensuplarının başörtüsünden çıkmıştır. Bu ayaklanma, Anadolu'ya mahsus hürriyet uğruna Türkmenlerin giriştikleri bir siyasî ve sosyal harekettir. İsyanı bastıran devlet, Kızılbaşları bir süre sonra Dobruca'ya, Deliorman ve Macin bölgelerine sürgün etmiştir.

İsyana katılan yedi büyük aşiret sonra bugünkü İran'ın batısına yani Azerbaycan'a yerleşerek Safevi Devleti'nin kurulmasında baş rolü oynamışlardır. Bunların bir kısmı, bilhassa köyde yaşayanlar, hâlâ kendilerini Kızılbaş olarak tanıtırlar. Türk tarihinin bu kadar önemli sosyal ve siyasal olayını, yani Kızılbaş ayaklanmasını Alevi ayaklanması olarak tanıtmaya kalkışmak, bu olayı dinî bir harekete dönüştürmektir. Kızılbaş terimini kullanarak tarihe bağlı kaldım. Taraf Gazetesi'ndeki yazılarımı okuyanlar ana amacımın Türkiye'de demokrasinin güçlenmesini sağlamak olduğunu açıkça görebilirler. İş Bankası'nın Türk ekonomisinin gelişmesine ve endüstrinin yerleşmesine yaptığı büyük katkıları daima takdir ederim. Hatta bir adım daha ileri giderek İş Bankası'nın Türkiye'de modern millî bir orta sınıfın doğumunu hazırladığını vurgulamak isterim. Bu orta sınıfın halkçı bölümü bugün Türk demokrasisinin ana temellerinden biridir.

Benim tek amacım; İş Bankası'nın, kişinin yani benim hatıratımın yayınlanmasına engel olması ve böylece demokrasinin temel kuralı olan fikir hürriyetini hiçe saymasını protesto etmektir. Yine de bu yazıyı İş Bankası'na teşekkürle bitirmek istiyorum. Gerçekten benim hatıratımı yayınlamayı İş Bankası teklif etmiş ve bu konudaki anlaşmayı imzalamıştır. Benimle konuşan Sayın Emin Tanrıyar'ı İş Bankası seçmiş, ses kayıtlarının dökümünü yapmış ve kalitesi yüksek bir kitap meydana çıkarmıştır. İmge Kitabevi, İş Bankası'ndan kitabı olduğu gibi almış ve basmıştır. İş Bankası olmasaydı hatıralarım belki de kitap haline dönüşemeyecekti. Bunun için İş Bankası'na bu hatıra kitabının meydana çıkmasını sağladığı için teşekkür ederim.

WISCONSIN ÜNİVERSİTESİ-MADISON

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=814642&keyfield=6B656D616C206B6172706174


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=815059&title=bir-hatira-kitabinin-basina-gelenler2-fikir-hurriyetinin-hice-sayilmasini-protesto-ediyorum&haberSayfa=0

Balkania
31. March 2012, 23:14
http://kapak.netkitap.com/600xk/B/bulgaristanda_alevi_bektasi_kulturu_2008432144.jpg

Bulgaristan'da yaşayan Türkler'in resmi rakamlara göre %13-%15'i kendini Alevi olarak tanıtmaktadır. Bu rakam gayrıresmi kayıtlarda artarak %18 ila %20 arasında görünmektedir. Bunun sebebi bazı yörelerde Alevi halkın mezhep konusunda kendini gizleme gereği duymasıdır. Bu rakamlara göre ortalama %18'lik bir Alevi nüfus vardır Bulgaristan'da yaşayan Türkler'in arasında. Bu kitap o insanların kültürünü gayet güzel analtan bir kitap. Okumanızı tavsiye ederim bir Alevi-Bektaşi olarak.

Arka Kapak:

Bulgaristan'da Bektaşi tarikatı, 13. yüzyıldan sonra, muhtemelen Abdal Musa tarafından kuruldu. Bektaşiliğin Bulgar topraklarına 15. yüzyılda, abdalan-ı Rum (Anadolu) ya da sadece abdal olarak bilinen dervişlerin İslamiyet'i benimsetme faaliyetleri sayesinde yayıldığı düşünülüyor. 1512-1515'te Osmanlı-Safevi Savaşları sırasında gerçekleşen göçler sonucu Horasan bölgesindeki Türk kabileleri Bulgaristan'a gelmişlerdi. Anadolu'da isyan eden Aleviler ise, Osmanlı idarecileri tarafından Balkanlara sürgün ettirilmişti. Türkiye dışında Balkanlar'da sadece Bulgaristan'da yaşayan Alevilerin nüfusu 2001'de 53.021'e ulaşmıştı. Çelebi (Sofiyan) akımına mensup olan Bektaşiler; Babagân, yani Balım Sultan'ın müritleri olan Bektaşiler; Otman Baba'nın müritleri olan Babailer ve Demir Baba'nın müritleri olan Babailer, Kuzeydoğu Bulgaristan Alevilerini oluştururlar. Araştırmacı F. de Jong, Zağra bölgesinde de Bedreddin Simavi'nin müritleri olan Alevilerin yaşadığını söyler. Alevi-Bektaşi ilişkisi çok önemli ve oldukça hassas bir konudur: Bektaşiler kendi iradeleriyle Bektaşi olurken Alevilik doğuştan kazanılır. Bu kitapta Bulgaristan Alevileri ve Bektaşilerinin tarihi ve sosyal yaşamları, dini yapılarını süsleyen kabartmalar, resimler, gündelik yaşamda kullandıkları eşyalar, dokumalar, süslemeler, nakışlar sayıları 300'ü aşan çoğu renkli görsel malzemeyle okura sunuluyor. Profesör Lyubomir Mikov, Bulgaristan Bilimler Akademisi Folklor Enstitüsü üyesi.

seyif
20. March 2013, 23:04
http://s24.postimage.org/o7iiphro1/mostari.jpg (http://postimage.org/)

Mostari - Bir köprü bekçisinin günlüğü

Yazar: Gündüz Vassaf

Gündüz Vassaf’tan şiirsel bir kitap:
Her zamanki gibi öznel, her zamanki gibi evrensel.



“Mostar’da günlerim, aylarım, bir türlü ayrılamadığım Köprübaşında geçti. Anı notları diye yazmaya başladıklarım ayakta bekleyen bir köprü bekçisinin nöbet defterine dönüştü. Bazen yüzlerce turist arasında, bazen gece saatlerinde tek başıma Köprü’yü bekledim. Ben Köprü’yü sahiplendim, o beni zapt etti. Bana neler yaşattıysa ben de dünyamı, duygularımı, düşünce ve hezeyanlarımı onunla paylaştım. Taa ki bir gün beni azad edene kadar.”



Yazar ve psikolog Gündüz Vassaf’ın Mostari – Bir Köprü Bekçisinin Günlüğü kitabının macerası, Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nde çalışırken Bosna’da yaşayan kuzeninin Mostar’daki evinde kalabileceğini söylemesiyle başlar. Mostar’a varışının ertesi günü, dünyanın dört tarafından gelen herkes gibi Vassaf da evrensel ününe savaş acıları eklenmiş Mostar Köprüsü’nün yolunu tutar, yanında taşıdığı küçük defterini çıkarıp bir kaç gözlemini yazar. Hava kararmaya başladığında, elinde kalemi, Köprü duvarının üstünde defteri, kendini de dönüştürecek bir alemin beklenmedik yolculuğuna çıkar.
Anı olarak yazmaya başladığı notların bir köprü bekçisinin nöbet defterine dönüşür.



“Bazen yüzlerce turist arasında, bazen gece saatlerinde tek başıma Köprü’yü bekledim. Ben Köprü’yü sahiplendim, o beni zapt etti. Bana neler yaşattıysa ben de dünyamı, duygularımı, düşünce ve hezeyanlarımı onunla paylaştım. Taa ki bir gün beni azat edene kadar.”
Ve... Tam da Köprü yolculuğu bitmek üzereyken savaşın çıkmaz sokağından bir sesleniş... Mostar Manifestosu!

http://www.ykykultur.com.tr/kitap/mostari-bir-kopru-bekcisinin-gunlugu

ilia
22. March 2013, 11:08
TASAV Dış Politika Araştırmaları Merkezi Rapor No. 1 Ekim 2012

www.turkakademisi.org.tr

TÜRK AKADEMİSİ

SİYASİ SOSYAL STRATEJİK ARAŞTIRMALAR VAKFI

BALKAN SAVAŞLARI’NIN 100. YILDÖNÜMÜNDE BALKAN TECRÜBELERİ

geçtiğimiz 2012 yılı balkan savaşlarının 100.yılıydı bu çalışmada değişik bir bakış açısı yaratmayı amaçlamış.okumak için : http://tasav.org/usr_img/yayinlar/raporlar/dpa_rapor_1_balkanlar_100.yil_tasav_son.pdf

Balkania
24. April 2013, 15:39
Necati Cumalı'nın Makedonya 1900 isimli kitabını aldım Bursa Kitap Fuarı'nda Cumhuriyet Kitapları standından. Okunacak kitaplar listesinde sıraya koydum. :)

Balkania
24. April 2013, 15:42
Yukarıda Bulgaristan'daki Alevi-Bektaşi kültürü ile ilgili paylaştığım kitabı hangi arkadaş niye eksiledi anlam veremedim doğrusu. Her etnik kökenden Rumeli göçmeni insanların üye olduğu ve ırkçılık-dincilik-mezhepçilik denen ilkel düşüncenin en ağır bedellerini ödemiş, bundan en çok zarar görmüş olan coğrafyanın insanlarıyız hepimiz. Biz de böyle yaparsak... Yazık.

ilia
27. April 2013, 09:18
Bilgilendirmen için teşekkürler sevgili balkania.Senin sayende bu kitabın son 4 kopyasından bir tanesine sahip olabildim.Buradakilerin bilerek eksileyeceklerini düşünmüyorum açıkcası.

ilia
27. April 2013, 09:29
Balkan Savaşı Günlüğü
(Türklerle Cephede)
Gustav Von Hochwachter
İş Bankası Kültür Yayınları / Anı


Aram Andonyanın Balkanlar Kitabında da ismi geçen alman bnb.Von Hochwachterin savaş günlüğü
http://www.idefix.com/kitap/balkan-savasi-gunlugu-gustav-von-hochwachter/tanim.asp?sid=V6IKCG18XS2S2SS0QX1Z

putnik
17. May 2013, 22:14
93 ve Balkan Savaşları Avrupa Türkiyesi'ni Kaybımız - Rumeli'nin Elden Çıkışı

http://img.kitapyurdu.com/ImageServer/index.php?resimkod=654465&boyut=300&sayfa=239&en=12&set=0


Yılmaz Öztuna
ÖTÜKEN NEŞRİYAT

Kapak yazısından;

Bütün tarihimizin en büyük kaybı, Rumeli’ni elden çıkarmamızdır. Tuna ve Adriyatik’ten Meriç çizgisine çekilmemiz, iki safhada oldu: 1877-78 Rus Savaşı ve 1912-13 Balkan Savaşı. Bu iki savaşı da kaybeden Osmanlı Devleti, Rumeli’ni bıraktı ve İmparatorluğun kanatlarından biri koptu.

Bu küçük kitabımızda, Osmanlı Türkiye’sinin iki trajik dönüm noktası, geniş okuyucu kitlesi için anlatılmıştır. Türk ve Türkiye düşmanlarının ağlarını nasıl uzun vâdede, fakat planla, sabırla ve kararlılıkla ördükleri, İmparatorluk Türkiye’sinin kendisini bu ağlardan nasıl ve niçin kurtaramadığı açıklanmıştır. İhanetler, yetmezlikler, yeteneksizlikler, bazı sahifelerde okuyucuyu bunaltacaktır. Fakat bütün bunlar, tarihimizin ta kendisidir. Bugün için de sonsuz ibret dersleriyle doludur. Anadolu’ya sığınmış bir Türkiye üzerinde ayni planlar düşünülmüş, yürürlüğe konmuştur


Yayın Yılı: 2013
Kitap Kağıdı
239 sayfa
12x19,5 cm
Karton Kapak
ISBN:9754379488

putnik
25. August 2013, 09:12
Yeniden Kurulan Hayatlar Boşnakların Türkiye'ye Göçleri (1878- 1934)

Türkiye, 1683-1699 yılları arasındaki Osmanlı-Almanya savaşından sonra, birçok kavmin ve birçok insanın sığınağı ve vatanı olmuştur. Bu Türkiye, 1800’lerden sonra, kitleler hâlinde vatanlarından kaçmak mecburiyetinde bırakılan binlerce Boşnak’ın da yaralarını saran ve onlarca gerçek vatan olan bir ülke olabilmiştir. Özellikle Osmanlı-Rus savaşından sonra oluşturulan Berlin Kongresi’nin kararları uyarınca, Bosna ve Hersek’in Avusturya tarafından işgâli, büyük bir korku ve karmaşaya sebep olmuş ve insanlar asırlık ana yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlardır.
Elbette ki, gidecekleri yer de Türk topraklarından başkası olamazdı.
Bu çalışma, Boşnak göçlerinin sürekli ve acıklı boyutlarının yanı sıra, bireysel ve ailevî kaderlerinin unutulmaya yüz tutmuş dünyasına da ışık tutmaktadır. Nefret edilen ve tehlikeli şartlardan kaçıp ülkeye sığınmak, yâni göç etmek, mânen ve maddeten hayata tutunmak için verilmiş olan mücadelenin ancak birinci ve en zor olan adımıdır.
Türkiye’ye geldikten sonra ise, yabancı bir ortamda, kendilerine ne kadar gibi bakılsa da, yerleşmek iş kurmak gibi adımlar olağanüstü gayret ve sabır gerektirmiştir. Bu araştırma, bu mücadelenin ayrıntılarını çarpıcı biçimde gözler önüne sermektedir.
Modern dönemlerin göç ve göçmenlerin sosyolojisi, gerek göç edenler, gerekse göç alanlar açısından bir mekân değişiminin ötesinde, yaşanmış olan derin bir zihin darbesini de yansıtır.
Fahriye Emgili, bu çalışmasında, Osmanlı Bosnası’nı inceledikten sonra, Avusturya-Macaristan işgâli döneminde ve Yugoslavya Devleti’nde, Boşnakların karşı karşıya kaldığı zulmü ve toplum mühendisliği çalışmalarının hedefi olarak yaşadıklarını ortaya koyarken, yanı sıra da, Boşnakların Türkiye’de yeniden kök salmaları hakkında fikir sahibi olmamıza imkân vermektedir. Bu kitabıni Türk tarihi açısından olduğu kadar, Boşnakların tarihi bakımından da yeni bir ufuk açacağı kanaatindeyiz.

http://img.kitapyurdu.com/ImageServer/index.php?resimkod=600310&boyut=300&sayfa=520&en=13,5&set=0

Yayın Yılı: 2012
520 sayfa
Kitap Kağıdı
13,5x21,5 cm
Karton Kapak
ISBN:6055506902

ilia
26. August 2013, 11:41
http://www.dr.com.tr/Kitap/Balkan-Acilari-1912-1922-Turk-Savaslari-Belgeseli-/Stephane-Lauzanne/Edebiyat/Dunya-Gunluk-Ani/urunno=0000000212583

Balkan Acıları (1912-1922 Türk Savaşları Belgeseli)


Bu kitabın yazarı Stephane Lauzanne, Matin gazetesi adına Balkan Harbini izlemek amacıyla İstanbula 12 Ekim 1912de gelmiş. Kırk gün Türkiyede kalmış. Bu süre içinde gözlemlerde bulunmuş. İstanbuldaki halkın yaşamından, azınlıkların korku ve sinsiliklerine... Askerlerin Balkan cephesine naklinden, bozgunun nedenlerine... Yabancı diplomatların iki yüzlülüğünden, katliam ve yağmalara kadar hayli ilginiç saptamalar yapmış.
Unutmamak gerekir...
Lauzanne taraftır. Fransızdır ve Hıristiyandır.
Buna rağmen gerçekleri yazmış, pek saptırmamıştır. Ancak yer yer, günün koşulları nedeniyle ülkesinin çıkarlarını da gözetmiştir. Özellikle Ermeni olayları ile ilgili Fransız devletinin resmi politikasını yeterince kulak ardı edememiştir.

Kitap Pariste La Fayard Yayınevi tarafından Au Chevet de la Turguie. Ourante Jours de guerre adıyla yayınlanmış. Hemen ardından 1913 yılında İfham Matbaası tarafından Osmanlıcaya çevrilerek yayınlanmış. Hastanın Başucunda Kırk Gün Muharebe adı konulmuş. Mütercimi belli olmayan kitaba sadece bir mukaddime yazılmış.

Türklerin Avrupadaki topraklarını nasıl kaybettiği, batı ülkelerinin bu işi ne şekilde kotardığı ve Türklerin toplum vicdanında büyük yaralar açan Balkan katliam ve yağmasının ne şekilde cereyan ettiği konularına açıklık getiren özellikle İstanbulda halkın o günlerdeki yaşantılarını ayrıntılarıyla günümüze getiren bir kitaptır.

Bely Olovka
30. September 2013, 22:24
beşonsekiz treni
Tayfur Göçmenoğlu

İzmir Alsancak garından kalkıp son durağı Buca’ya varan bir neşeli kervandır “beşonsekiz treni”... Her vagonu sohbetin tatlı dilinden çıkan kelimelerle yüklü bir kervan misali varır son durağına... Burası İzmir’in banliyösü olan ve sokakları üzüm şırası kokan cennet Buca’dır. Tren Buca’nın küçük garına gelince, düdüğünü birkaç kez çalar ve tüm ilçeye bugün de görevini layıkıyla yaptığını ilan eder. Gün boyu İzmir’de çalışmış olan yolcular, trendeki yarenlikleri devam ettirerek, şen şakrak Buca’nın üzüm şırası kokan, Arnavut kaldırımlı sokaklarına dağılırlar.

Kimdir “beşonsekiz treni” yolcuları? Bu tren 19. yüzyılın sonlarından, modern zamanlara kadar kimleri getirip götürmüştür? En eski ahaliden olan Rumlar... Levanten kökenliler... Russo’lar, Gavrili’ler, Alliotti’ler, De Jong’lar, Rees’ler, Aliberti’ler, Gireaud’lar, Sponza’lar, Forbes’ler... Müslümanlığa geçmiş yahudiler... Ve bizler: Balkan harbi, mübadele ve 1950, 1970, 1990, 2005 dalgalarıyla gelen göçmenler... Yugoslavlar, Arnavutlar, Pomaklar, Torbeşler, Giritliler, Bulgaristanlılar...

Zaman içinde hepsinin birbirinden kız alıp verdiği ve yakın zamanlara gelinince tüm ilçenin birbiriyle akraba olduğu bir toplum... Yıllar yılı Protestan ve Katolik kilisesinin, papaz okulunun, yıkılmış Ortodoks kiliselerinin, camilerin, mütevazı Bektaşi meclislerinin aynı huzuru paylaştığı bu beldenin, Cumhuriyet boyunca başat özelliği ise bir göçmen sığınağı olmasıdır.

Kendisi de baba tarafından Kavalalı, ana tarafından Dramalı olan, Bucalı gazeteci-yazar Tayfur Göçmenoğlu bu kitapta, göçmenler beldesi Buca’nın ahalisine odaklanarak, çok değerli fotoğraflar ve anılar ile çalışmasını zenginleştirmiş... Göçmenlik her şeyi geride bırakıp gelmenin ortaya çıkardığı hafıza sorunlarını barındırır... Tayfur Göçmenoğlu göçü bizzat yaşamış kişilerin hem geride bıraktıkları hem de yeni yurtlarındaki hayatlarını acı tatlı hatıralarıyla ölümsüzleştirmiş...

Günümüzde Buca tren hattı kapalıdır.
Vagonlarında bir zamanlar kondüktörlerin “Türkçe konuşalım ağalar” diye bağırdıkları “beşonsekiz treni” artık yok.


http://imageshack.us/a/img20/5199/4ba5.jpg